Temmuz 2020 Yusuf Karagözoğlu A- A+
A- A+

SİZDEN GELENLER-Kişilik Bağlamında Omurgasızlığın Anatomisi

Kişiliğini kaybedenlerin anatomisine giriş yapmak kolay değil. Maddeye köle olup manayı ve değerlerini yitirenlerin, savrulup yoldan çıkan, yolu olmayan yolsuzların, kişiliği olmayan kişiliksizlerin, safı belli olmayan, hangi tarafta olduğu meçhul, her tarafa yalpalayan bertaraf insanların öyküsünü yazmak cidden zor mesele.

Öncelikle omurga üzerinden konuyu değerlendirmek gerekir. İnsanın biyolojik yapısını meydana getiren omurga, vücudun ana gövdesi yani belkemiği anlamına gelmektedir. Omurgasız olma durumu; temsil ettiği bir ilkesi, bir fikri, bir düşüncesi veya bir dünya görüşü olmadığı gibi savunduğu bir duruşu ve bir tavrı da olmayan, her kılığa ve şekle girebilen, el-etek öpen, izzet ve onurunu kaybeden korkak kişiler hakkında kullanılır.

Omurgasızlığa meyledenler için sıkıntı çekmek yerine lüks ve rahatı seçmek, zorluklardan kaçıp tavizler vermek daha cazip hale gelmektedir. Bunların dünyasında köşeyi dönmek, safını ve çizgisini değiştirmek; hak ve adalet için mücadele etmek ve çaba sarf etmekten; doğruyu, iyiyi ve güzeli savunmaktan daha tatlı ve vazgeçilmezdir. Doymak bilmeyen hırslarının tutsağı haline gelmiş, menfaat tapınağında dönekliklerinin kıblesi olan gücü ve parayı kutsayarak samimiyeti ve fedakârlığı sırtlarından hançerlerler. Kendilerine ait bir kimlik, benlik ve kişilikleri olmadığından başkalarının gölgesi altında yaşarlar. Başkalarının emri altında uzaktan kumandayla bir piyon olarak kullanılmaktan rahatsızlık duymazlar.

Aksine Victor Hugo’nun sözleriyle açıklarsak kendi ışıklarına güvenmedikleri için başkasının parıltısından rahatsızlık duyarlar. Karakter ve kişilikten yoksun birer boş çuvalı andıran omurgasızların başkalarının hikâyelerini beğenmeseler de kendi hikâyelerini yazacak cesaretleri yoktur. Suyun üzerindeki köpük ya da rüzgârın savurduğu kül gibi özgül ağırlıklarından bahsetmek mümkün değildir.

Omurgasızlar kadar sayıca çok olmasa da omurgalıların varlığı inkâr edilemez. Omurgasızlığın tersi omurgalı olmaktır. Omurgalı olmak; eğip bükmeden inandığı, savunduğu hakikatleri dile getirme cesareti olan, söz konusu olan bu değerler için fedakârlıktan çekinmeyip her türlü cefayı göze alan dik duruşlu, şahsiyetli ve onurlu olmaktır.

Şahsiyetli ve onurlu olmaksa, bir korkusu ya da çekincesi olmadığı gibi bahanelerin arkasına sığınmadan düşünce ve davranışlarında riyakârlık yapmadan, içten samimi bir şekilde safını netleştiren, mazisine bağlı istikbaline emin adımlarla yürüyen, mazlumun yanında zalime karşı meydan okuyan, zulme ve haksızlığa karşı duruşuyla hakkın, adaletin ve merhametin savunuculuğunu yapan yiğit neferler olmaktır.

