Mayıs 2016 Muhammed Adil KAPAN A- A+
A- A+

Prof. Dr. Ali Akpınar’la Söyleşi

Genç Adamlar’ın tanımasını ve takip etmesini istediğimiz isimlerden birisiniz. Bize kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

1963, Konya doğumluyum. Bütün okullarım ve okumalarım Konya’da. Fakültede başarılı bir öğrenciydim, fakat dışarıdan dersler almaya devam ettim. 1983’de İmam Hatip olarak resmi görevim başladı. Bir İHL öğrenci grubu, bir kalfa çıraklar, bir de esnaflardan olmak üzere üç grupla haftalık akşam derslerimiz devam etti. Bunlar bizim yetişmemize katkı sağladı. 1980’li yıllardan itibaren dergi ve gazete yazarlığımız başladı ve halen sürmektedir. Öğretmenlik, yurt dışında imam hatiplik ve 1995’de öğretim üyeliği… 13 yıl Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptım. Dekan yardımcılığı, bölüm başkanlığı görevlerinde bulundum. 2009’da Konya’da İlahiyat’a geçtim. 2011-2014 yıllarında Gaziantep İlahiyat’ta kurucu dekan olarak görev yaptım. 2014’te Konya İl Müftülüğü görevine atandım. Fakülte ile irtibatım devam ediyor, az da olsa derslere giriyorum. Yayınlanmış 25 kitap, yüze yakın bilimsel makalem bulunmaktadır. Bilimsel toplantı ve seri konferanslarım sayesinde çoğu il ve ilçemizi, pek çok Avrupa ülkesini, Arnavutluk, Kosova, Saray Bosna, Azerbaycan, Amerika, Endonezya, Pakistan, İran, Irak, Suudi Arabistan’ı görme imkânım oldu.

Genç arkadaşlara kapak dosyamızla ilgili “Günah deyince aklınıza ne geliyor?” diye sorduk ve cevaplarını aldık. Bir bilen olarak size de sormak istiyoruz. Günah nedir? Günah konusunda ne hissetmeli ve düşünmeliyiz?

Günahların Kur’an’daki bir adı da zulümattır. Zulümat, karanlıklar demektir. İnsan, Rabbinin kuludur. Kul, Rabbi ile irtibatlı olursa mutlu ve huzurlu olur, hayatı aydınlık olur. Zira Yüce Rabbin bir adı da Nur/aydınlıktır. Rabbin ölçüleri doğrultusunda yaşanan hayat nurlu, aydınlık bir hayattır. Günah ise Rab-kul bağlantısının kopması ve kulun karanlıkta kalması demektir.

İnsanlık tarihine baktığımızda denenmemiş günah yoktur. Hiçbir günah, sahibine bir yarar sağlamamıştır. Onun için günahların, bir kerecik olsun denenmeye değer bir tarafı yoktur. Günahlar, mikrop virüsleri gibidir. Her günah bir başka günaha kapı aralar, davetiye çıkarır. Bu yüzden büyük küçük her günahtan kaçınmalı. Bu sebeple şöyle denilmiştir: Günahı küçük görme, kime karşı işlendiğini düşün. Değil mi ki büyük olan Yüce Allah’a karşı işleniyor, o halde her türlü günahtan sakın.

Allah ve ahiret inancını diri tutmak, günahlardan korunmanın en kestirme yoludur. Nerede ve hangi konumda olursak olalım, Yüce Allah’ın bizi görüp gözettiğini düşünmek; yaptığımız zerre kadar iyilik yahut kötülüğün karşımıza çıkacağının bilincinde olmak bizleri günahlardan uzaklaştırıp sevapların adamı edecektir.

Günaha karşı gevşeyip duyarsızlaşan uzuvlarımız var. Gözlerimiz ve kalbimiz başta olmak üzere el ve ayaklarımızla günah karşısındaki hassasiyetimiz zayıflıyor. Teknoloji çağı mü’minleri olarak bu durumun sebeplerini nasıl değerlendirmeli ve sonuç olarak hangi önlemleri almalıyız?

İman ve İslam düşmanlarının yoğun bir şekilde gece gündüz ara vermeden çalıştığı kaygan bir zeminde yaşıyoruz. Bunun için uyanık olmalıyız. İmam Şafi, “Hak ile meşgul olmayanı batıl işgal eder.” der. Onun için kendimizi hayırlı işlerle meşgul etmeliyiz.

