Ekim 2012 Nureddin SOYAK A- A+
A- A+

Ümmetin Uyanışı

İnsanlar ilahî ve nebevî öğüt, ikaz ve uyarıla kulak verdiğinde ferdî, ailevî ve toplumsal sorumluluklarını en güzel şekilde yerine getirmişlerdir. İlahî ve nebevî öğüt, ikaz ve uyarılara kulak vermediklerinde ise gaflet ve dalalet çukurlarına yuvarlanmışlardır. Kâfirin gafleti, küfründe ısrarı; mü’minin gafleti ise Allah’ın -celle celaluhu- ahkâmına ihlâs ve samimiyetle tabi olmayışıdır.

Rabbimiz:

“Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzdende gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için mutlak güç sahibi çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.” (Yasin 5-6) buyurmaktadır.

İnsanların ve Müslümanların gafletten kurtuluşunun tek çıkar yolu Allah’ın -celle celaluhu- kitabıdır. Onu öğrenmek, anlamak, hayata hâkim kılmaktır. Kur’an’la uyarmayan, Kur’an’la uyarılmayan, gafletten kurtulamaz.

Asırlardır ümmetin Kur’an’a bakışı değişti. Onu sadece ibadet kastıyla okudu, dinledi. Ahkâm olarak görmedi. Dolayısıyla onun ahkâmına tabi olmadı. Onunla amel etmedi. Hıfzetti, hatmetti, hazmetmedi, hazmedemedi. Elinden düşürmedi, dilinden düşürmedi ama amellerinden düşürdü. Hayatından düşürdü.

Ümmetin gafleti, insanlığın gafleti oldu. İnsanlığı gafletten kurtarmaya memur olan ümmet, kendisi gaflete düşünce tüm insanlık da koyu bir gaflete boğuldu. Küfür ehli gafiller de onun gafletini nimet bildi. Asırlardır yeryüzünde at oynatıyorlar. Zalimlerin ve hainlerin boyunduruğu altında eli kolu bağlı, güçsüz, kuvvetsiz hiçbir yaptırım gücü olmayan ümmet; küfür ehli gafillerin çok hoşuna gitti. Onun gaflet uykusundan uyanmaması ve güçlenmemesi için, gece gündüz çalıştılar. Hile ve tuzaklar kurdular. Ümmeti imansızlık, ahlaksızlık, ibadetsizlik ve haram tuzaklarında boğdular. Ümmet de ilahî ikazlara rağmen kâfirlere verilen dünyalığa gözlerini diktiler. Onların tuzaklarına düştüler. İyilikte yarışacaklarına, kötülükte yarıştılar. Hayırda yarışacaklarına şerde yarıştılar. İtaat edecekleri yerde isyan ettiler.  İnkârcılar gaflete düşüyor da, inananların gaflete düşmesinden daha vahim bir şey olabilirler mi?

Rabbimiz:

“Ancak kâfirlerin kalpleri bu Kur’an’a karşı bir gaflet içindedir.” (Mü’min, 63) buyurmaktadır.

Mü’min, kitabından gafil olamaz. Mü’min, Rabbinden gafil olamaz.  Bu gafleti sürekli olamaz. Sürekli gaflet insanı helake sürükler.

Günümüz Müslümanlarının perişanlığının temelinde kitaplarından gafil olmaları yatmaktadır.

Gaflet, insanı hayatın her alanında tembelliğe, atalete, korkaklığa iter. Bunun neticesinde zillet olur, meskenet olur. Ne nefsiyle ne şeytanla ne zalimlerle ne de Allah’ın -celle celaluhu- düşmanlarıyla mücahede edebilir. Yerinden kalkmaya mecali kalmaz. Geçici nimetler de onu oyaladıkça oyalar.  Allah’a -celle celaluhu- itaatin yerini, nefis ve şeytana itaat alır, heva ve hevesinin kulu olur.

Asırlardır müslümanlar dünyanın dört bir tarafında zulüm ve haksızlığa maruz kalmaktadır. Bunun sebebi müslümanların sahipsizliği, zalimlere karşı topyekûn karşı çıkamayışı, dizlerine biraz derman gelince de birbirleriyle kavga etmeleridir.

Kâfirler müslümanların gafletten kurtulmama yolunu çok iyi öğrenmişler; biraz din, iman, Allah demeye başlayınca hemen önlerine fitne yemi atıyorlar. Biraz makam, biraz mevki, biraz mal, mülk, meşrebcilik, mezhebcilik, kavmiyetçilik; bakmışız ki müslümanlar birbirine girmiş. Rabbimiz, müslümanlara birbiri ile savaşı yasaklamasına ve onları kardeş ilan etmesine rağmen müslümanlar çoğu zaman kendilerini bu fitnelerden koruyamamışlardır.  

Mevlana hazretleri talebeleriyle yürürken sıcak bir günde gölgede koyun koyuna çok samimi bir şekilde yatan köpeklere rastlarlar. Talebelerinden biri der ki, “Efendim keşke biz de bunlar gibi samimi dost ve kardeş olabilseydik.” Mevlana hazretleri, “Onların aralarına bir kemik at da dostluklarını, kardeşliklerini gör.” der.  

Maalesef günümüzde bazı müslüman, fert, aile, toplum ve ülkelerin kardeşliği it kardeşliğine benziyor. En ufak çıkar ve menfaatler, birbirlerine saldırmalarına vesile olabiliyor. Birbirleri ile savaşmalarına vesile olabiliyor. Allah aşkına müslümanlar müslümanlara kızdığı zaman kendine sorsun, “Ben bu müslümana niye kızıyorum, niçin öfkeleniyorum, niçin bu müslümana karşı kalbimde sevgi yok? Bu kızgınlıklar nefsimden mi, dini gayretimden mi?” diye.