Toplumda omurgalıların varlığı bazılarını rahatsız edecektir elbette. Sezai Karakoç’un ifadesiyle “Seni yok sayacaklar, sen daha çok var olacaksın.” Varlıklarının alametleri olarak hayatta adaleti, iyiyi, doğruyu, güzeli savunanların yoluna tabii olarak birtakım zorluk ve çileler çıkacaktır. Siz hiç seyirci koltuğunda oturanların alkışlandıklarını gördünüz mü? Alkışlar sahneye çıkanlar içindir; oturdukları yerde laf gemisi yürütenler, hayal âleminde yaşarlar, ayaklarının yere basması için harekete geçip gerçek hayata karışmaları gerekir.

Bu konuda Davranışlar; kelimelerden daha fazla konuşur, daha çok şey ifade eder’ diyen Oscar Wilde’ın sözlerine katılmamak mümkün değil. Unutulmaması gerekir ki, eylemler her zaman sözcüklerden daha çok etkili olup ses getirirler. O yüzden bir kişinin konuşmasından ziyade yaptıklarına bakılır.

Gelin biraz da omurgasızların fizyolojisi üzerinde duralım. Kas hücrelerinin kasılma ve gevşemesi, sinir hücrelerindeki uyarının iletilmesi, dolaşım ve sindirim sistemindeki bozukluklar gibi fizyolojik özelliklerden başlayalım. Çok az enerji, iskelet kasının 1 saniyeden kısa sürede 10 kasılma yapmasına neden olur. İskelet kasları, merkezi sinir sisteminden miyelinli motor nöronlarla uyarılır. Motor nöron ile iskelet kası hücreleri arasındaki bağlantı motor uç plaklarla sağlanır. Etrafı kan damarlarıyla çevrili sinir hücresinin taşıdığı impuls (uyartı) motor uç plağa geldiğinde nörotransmitter (asetil kolin, noradrenalin gibi) adı verilen kimyasal maddeler kas hücreleri üzerine bırakılarak kaslar uyarılmış olur.

Solunum durduğu zaman kasılmış kaslar gevşeyemez ve kasılı halde kalarak ölüm katılığı oluşur. Tıpkı kas kasılması için nasıl ki, beyinden gelen sinirsel uyarılara ihtiyaç oluyorsa vicdanı körleşmemiş insan da fıtratının sesiyle uyarılır. Bir kötülük, haksızlık, gayri ahlaki veya gayri insani bir durumla yüz yüze gelindiğinde fıtratının sesine kulak veren kişi vicdanıyla hareket eder, böyle bir durum ya da olaylar karşısında menfaat ve çıkarlarının ötesinde bir erdem ve ahlaki tavır gösterir.

Vicdanlı ve erdemli kalabilmenin şartı da üzerimizde kul hakkı kalmaması ve helal yiyip içmektir. Çünkü haramla beslenen kişilerin kan damarlarında şeytan dolaşır, fıtratlarının sesi engellenir, nefis kalbe şüphe, kuruntu ve vesvese vererek onu ayartmaya çalışır. Şeytan hased, kıskançlık, riya, şehvet, hırs vb. askerleri aracılığıyla kalbe ihtilal yaparak iktidarı ele geçirir. Kalbi şeytan tarafından ele geçirilen insanın zamanla vicdanı katılaşmaya başlar, sonrasında merhamet ve adalet duyguları ölür.

Suya sabuna dokunmadan, etliye sütlüye karışmadan adaletsizliklere, ahlaksızlıklara ve vicdansızlıklara göz yummak, kendini suyun akışına vermek yani toplumda omurgasız olmak en büyük hastalıklardan birisidir. Bu hastalığa yakalanmak sanıldığının aksine çok kolaydır, güzel hasletlerini törpüleyen, gerçekleri görmek istemeyen, vicdanına kulak tıkayan herkes bu illete yakalanabilir. Sivrisinekleri öldürmekle çözüm olmaz, bataklığın kurutulması lazım.

