Yusuf Abiyle Göğe Bakmak
Mayıs 2020 Mehmet AYAN A- A+
A- A+

Yusuf Abiyle Göğe Bakmak

Yusuf abiyle beraber bakmak çok güzeldi. Farklı coğrafyalardan birçok kez beraber baktık gökyüzüne. Bir gün Elmadağ’ın tepesinden, bir gün Avanos'un deresinden, bir gün Kılıçlar Köyü'nün ormanından. Her defasında beraber bakıyorduk göğe, yere ama biz ona da bakıyorduk her defasında. Ona bakmak, onu görmek çok iyi geliyordu insana ve baktığımda gördüğüm şey can Yusuf abimdi.

Bunu hissetmek için göze değil sadece yüreğe ihtiyaç vardı ve biz bunu hep hissediyorduk. Bu yazıyı yazdığım günün sabahında yine onu gördüm ama bu kez rüyamdaydı. Artık yanı başımızda olmadığını, biraz ötemizde olduğunu fark etmekteydik. Şimdiye kadar canlı canlı gördüğümüz Yusuf abimi ilk defa rüyamda görmüştüm. Anlamıştım ki Yusuf abim bu dünyada değildi artık.

Onunla yaşamak mı? O anılardan binlercesi var. Hepsini bu dünyada bize bıraktı, gitti önden ve bizi bekleyecek, ne zaman gidersek artık yanına.

İlk tanıştığım zaman sanırım 1998 ya da 1999 yılı olması lazım. Ankara'ya taşındığı ilk gündü. Sitelerdeki gençler olarak o gün onun bir 50 NC kamyona doldurulmuş çok fazla tutmayan eşyasının Konya'dan Ankara Telsizlerdeki bir ufak daireye taşınması esnasında yardımcı olmuştuk. O gün fark etmiştik ki biz bu koca yürekli ve kocaman adamla çok iş yapacağız.

Günler geldi ve geçti. Geceler gündüzleri peşi sıra defalarca takip etti ve 20 küsur yıl koskocaman bir ömürde onunla beraberdik. Bazen çok sık, bazen biraz daha seyrek, ama hep beraberdik beraberliğini hep hissettik. O kadar çok anı var ki yaşanmış, hangisini nasıl anlatayım bilemiyorum. Gerek aklımdan gerekse çektiğimiz fotoğraflardan bir sürü anıyı anında hatırlayabiliyorum. Ama farkındayım ki bu anıların aynısını bir daha bu dünyada yaşayamayacağım. Tek umudumuz hasta yatağındayken onunla konuştuğumuz gibi, onunla öbür dünyada cennette beraber yeni buluşmalar yaşayabilmek.

Bir kış günü arkadaşlarla beraber Ankara’nın hemen yanı başında bulunan kayak mekânı Elmadağ’a gitmiştik Beraberce kaydık, muhabbet ettik. Sonra en az 40 cm, bazı yerlerde ise 1 metreye yakın derinlikteki karda, delicesine zirveye doğru çıktık. Çıkış yaklaşık 1 saat sürdü ve bütün arkadaşlar hep beraber zirveye çıktık. Elmadağ’ın tepesinde idik. Kiloluyduk, yorulmuştuk ama zirvedeydik. Soğuk bir Ankara kışından oldukça soğuk bir gündü ama zirvede arkadaşlarla tek başına olmanın sıcaklığı vardı. Zirvede karların üzerine oturduk ve Ankara'ya doğru baktık Ankara kocaman zirveden, çok büyük bir şehir görüntüsü vermiyordu.

Üstünde koskocaman, sanki atom bombası atılmış gibi bir gaz bulutu vardı Ankara’nın ve biz şehirdeki hava kirliliğini bariz şekilde görmüştük. Yusuf abi, Mehmet dedi bana. Eliyle başparmağı ile şehadet parmağını çok hafif açıp bir aralık göstererek şehre doğru tuttu ve işaret ederek “Şu gösterdiğim alandaki evler arsalar senin olsa ne olur?” diye sordu. Gösterdiği alan bolca binanın olduğu, koca koca mahallelerin olduğu bir alanı barındırıyordu, ancak bulunduğumuz konum itibarıyla etrafımıza göre çok çok küçük bir alandı. Yeryüzüne göre bir hiç alanı idi, bunu orada hissetmiştim.

Devamla “Bütün ömrünü versen, gece gündüz çalışarak uğraşsan bile burayı alamazsın, hadi bunların sahibi oldun, koskocaman dünyada bu gösterdiğim alandaki bütün malvarlığı ile ne kadar bir malın sahibi olursun” diyerek bana dünyanın boş olduğunu, çalışmamız ile koskoca kâinatta ne kadar küçük bir kudretimiz olabileceğini göstermişti. Yıllar sonra, hastanede ömrünün son ayında bu Elmadağ gezisindeki diyaloğumuzu ona hatırlatınca, ben el işaretini ona göstermeden başparmağı ile şehadet parmağını tekrar ufak bir açıyla açarak, daha önce yaptığı o el işaretini tekrar yapmıştı ve o andan bahsetti. Bu hareketi ile bana bu dünyanın bir kez daha boş olduğunu hatırlattı.

