Genç Kalemler / Bir İstanbul Şarkısı
Ocak 2018 Zeynep DEMİR A- A+
A- A+

Genç Kalemler / Bir İstanbul Şarkısı

Saat 06.15; elimde Hz. Bilal’in hayatı, Bilal Kâbe’nin üzerinde müthiş bir sorumluluk içerisinde ezan okuyor gözleri gökyüzünde ve aklında bin telaş… Sanki o mübarek sesi işitir gibiyim, titriyor bütün bedenim ve o anda koca şehri sarsan güçlü bir ezan sesiyle giriyorum İstanbul’a. İçimde birkaç parça hüzün, büyük bir parça mutluluk ve bir miktar da keder taşıyorum. Ne zaman gelsem bu diyâra hep kendimi bir nokta kadar küçük hissederim, İstanbul sanki yutar beni çırpınmaya çalıştıkça o anaforun içinde kaybolur giderim.
İstanbul; bir yanı mütevazı, bir yanı kibirli, bir yanı hüzünlü, suskun, âşık ve gözü yaşlı şehir. Kaç kişi aklını senin için yitirdi yahut yitip gitti? Kaç âşık saplanıp kaldı senin gizemli saçlarına? Kaç sevdalı heba etti ömrünü ahu gözlerinin esrarına? Kaç asker sahip olmak istedi topraklarına? O günler geride kalmadı hala sana meftun, hala sana mecnun ve kilitli olanlar var. İstanbul deyince bir daha İstanbul diyenlerin… Bende âşıkların aşkını anlamak için salıverdim ruhumu, salınıyor sokaklarında…
Yükseliyor Sultan Ahmet’ten ezan sesi, buna inat gürleşiyor kilisede ki ayin sesleri, sahaflar çarşısından bir mırıltı işitiliyor, bir balık oltaya takılıp ayrılıyor ab-ı hayattan, Fatih de bir huzur çarpıntısı, Eyüp de ki bir kasetçiden ‘’Vazgeçtim dünyadan kaldırmam artık aşınsa da alnım secde yerinde’’ mısraları yükseliyor, bağırıyor Üsküdar’ın dar sokaklarında bir simitçi, pamuk şeker yiyen bir çocuğun mutluluğu sarıyor gökleri, boğazda yudumlanan dost çayı keyifle dolduruyor boşalan bardağı ve bağırıyor biri  ‘’Doldur çaycı ilaç kokulu çaydan, dakika düşelim senelik paydan…’’ bir kayaya çarpan hoyrat dalgalar sivriltiyor değdiği yeri, banka oturmuş denizi seyre dalan bir âşık İstanbul’u dinliyor gözleri kapalı, deli gibi bağırıyor yeni yetmeler ‘’İstanbul, kendini kaybedersen gel de burada bul.’’ trafiğe takılan biri sinirlenip başlıyor içindekileri haykırmaya, kumpir kadar karışık hayat yaşıyor başka biri, martıların gölgesi düşüyor hüzünlü çehrelere, Fatih’in Allah-u Ekber nidaları hala yankılanıyor Haliçte, ‘’Üstad ne fetih kaldı ne Fatih’’ diyor yaşlı bir amca, camiye koşuyor birileri, Rumeli titriyor hasretin eşiğinde, Topkapı inliyor Kur’an sesiyle Kur’an okuyor bir hafız ve ekliyor duasına ‘'Ya Rabbi satırlardan kurtarıp sadırlara nakşetmeyi nasip eyle ilahi ayetlerini…’’ yanık bir ney feryadı vuruyor Küçük Ayasofya’nın duvarına, kubbesinde hala tekbirler yankılanıyor Ayasofya’nın, kuşatıyor dört halife dört ayrı koldan gök kubbeyi, Beylerbeyi Sarayında hala hapis Sultan Abdülhamit’in hisleri, ‘’Abla mendil alır mısın? ’’ diye soruyor küçük kız gözündeki bir tutam umutla post modern bir bayana, kaşıkçı elması kadar parlak güneş aydınlatıyor sahilde pinekleyenleri, kendi kendine konuşuyor biri Ortaköy’ün koynunda ‘’Sevdalımsın İstanbul mahşere kadar…’’ İstanbul huzur veren şehir, huzur almaya çalıştığım şehir… Gökdelenlerin ve modern yaşamın ağlarına takılı kalmış bir kurban olsa da gözünüz denizde, huzur kalbinizde, eliniz kâr da çünkü gönlünüz İstanbul da.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ocak 2018

Sayı: 56

Baciyan Arşiv