Rabbimiz yanlış yapan müslümanları, diğer müslümanların hep beraber hizaya getirmesini isterken bugün bazı halkı müslüman olan ülke yöneticileri gayrimüslim ülke yöneticileriyle birlik olarak müslümanlara saldırmakta, savaşmaktadırlar. Bu ne biçim Müslümanlı Allah aşkına!

Kudret sahibi Rabbimiz diledikten sonra her zaman zorluklardan sonra kolaylıklar ihsan edebilir. Kışın şiddetli soğuklardan sonra baharın, yazın şiddetli sıcaklarından sonra baharın gelişi gibi. Külfetlerden sonra nimetlerin, zulüm ve haksızlıklardan sonra adaletin, bela ve musibetlerden sonra da huzurun ve mutluluğun gelmesi mümkündür.

Yanardağ lavlarının araziye bolluk ve bereket getirmesi gibi, yangınlarla başlayan Arap baharı da meyvelerini vermeye başladı. Zulüm ile abad olmaya çalışan zalimlerin birer birer ahiri berbat olmaya başladı. Darısı Esed’in ve diğer zalimlerin başına.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve ashabı cihada izin verilene kadar meşakkat eğitiminden geçtiler. Savaş da ayrı bir meşakkatti fakat neticesi de fetih idi. Tembellikle ve ataletle fethe ulaşılamaz. Dünya ve ahiret saadeti elde edilemez.

Rabbimiz:

“Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken siz onu seversiniz. Allah bilir siz onu bilemezsiniz.” (Bakara, 216) buyurmaktadır.

Hakkımızda neyin hayırlı olduğunu en iyi bilen, Rabbimizdir. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashabı dinleri uğrunda malını mülkünü Mekke’de müşrikleri bırakarak hicret ettikleri halde müşrikler mü’minlere rahat nefes aldırmamaya gayret ettiler. Ta ki savaşıp boylarının ölçüsünü alıncaya kadar.

Müslümanlar güçlü olmak zorunda, her an kâfirlerin saldırılarına hazır olmak zorunda.

Rabbimiz:

“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın, onlarla Allah’ın düşmanı, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz ve Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz.” (Enfal 60) buyurmaktadır.

Her zaman güçlü olmak, her zaman hazır olmak, bildik ve bilmedik düşmanların hile ve oyunlarını bozar, cesaretlerini kırar.

Rabbimiz gerektiğinde yeryüzünün zalim, cahil, katil fitnecilerinden temizleninceye kadar savaşı emretmektedir:

 “Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın…” ( Enfal 39)

 “Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelir. Eğer içinizde yüz kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler….” (Enfal 65)

Diğer ayeti celilelerde de Rabbimiz bin, üç bin, beş bin melekle mü’minlere yardım ettiğini haber vermektedir. Rabbimizin bu kadar açık yardım ve vaadleri varken mü’minler nasıl olur da zalimlerle, kâfirlerle savaştan geri durur?

 Arap baharı denilen olaylar da göstermiştir ki yıllarca kökleşmiş zalim ve zulümleri, taraftarları ile birlikte, kuru kütükler gibi Allah yolunda savaşanların önünde yıkılıp gitmişlerdir. Ümmet de uyanmaya başlamıştır. Elbette ki bu uğurda bazı canlar da feda olacaktır. Feda olan bu canları külfet gibi görmek bu dini anlamamak demektir.

Rabbimiz:

“Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona büyük bir mükafat vereceğiz.” (Nisa, 74) buyurmaktadır.

Müslüman, Allah yolundaki savaşlarda ölse de öldürse de, yense de yenilse de kaybetmemektedir, her halde de kazanmaktadır.

Elbette zalimlerin zulmü sonucu ölen müslümanlara bizler üzülürüz ama onlar mutlular, çünkü onlar kazanıyor. Biz mazlumlara imkanlar dâhilinde yardım etmezsek kaybederiz.

Rabbimiz:

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz!  Bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver’ diye, yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa 75) buyurmaktadır.

Şu anda Suriye’de ve dünyanın dört bir tarafından zalimlerin zulmüne maruz kalan müslüman kardeşlerimize dost ve yardımcı olmuyorsak ikaz-ı ilahînin muhatabıyızdır. Bu ikazdan korkup ürpermeli ve derhal gereğini yapmalıyız.

Allah’ın -celle celaluhu- düşmanlarına karşı silaha davranmadan fetih ve yardım gelmiyor.

Rabbimiz:

“Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin elinizden azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, Mü’min topluluğun gönüllerini ferahlatsın.” (Tevbe 14) buyurmaktadır.

Kâfirler dünyalarını mamur etmek için savaştılar. Çoğu müslümanlar da dünyevî çıkar ve menfaatleri zarar görmesin diye Allah -celle celaluhu- yolunda savaştan geri kaldılar. Savaşa katılmayınca ölmeyeceklerini zannettiler.

Rabbimiz:

“Ey iman edenler! Kardeşleri sefere veya savaşa çıktığında onlar hakkında, ‘onlar bizi yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi’ diyen inkârcılardan olmayın.

Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah’ın bağışlaması ve rahmeti onların topladıklarından daha hayırlıdır.” (Al-i İmran 156-157) buyurmaktadır.

Akledenler şehadeti hayatın gayesi haline getirdiler. Ümmetin şehitlerine üzülmeyin, şehitleriniz yoksa üzülün. Şehitler ümmetin gaflet tozunu silkeleyen yiğitlerdir. Uyanış erleridir.

 Uyanışın mübarek olsun, ey Ümmet-i Muhammed!

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ekim 2012

Sayı: 291

İlkadım Arşiv