Teknoloji, insana çok büyük rahat ve zaman kazandırdı. Ne var ki insan kazandığı bu rahatı ve zamanı, hayırlı işlerde kullanamadı. Tam tersine teknoloji, insana kazandırdığı rahatı elinden alan, zamanı çalan hileleri ile birlikte geldi. Bir düşünelim dünün insanı, sabah erkenden kalkıyor, ateşini yakıyor, suyunu ısıtıyor, yemeğini pişiriyor, çamaşırını elinde yıkıyor, evini eliyle süpürüyor, gideceği yere yürüyerek yahut hayvanla gidiyor, pek çok işini ilkel usullerle yapıyor, buna rağmen daha bereketli işler yapabiliyordu. Günümüz insanı ise bunları, teknoloji ile kısa zamanda yapıyor, ancak bereketli işler üretemiyor ve dünkü insan kadar da huzurlu değil. O yüzden teknolojinin bize getirdiği fırsatları hayırlı ve yararlı işlerde kullanmaya gayret etmeliyiz.

Çoğu insanın günahlara dalması, günah ve günahkârlara karşı bağışıklık kazandırdı, duyarsızlaştık, umursamaz olduk. Kötülüklere dur deme refleksimizi kaybettik. Günahları “Şimdi herkes böyle yapıyor.” diyerek normal görmeye başladık. Bu duyarsızlıktan kurtulmamız ve kötü gidişata dur dememiz gerekir.

İnsan sosyal bir varlıktır. Birbirinden etkilenir. İyilikler birlikte daha kolay ve daha mükemmel yapılır. Onun için hayırda birbirimize yardım etmeliyiz. Zaten İslam kardeşliği, İslam’ı yaşamada birbirine yardımcı olmayı gerektirir. İyi çığırlar açarak birbirimize örnek ve destek olmalıyız. Hayırlı işlere yoğunlaşmalı ve hayırlı işlerimizde bize destek olan hayırlı bir çevre ile birlikte yaşamalıyız.

İlk başta ve en fazla korkmamız gereken isim Allah Teâlâ. Günah, Allah korkusu sürekliliğinin zaafa uğramasıyla ortaya çıkan olumsuz bir davranış. Allah’tan korktuğunu söyleyen kimseler olarak bu sürekliliğin zaafa uğradığı halleri sizce nasıl en aza indirebiliriz?

Hayat Düsturumuz Kur’ân, yüzlerce ayetinde bizlere Yüce Allah’ı hatırlatır ve tanıtır. Pek çok ayet, “Allah bilir, görür, işitir, her şeyden haberdardır, dönüşünüz O’nadır…” gibi ifadelerle sona erer.

Peygamberimiz sabah akşam, Haşr suresinin son üç ayetini ve her namazdan sonra Ayet-i Kürsî ve İhlâs surelerini çokça okumamızı tavsiye eder. Çünkü bu ayetler bize Rabbimizi en veciz ve en anlamlı bir şekilde tanıtan ayetlerdir. Müslüman gününü Rabbi tanıtan bu ayetlerle başlatır ve bu ayetlerle kapatır. Yine Peygamberimiz bir hadislerinde “Ben sizin Allah’tan en fazla sakınanınızım, çünkü ben sizin Allah’ı en iyi tanıyanınızım.” buyurur. Demek ki bizler de Yüce Allah’ı ne kadar iyi ve doğru tanırsak, günahlardan o kadar korunmuş olacağız. Tabi ki bu tanıma işi, bütüncül bir yaklaşımla olmalıdır. Yüce Allah’ın affedici, merhamet edici isimleri yanında, intikam alıcı, alçaltıcı, azab edici isim ve sıfatlarını da birlikte öğrenmeliyiz.

Günah konusunda yapılan savunmalardan biri de “şeytana uydum” tavrı. Bize her yandan vesveseleriyle yaklaşabilen İblis’i ne kadar tanıyoruz sizce? Bu bağlamda şeytanları ve mü’minler üzerindeki etkilerini nasıl anlamalı ve “şeytana uydum” dememek için ne gibi önlemler almalıyız?