Omurgasızların toplumu ahtapot gibi saran bencillik, pragmatistlik, vurdumduymazlık, yalan, ihanet, hile gibi birçok kolları var. Toplum bu kötü huy ve alışkanlıkları kendine meslek edinmiş kişilere mesafe koymazsa bu alışkanlıklar zamanla başkalarına da sirayet eder. Hâlbuki yanı başımızda olup biten hiçbir kötülüğe, hiçbir haksızlığa sessiz kalamayız, nerede olursak olalım, hangi konum ve mevkide olursak olalım, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak (Âl-i İmrân, 110) üzerimize farzdır.

İsmet Özel’in dediği gibi: ‘Biz bağıracağız, birileri hiç duymayacak, hep aynı hikâye, duyanlara selam olsun.’ Müslüman unutulan bu vecibeyi yerine getirerek toplumun vicdanı olmak zorunda. Yoksa iyilerin sessizliği kuzuların sessizliğine bürünürse, kötüler bundan cesaret alarak istedikleri gibi at koştururlar ki; Allah muhafaza bu vebalden kimse kurtulamaz. Bu sebeptendir ki, Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh ‘Ne kadar iyi olursan ol, isterse evliya ol; arkadaşın kötüyse yoldan çıkarsın.’ diyor. Nasıl ki bir çürük domates kasadan ayıklanmazsa bütün kasayı çürütür, bir omurgasızın zararı çevresini de kapsar.

Sosyal bir varlık olan insan şahsiyetiyle, ilkeli duruşuyla toplumda kendine yer edinir, insanın ilkesiz olması yani omurgasız oluşu; ağaçtan düşen yaprağın rüzgârın oyuncağı oluşu gibi saygınlığının ve değerinin tükenip gözden düşmesiyle başlar, özgül ağırlığını kaybeden kişi tıpkı rüzgârın savurduğu bir nesne haline gelir. Önüne gelen her trene bilet kesen, her gemiye demir atan bu tipler temelsiz yapıya benzerler, içerisinde çimento, kireç, kum, demir gibi inşaat yapı malzemeleri yetersiz olan temel çürük olduğu için bunun üzerine ne kadar sağlam tuğla atsanız da bina ufak bir depremde yerle yeksan olur.

Önemsenmediği takdirde bu omurgasızlık marazının ya da illetinin sosyolojik bir vakıaya dönüşmesi kaçınılmazdır. O yüzden bahsettiğimiz sosyolojik problemin parçası konumundaki omurgasız insan gruplarını tanımalıyız. Doğruyu ve iyiyi bildiği halde savunmayıp menfaatleri için veya konjonktür yalanına sığınarak ses çıkarmayanlarla, doğruya ve iyiye düşman olanlar omurgasızlığın farklı versiyonlarıdır.

Maiyetinde çalıştırdıklarının hakkını gasp edip kuş sütü eksik olmayan sofralarda fakirlik edebiyatı yapanlar empati yapmadığı sürece kendi yaşadığı topluma yabancılaşır. Tüyü bitmemiş yetimin, doğmamış bebeğin hakkına tenezzül edenler, kamu malını Allah’tan korkmadan ailelerinin malıymış gibi kullananlar da mensubu olduğu dine yabancılaştığı gibi kendileri gibi düşünmeyen din kardeşlerine de yabancılaşırlar. Bu yabancılaşma beraberinde içinde ahlakı, dürüstlüğü ve adaleti olmayan kötü bir dindarlık imajı çizer.

Dahası kendisinden güçlülere rüşvetle işini hallettirip kendinden zayıfların tefecilikle kanını emen, sömüren bir çarkın devam ettiricileri olan haramzade makam mevki sahipleri ve zenginler bir tarafta, mal mülk yığarken, diğer taraftan alın teri ve emeklerini çaldıkları fakir-fukara da onlara karşı kin ve nefret biriktirir.