Hafızasına hayrandım zaten, ama o gün bir kez daha bir sözü sadece söylemek için söylemediğini ve söylediği her şeyi çok iyi bildiğini hatırlattı. O gün o sözü boş yere söylemediğini bütün hayatı boyunca mala karşı değer vermesindeki ölçüleri ile defalarca gösterdi. Onun yaşamı da ölümü de benim için her daim çok güzel bir örneklikti.

Yaklaşık 1 ay kaldığı hastanede ilk gününden itibaren ibadetlerine yönelik duyarlılığı bizi bir kez daha kendine hayran bıraktırdı. İlk günden teyemmüm taşını edinmişti. Vakti gelince hemen namazlarını eda ettiğini defalarca gördüm. Bu en son gününe kadar böyleydi. Son bir ayın onun için çok zor geçtiğinin farkındaydık ama o son bir ayın son günlerinde bana ve birçok arkadaşıma bir keresinde demişti ki; “Mehmet, arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım.” Evet biz de anlamıştık, Yusuf abi gibi bir arkadaşımız bu dünyadan öbür dünyaya bir okul oldu. Giderken bize öğretti de gitti. Allah ondan razı olsun. İnşallah öbür dünyada yine dost olacağız. O öyle inanıyordu, ben de buna inanıyorum.

İnsan ölünce arkasından herkes güzel şeyler söyler. Ben de Yusuf abim için onlarca kişiden zerre kadar samimiyetten uzak olmayan yüzlerce öykü ve övgü duydum. Herkes, lehine şahitlik yapmak için sıraya girmişti sanki. Ama bu uzaktan görme, dilinin ucuyla yapılan bir şahitlik değil de, bizzat yaşanmışlığın şahitliğiydi. Böyle bir son çok güzel geldi bana.

Her zaman anlatacak bir hikâyesi vardı. Yukarıda söylediğim gibi, herkesle bir yaşanmışlığı vardı. Nevşehir’i, Avanos’u ve Konya’yı onunla tanıdık. Abilerinin, arkadaşlarının, korkularının ve sevinçlerinin birçoğuna canlı mı canlı anlatımıyla, anbean orada yaşamadan belki, ama onun anlatımıyla yaşatılarak tanıklık ettik. Görmediğimiz birçok kişiyi görür görmez tanıdık onun anlatımları ile. Gitmediğimiz birçok coğrafyayı “ben burada yaşamıştım” duygusuyla anında bildik. O bize hem bu dünyayı hem de ahireti tam böyle anlattı. Bizde görmeden bilenlerden olduk onun bu betimlemeleriyle.

Birçok özel anımızda oldu ve özel olarak kalması için burada anlatmayacağım ama her yaşanmışlıkta, tam da bir öğretmen edasıyla bize bir şeyler öğretti, biz bunun farkına vardık.

Yusuf abi benden çok büyüklerle yaşamış ve onların arkadaşı olmuştu. Gerek yaşıtlarımla gerekse benden çok daha gençlerle beraber yaşadığını ve her biriyle ayrı ayrı arkadaş olduğunu görmüştüm. O her çağı, her dönemi yeniden yaşayan bir Gençlik Pınarı gibiydi. Ben yaş olarak ondan çok daha küçük olmama rağmen yaşlandığımı hissettiğim halde, onun hiç yaşlanmadığını gördüm. Çünkü hep bir ‘verme’ arzusuyla yaşıyordu.

Bazı insanlar metot öğretir, usulü öğretir. Yusuf abi tam onlardan birisiydi. Genç ile genç olmayı, yaşlı ile yaşlı olmayı bilen ve beceren birisiydi. Hem çalışkan bir vakıf görevlisi, hem de gençlerle hevesli bir macera yaşayan delikanlıydı. Yaşıtların arkadaşı, kız veya erkek fark etmeksizin emek verdiklerinin abisiydi.

Neler yaşadık neler. Koskocaman bir arkadaş grubuyla yolculuklar yaptık. Dağlara çıktık, göllerde ve denizlerde yüzdük. Beraber kamp yemekleri yaptık, soğukta üşüdük, sıcakta yandık, terledik. Beraber araba sürdük, aynı odada uyuduk. Yolda giderken açtığımız marş ve türkülere beraber eşlik ettik defalarca. Dedim ya, anı bol ama hepsini söylemeye satırlar yetmez. Ama Elhamdülillah hiç bir kötü anımız olmadı. Hepsi güzel anılardı.

Allah'ım gani gani rahmet eylesin. O bize güzel şeyler öğretti, Rabbim de onu en güzel şekilde karşılasın.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2020

Sayı: 382

İlkadım Arşiv