Şeytan, her şeyden önce Yüce Allah’ın düşmanıdır. O, aynı zamanda atamız Adem’in ve biz insanlığın düşmanıdır. Karşımızda pek çok Peygamberi ve İslam büyüğünü aldatmaya yeltenen, tecrübeli ve tarihi bir düşman var. O, insan olarak yahut görünmeyen cinler ve onlardan kaynaklanan vesvese, vehim, dürtülerle bize yaklaşabilir. Çoğu zaman da kötülükleri emreden nefsimiz, şeytanın yaptıklarını yapar. Ancak bu düşman karşı konulamaz ve baş edilemez değildir. Tarih boyunca o, nice insanın ayağını kaydırmıştır; ancak nice insan da onunla baş etmesini bilmiştir.

İnsan, güçlü iradesi ile şeytanla baş edebilir. Güçlü irade için, doğru bilgi ve güçlü iman gerekir. Salih amellerin adamı olmak, şeytan karşısında koruma altında olmaktır. Biz şeytana uyan insanları değil, en zor şartlarda şeytana karşı koyanları örnek almalıyız. Nitekim ayetlerde Rabbimiz, Yüce Allah’ın yardımına mazhar olmuş, O’nun koruması altına girmiş has kullara şeytanın zarar veremeyeceğini açıklar. Hz. Ömer radiyallahu anh gibi güçlü bir imana sahip olursak, şeytan bizi görünce yolunu değiştirir ve sıvışır gider. Peygamberimiz “Her insan için görevli bir şeytan vardır, benim için bile. Ancak benim şeytanım bana teslim olmuştur.” derken, insanın güçlü iman ve iradesiyle şeytanı teslim alabileceğini haber verir.

Günah hakkında konuştuk, şeytandan bahsettik. Şimdi sıranın tevbeye gelmesi lazım. Günahlar ve şeytanlar hayatın her anında ve yerinde karşımıza çıkarken, tevbe hayatımızın neresinde sizce?

Tevbe, insanın aslına yani Rabbine dönüşüdür. Rab ile kul arasında kopan bağlantının yeniden kurulmasıdır. Fabrika ayarlarına yeniden dönmektir. Elbette asıl olan hiç kirlenmemektir, anamızdan doğduğumuz temizliği sürdürebilmektir.

Ancak insan nisyan ile maluldür. Unutan bir varlık olarak yanlış yapabilir. Önemli olan, yanlış yapınca hemen tevbeye sığınmaktır. Unutmamak gerekir ki, şeytan bir günah işledi, şeytan olarak kaldı. Atamız Adem de bir yanlış yaptı, ancak sonunda Peygamber oldu. Çünkü şeytan günahta ısrar etti ve savunmaya geçti. Atamız Adem ise, günahını itiraf etti ve Rabbinden af diledi. O da günahında ısrar edeni katından kovdu, itiraf edeni ise Peygamber kıldı. Önemli olan nasuh tevbenin adamı olmaktır. Nasuh tevbe, günahı fark eder etmez ondan vazgeçmek, samimi bir şekilde özür dileyip hayırlı işlere yönelmektir. Tevbede dil çabukluğu, yalancıların tevbesidir. Onun için tevbelerimiz, yeni bir tevbeye muhtaç olmamalıdır.

Aslında iman adamı, istiğfar ve tevbeyi dilinden düşürmeyendir. Tevbe daha çok, günahın peşinden yapılır, istiğfar/bağışlanma dileği ise her zaman yapılır. Biz namaz kıldıktan sonra da istiğfarda bulunuruz. Daha iyisini kılamadık diye, Rabbimizden bağışlanma dileriz. Yaptığımız hayır işlerinden sonra da istiğfar ederiz. Peygamberimiz “Ben günlük olarak yüz kere estağfirullah derim.” buyurmuştur. Tabi ki tevbe ve istiğfarlarımız, bizi yeniden günah işlemeye cesaretlendirmemelidir.

Hayır ve hakta kalmaya, hayır ve hayrın adamı olamaya, hayırlarda yarışmaya ve hayırlarda birbirimize destek olmaya devam edelim. Sonra da birbirimize dua edelim.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2016

Sayı: 13

Genç Adam Arşiv