Sermaye tekelleşir, zenginlik sadece azgın azınlık üzerinde gezer durur, yokluk çeken çoğunluk kesim varlığa yabancılaşır. Neticede topluma, dine ve sermayeye yabancılaşma kaçınılmaz olur, kimse empati yapıp başkasının bakış açısından bakmayı denemez! Neden denesin ki? Zayıfları ezmek için kanun çıkararak onları güçlü-zenginlerin kucağına atıp çaresizleştiren ve dini afyon olarak kullanıp uysallaştıran sistemin faklı çarkları değiller mi? Kimse kimseyi kandırmasın, bu oyun sahnesi önceden kurgulanmış zaten, sonucun böyle olacağını kestirmemek aptallık olur.

Bizden olsun çamurdan olsun mantığı bunlarınki, yani şeytan mantığı. Ne yapsalar da onlar dindarlar, çünkü yeri ayrı onların, başkalarından ayrıcalıklılar gibi birtakım hezeyan ve kuruntularla avunmanın anlamsızlığı içinde kıvranmak kadar kötü bir duygu yok. ‘Senin dünyaya bakan penceren kirli ise, benim çiçeklerim sana çamur görünür.’ der Mevlana. Tam da bizim konumuzun hülasası bu sözde saklı. Çamurda olsa bizden, boğazına kadar kire de gömülseler sahip çıkarız diyen zihniyetlilerin bakış açıları da kirlendiği için ‘Kötüler, kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar.’ der Tolstoy. Hakikaten böylelerine tahammülümüz kalmadı artık, biz sustukça bizi görmezden geliyorlar, verdikleri zararın farkında değiller sanki.

Nurettin Topçu’nun, ‘Bugünkü neslin zaafları, bunlar neslin mürebbilerine aittir; memur rüşvetçi, mesul makamlar iltimasçı ise buna muallim utanmalıdır.’ cümlesiyle vurguladığı bozuk kişilik yapılarından dem vurduğu özellikler olan yüreklerin merhametsizliği, hislerin bayağılığı iradelerin gevşekliği aynen bugünkü idealleri bitik, ulvi hedefleri bırakıp süfli arzularına yenik düşen muhafazakâr elit tabakaya sirayet etmiş.

 

Bunların yapısı bozuksa ruh mimarları olan mürebbiler ne yapsın ki? Kıymetli bir amaca yönelik çaba ve gayret sarf etmeyen, ilkesiz-tutarsız bir neslin sonraki kuşağa bırakacak kayda değer bir alamet-i farikası yoktur. Buraya kadar bahsettiğimiz portre; maddenin kalplerine müptela olduğu hayatın manasına yabancılaşan, ruh sefaleti yaşayan, şahsiyetini yitirmiş, hakikate sırt çeviren, doğrulardan ayrılıp yanlışlara çanak tutan, güç ve korkunun sindirdiği kimseleri resmetmektedir.

Biyolojideki karşılığı omurgasızlık olan, kendini beğenmişlik, çıkarcı, istismarcı, dışarıya kendini farklı göstermeye çalışan silik kişiliklerin dindeki karşılığı münafıklık, psikolojideki karşılığı sadistlik/narsistlik, sosyolojideki karşılığı pragmatistlik/oportünistliktir. Kendi fıtratlarına yabancılaşan, tabiatına taban tabana zıt bir karakter bozukluğu taşıyan, empatiden yoksun, ihtiyacı kadar insanlarla çıkar ilişkisi kuran parazit ruhlu narsistler ve insanların zayıf yönlerini bulup acı çektirerek tatmin olan kene ruhlu sadistler hiç de küçümsenmeyecek ve hafife alınmayacak tiplerdir.

Toplumun içindeki pragmatist ve oportünist kişilerin karakterlerinde narsizm ve sadizm izleri mevcuttur. Narsizm ve sadizmin ileri boyutları potansiyel suç işleyenlerin psikolojisinde görülmektedir. Bu tiplerin yaygın olduğu yerde yaşamak çekilmez ve dayanılmaz hale gelir, tabiri caizse toplum açık cezaevine dönüşme korkusuyla yüz yüze gelir. Bu tip insanlardan darbe almayıp korunmak için farklı karakter/kişilik tiplerini detaylıca öğrenmeli, bununla beraber karakter tahlili için bir ayna vazifesi olan beden dilini bilmeliyiz.

