Mayıs 2016 Fatih YILMAZ A- A+
A- A+

Vakıf ve Vakıf İnsanlar

Hizmet denilince ilk akla gelen vakıflardır. Her alanda var olan vakıflar, en güzel infak müesseseleridir. Ecdadın, bizlere bırakmış olduğu en güzel mirasıdır. Bu mirası en güzel bir şekilde koruyup gelecek nesillere aktarmalıyız.

Vakıf; Yaratandan ötürü yaratılanı sevmek ve onlara merhamet kanatlarını germektir. Diğer bir ifadeyle; yaratılmış her şeye karşı, İslam’ın şiarı olan şefkat ve merhametin en mükemmel bir tezahürüdür. Kur’an-ı Kerim’de olgun ve kaliteli bir mü’min olarak rıza-yı ilâhîye vasıl olabilmemiz için en sevdiğimiz şeylerden infakta bulunmamız emredilmiştir. İnsan için dünyaya ait varlıkların değer itibariyle en yüce ve ehemmiyetli olanı “mal” ve “can”dır. Cenneti satın alabilmek ve rıza-yı ilâhîye nail olabilmek bunları Allah yolunda infak etmekle mümkündür. Bu sebepledir ki, malını ve canını, yani sahip olduğu her şeyi Allah yolunda cömertçe bezleden insanlara “vakıf insan” denilmiştir. Gerçekten bu gibi insanlar kendilerini bütün imkanlarıyla hayra vakfetmiş olmaktan dolayı böyle yâd edilmeye layıktırlar.

Kendi fiillerinden eser kalmamışçasına, “Allah yolunda” çalışabilecek yüksek ruhların evsafından bahsederken M. Hamdi Yazır; kudsî, temiz ruhların, karşılıklı aynalar gibi birbirlerine yansıdıkça nurlarının artacağını ifade etmektedir. Onlar Mekselina ve arkadaşlarının hicreti gibi, Peygamberimiz aleyhisselam ve ashabının hicreti gibi bir hicreti ve o hicrete canu gönülden yardımcı olanlar anlamında bir ensarı, bulundukları toplulukta bugün de yaşarlar ve yaşatırlar. “Allah yolunda” gerçek yardımcılar “yemekteki tuz” misali azalmış da olsalar, kıyamete kadar vakıf insanlar olarak var olacaklardır. Allah azze ve celle’ye yakın olma konusunda vakıf insanlar da derece derecedir.

İşte vakıf insanların bir kısmının da manevî hazları temsil eden meyve özünü hiçbir şey karıştırmadan içtiğini; bu gruba hizmet edenlerin dahil olduğu diğer bir kısmının ise, meyve özünü ancak su karıştırarak içebildiğini, onu saf içmeye güçlerinin yetmediğini görüyoruz. Bunlar kimlerdir? Müslümanın başlıca alâmetleri şunlardır: Dininde güçlü, kararlı ve yumuşak; imanı sağlam, bilgili ve halîm; zeki ve merhametli, hem haklı hem bağışlayıcı, hem zengin hem tutumlu, hasta olduğunda tahammüllü, güçlü ve iyilik sever, arkadaşlık ve dostluğun sıkıntılarına katlanır, zorluklara sabreder, öfkesine mağlûp olmaz, gurur ve kibre kapılmaz, ihtiraslarına yenilmez, midesi yüzünden şerefsizlik yapmaz, hırsı yüzünden küçülmez, basit hedeflerle yetinmez, mazluma yardım eder, zayıfa acır, cimrilik yapmaz, israf etmez, kendisine kötülük edeni bağışlar, cahili hoş görür, nefsi sıkıntıda olsa da herkes kendisinden yararlanır.

Sevda haline gelen mal tutkusunu, malı-mülkü-parayı dağlar gibi yığanı sevmiyor Allah Teâlâ... Sonra başına geçip sayarak bir tür tatmin arayanı... Sonra malda bir ebedileşme boyutu olduğunu sananları... Sevmiyor... İnfak’ın özel bir boyutu olan zekât, ‘arınma’ anlamını da taşıyor. Malı fukara hakkı’ndan arındırırken, yüreğinizi de masiva’dan yani mal tutkusundan, Rezzak-ı Âlem’e olan güvensizlikten, azalma korkusundan, cimrilikten arındırıyorsunuz.

İnfak insanı nasıl bir insandır diye sorulduğunda belki şu vasıfları hatıra getirecektir: Öteki’nin farkında olan, onu önemseyen, ona sahip çıkan, ona ulaşmayı görev bilen, verirken itina eden, olumsuzluklardan arınma duyarlılığına sahip... İnfak toplumu nasıl bir toplumdur diye sorulduğunda da akla, rahmetin ve şefkatin, damar damar en uç noktaları sardığı ve muhabbetin derinden yaşanan bir iklim haline geldiği bir toplum hatırlanır. Belki kuş evlerinde, sadaka taşlarında, sebillerde, yüreğin sıcaklığını yansıtan imaretlerde, vakıflarda, iftarlarda, bayram bayram yaşanan tebessümlerde, musafahalarda, yetim başı okşamalarda, çocuk yüzü sıvazlamada, anne eli öpmede, selâmlaşmalarda ifadesini bulan bir kerem medeniyeti...

İslâm, güvercin narinliğindeki, ipek zarafetindeki, kelebek ahengindeki bu insanı, bu toplumu ve bu medeniyeti kurdu, asırlarca yaşattı... Bakın İslam tarihine... Bir gece altınla sabahlamayan Peygamber istiğnası... Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem: “Evinde ne bıraktın?” diye sorduğunda “Allah ve Resulü’nün sevgisini bıraktım.” diyen bir Ebubekir adanışı akar gelir 1400 küsur yıl boyunca... Allah rızası için kervanı sebil eden bir Osman cömertliği, evliyaullahın yarına mal bırakmayı tevekküle aykırı bulan bambaşka hassasiyeti dalga dalga sarar İslam coğrafyasını...

Kur’an’da bir ayet var, infak hassasiyetinden yoksun tipi anlatan: “Ey Muhammed! Çok yemin eden, alçak, çok kınayan, daima koğuculuk eden, hayrı durmadan engelleyen, saldırgan, çok günahkâr, pek katı kalpli, bunlarla birlikte soysuz olan hiçbir kimseye, mal ve çocukları var diye sakın itaat etme.” (Kalem, 10-14)
Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, veliler ve onların terbiyesinde kemale eren salih mü’minlerdir. Onlar gönüllerindeki iman heyecanını, dünyanın dört bir tarafına taşımışlar, yine tarihin altın sahifelerini onlar doldurmuşlardır.
Vakıf, tarihte ilk önce herkesin birlikte ibadet ettiği mekânlarda başlamış, sonradan birçok içtimaî sahayı içine alarak genişlemiştir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “Yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” buyurmuş ve vakfın fiili numunelerini de kendi hayatında sergilemiştir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2016

Sayı: 334

İlkadım Arşiv