Şubat 2018 Sümeyye ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

Bulantı

Avrupa’nın kabul ettiği değerlere göre kurgulandığı için bestseller-çok satanlar-listesine girebilmiş, Nobel adayı olmaya layık görülmüş bir romanda; kendi ayakları üzerinde duran, kimseye boyun eğmeyen, ailesinin çizgisini-sınırlarını kabul etmeyen, aynı zamanda bir mankenin vücut ölçülerine, bir bilim adamının zekâ seviyesine sahip olan, eğitim hayatına Türkiye’deki en iyi okullarda başlayıp Amerika’nın en prestijli üniversitelerinde devam eden, hayvan hakları aktivisti, azınlık hakları savunucusu kahramanımız psikolog hanımefendi; oğlunun karşı cinse ilgi duymamasından muzdarip olan ve bu durumun sebeplerini öğrenmek ve çözüm bulmak isteyen danışanlarına “Bunu sorgulayamazsınız bu oğlunuzun tercihi, bu durum hayvanlarda ve doğada olan normal bir süreç, aynı zamanda bir insan hakkı.” diyor. Böylece esas kızımızın vurguladığı şeyler genel-geçer ilkelerimiz kabul edilmesi gerektiğinden evladı için yardım isteyen anne baba artık yardım edilmesi gereken insanlar sayılıyor. Bu aile cinsel sapkınlık ve hastalık kavramlarını oğulları için kullanmalarından ötürü cahil, ötekileştirici ve hatta faşist oluyor.

Anaokuluna gelemeyen çocuklar için köylerde ev ziyaretine giden öğretmenimiz, dokuz çocuğu olduğu için küçük kızını anaokuluna gönderemeyen anne babaya “Hepsine yeterli ilgiyi gösteremeyeceğiniz halde neden dokuz çocuk doğurdunuz?” diye hesap soruyor. “Kadına şiddete hayır” eylemlerine katılan insanlar eşine şiddet uyguladığı söylenen erkeği öldüresiye dövüyor. Billboardlarda, dizilerde, reklamlarda çocuk bedeni sonuna kadar meta olarak kullanılırken “Pedofili’ye hayır” eylemlerinde en çok İslam’ın, Hz. Aişe’nin, Hz. Peygamber’in ismi geçiyor.

Gişe rekorları kıran ödüllü filmlerde 60 yaşındaki adamla 18 yaşındaki kızın ilişkisi engellere rağmen büyük aşk diye tanıtılıyor. İtirazlara “Tarafların karşılıklı rızası var.” açıklaması yapılıyor ama aynı filmin oyuncuları “Çocuk geline hayır” aktivisti olarak doğu illerinde projeler gerçekleştiriyor. Tecavüzcüsüne âşık olan, kendisini taciz eden erkeğin peşinden koşan, dizilerde başrolleri kapan kadın oyuncular büyük aşklarıyla reyting rekorları kırarken, haberlerde tacizcisini öldürüp işkence eden kadınlar kahraman, erkekler terörist ilan ediliyor.

Cinsiyet seçme özgürlüğüne sonsuz hoşgörü ancak anne babanın çocuk dünyaya getirme sayısına müdahale… Bayramda kurban edilen hayvanlara sonsuz merhamet ancak sirklerde, hayvanat bahçelerinde, makyaj malzemesi laboratuvarlarında, metrekaresine 10 tavuğun sığdığı çiftliklerde telef olan hayvanlara sonsuz körlük... Ermeni-Ezidi hakları için can siperane mücadele ama karın tokluğuna çalıştırılan çocuk Suriyelilere “Ne işiniz var ülkemizde?” tutarsızlığı hep bizimle. Modern okuyucu-izleyici-halk bunları sorgulamıyor. Çünkü hakikatler batıl tarafından örtülünce tüm fikirler-sorular-cevaplar batıl tarafından üretiliyor ancak gösterişli ambalajlar eşliğinde.

Hz. Ömer halkın arasında gezerken bir pencereden içeriyi gördü, evde içki içen ve sarhoş görünen bir genç vardı. Hz. Ömer kapıyı kırıp içeri girdi, genci yakasından kavrayıp haykırdı: “Demek benim halifelik yaptığım sınırlarda içki içersin!” Genç şöyle cevap verdi: “Ben bir haram işledim, sen de üç.” Hz. Ömer “Sen ne demek istiyorsun?” dediğinde, genç: “Evvela benim penceremden içeri baktın. Müslümanın mahremiyetine hürmet etmen gerekirdi, içeri bakmamalıydın. İkincisi benim içki içtiğim zannında bulundun, süt veya su da içiyor olabilirdim. Üçüncüsü benim evime müsaadem olmadan girdin, davet edilmediğin halde bir Müslümanın evine girmemeliydin.” Hz. Ömer özür dileyerek genci serbest bıraktı ve oradan ayrıldı.

Hz. Ömer’in ahlakına ulaşamayan insan hakları sözleşmeleri, Kuran’dan çıkardığınız evrensel ilkeler, Avrupa değerlerine uygun çektiğiniz dini filmler, söylediğiniz şarkılar, yazdığınız romanlar hepsi sizde kalsın. İslam tam anlaşılmadığı için yapılan yanlışların çözümünü İslam’ı hiç yaşamayanlar bulamaz. Bazı Müslümanların yaptığı hatalardan tüm Müslümanlar sorumlu tutulamaz. Tarihi şiddet-tecavüz-ötekileştirme-köle ticareti-soykırımdan ibaret olan bir medeniyet kendini aklamadan kimseyi suçlayamaz.

Denir ki yahudiler saçlarını sağa doğru tarayınca Hz. Peygamber farklı yöne tararmış. Biz de bu sünneti uygulamaya başlayıp batının kavramlarını kullanmaktan vazgeçip kendi eksikliklerimizi-rahatsızlıklarımızı kendimiz fark edip-teşhis koyup kendi ilaçlarımızla tedavi olmaya başladığımızda şifayı bulacağız.  Sürekli bize kendimizi suçlu hissettiren bu ikiyüzlü batı kavramlarının, batıda farklı doğuda farklı okunan evrensel ilkelerin bizdeki karşılığı artık bulantı. İnsan hakları, kadına şiddet, kadın hakları, cinsel özgürlük, çocuk gelin, özel hayat…  Hepsi oradaki mikroplu ortamdan çıkan hastalık teşhisleri. Bizi hasta olduğumuza inandırmaları lazım ki bize ilaçlarını satabilsinler.

Kargaların dünyasında yaşayabilmek için karga dilini öğrenmeye çalışan bülbüllere, bu dili öğrenmek istemeyen bülbülleri aşağılayan, kargaca konuşmayı mecburi eğitim yapmak isteyen, kargaca düşünmeyi tek çare sanan zihinlere sadece buğz edip Hz. Ömer dilini hatırlatabiliriz. Güneş bizimleyken bizi mum ışığına muhtaç etmek isteyen insanlara karşı sadece bulantı hissedebiliriz.

Gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
Bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
Bedelinde, biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz
bunca kaybolmuş talan
parayla ölçülür mü ya?

İsmet Özel   

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2018

Sayı: 20

Genç Adam Arşiv