Hâlık-ı Zülcelâl, iskelet sistemimizin hareketini sağlayan 639 tane kası vücudumuzda yaratmıştır. Sinir sistemi bağlantıları olan bu kaslarımızın yüzümüzde bulunan 60 tanesi sayesinde duygularımızı da ifade ederiz. Onun için beden dili ve mimiklerden yalan söyleyip söylemediğimiz, öfkeli, şaşkın, stresli, heyecanlı, korkulu, sevinçli ve üzüntülü olup olmadığımız anlaşılmaktadır.

İzzet dini olan İslam omurgasızlığı, ikiyüzlülüğü, dalkavukluğu, yağcılığı ve yalakalığı şiddetle yasaklar, hatta Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselam ‘Zengine zenginliği için hürmet edip saygı gösteren (önünde alçalanın) dininin üçte ikisi gider.’ buyurmuştur. Allah azze ve celle ‘Yakınlarınız dahi olsa adaleti konuşun’ (En'âm, 152) buyurmaktadır. Hz. Ömer ‘Doğruluk yüzünden öleceğini bilsen bile, yine doğru ol.’ diyerek ölüm pahasına da olsa haktan ve doğruluktan ayrılmamamızı öğütlüyor.

Doğruluk sahibi biriysen konuşmaların ve davranışların; işi gücü fesat olan, yanlış işler peşinde koşan tipte insanların işine gelmez, tabiri caizse onların tekerine çomak sokmuş olursun, onlara itici gelirsin, bu yüzden Hz. Ali ‘Doğruluk keskin kılıçtır.’ demiştir. Kişi kiminle beraberse farkına varmadan onların huy ve mizaçları ona sirayet edeceğinden Tevbe Suresi’nin 119. Ayetinde ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!buyrulmaktadır.

Kim olduğumuzdan ziyade kimlerle beraber olduğumuzun önemine dair Şeyh Sâdî Şirazi, cennetlik olan Ashab-ı Kehf’in köpeği Kıtmir’i ve peygamberlerin nikâhı altında olduğu halde cehennemlik olan Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un hanımlarını örnek veriyor: “Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmîr, sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı; nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e geçti. Hz. Nûhʼun ikinci karısı ve Hz. Lût’un karısı ise fâsıklarla gönül birliği içinde olduklarından, cehenneme dûçâr oldular. (Kocalarının peygamber olması bile onlara fayda vermedi.)”

Ahiretin tarlası olan bu fani dünyada, baki bir azık biriktirmenin yolu; hak yolda adalet ve doğruluktan şaşmamaktır. O dehşetli kıyamet gününde müflislerden olmamak için amellerimize gösteriş katmayıp ihlâslı olmakla birlikte para, makam ve mevki gibi geçici şeyler için dinimizi dünyamızla değiştirmemeliyiz. Şahsiyetimizi ve irademizi yıkılmaz muhkem kaleler kılmalı, ideallerimiz süfli olmaktan çok ebedi hayata yönelik olmalı, ruhumuzu ve kalbimizi ulvi hislerle donatıp menfaatimizin kölesi olmamalıyız. Merhametsizlik ve vicdansızlık çukuruna düşmemek için azgın nefsimizin kontrolüne girmemeliyiz.

Ya Rabbi bizleri haktan, adaletten, doğruluktan ayırma. Bize iyilik ve kötülüğü birbirinden ayıracak feraset; iyilikleri, güzellikleri, doğrulukları temsil edebileceğimiz erdem ve fazilet, kötülüklere karşı koyabileceğimiz cesaret bahşet. Kalbimizi ve ayaklarımızı dinin üzere sabit kıl ve akıbetimizi hayreyle. Âmin.

Selam ve dua ile.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Temmuz 2020

Sayı: 384

İlkadım Arşiv