Nisan 2021 Yunus Düzgün A- A+
A- A+

SİZDEN GELENLER- Gün Ah

Kanepede sıçrayarak uyandığı andan itibaren “demek böyleymiş” cümlesi kafatasının çinko duvarlarında yankılanmaya başladı. Yerdeki ve karşı kanepedeki sızmış bedenlere baktı mahmur gözleriyle. Pencereye kısa gelen perdenin kenarından sızan sokak lambasının kızıl ışığı, kendilerini düşman eline teslim etmiş bu mağlup bedenlerin sınırlarını belli belirsiz çiziyordu. Belki de iki çöp yığınından ibaretti gördükleri. Horlamaya yüz tutmuş nefes alışverişleri olmasa ikisini de tuttuğu gibi balkondan aşağıya fırlatacaktı. Ah, bir de aralık dudaklarından odaya taşan keskin, acı koku yok muydu? Nefes olamazdı bu, hayatla en ufak ilintisi yoktu. Belki cehennem çukurlarından yükselen buhur yahut küflenmiş bir elmanın günahı ansıtan tadı.

Karanlığın içinde, duvarlara tutunarak -tutunduğu duvarlara mahcup- mutfağa yürüdü. Çeşmeye dayadığı ağzındaki çölü azdırdı her yudumu. Çöl büyüdü, her yanını kapladı, çölün ortasında kalmış bir çöl oluverdi. Birdenbire su inceldi inceldi ve hırıltılarla can verdi dudaklarının kıyısında hayat. Geri çekilip çeşmeye baktı, inatçı bir damla dışında hiçbir şey kalmamıştı. Kanılmayan su, “rahmet kesildi” diye haykırdı içine. Çölün boşluğunda bin parçaya bölünen adressiz sesinin kristalleri ince kumlara karıştı. “Demek böyleymiş,” dedi.

Hayata tanık olmak için pencerelere koşar insanlar, hayattan şüphe edenler ise telaşla balkonlara kaçar. Bunu en iyi anneler bilir; ne zaman pencere pervazından yetişemezlerse evlatlarına, yürekleri ağızlarında balkona seğirtirler. “Bunlar da nereden çıktı şimdi” diye kendisine öfkelendi. Sarsak adımlarla kendisini attığı balkonda sarsılan bedeninden, uğuldayan kulaklarından, fırıl fırıl dönen başından başka derdi yokmuş gibi anneler ve evlatları düşünülecek şey miydi? Kendisine dokundu; çıplak kollarına, kulaklarına, alnına. Yanıyordu, ateşler içindeydi yine de titriyordu. Yakmayan ateş, “rahmet kesildi” diye inledi.

Gözleri dalıp gidiyor karanlık sokağın kimsesizliğine. Kimsesiz olan kendisi; sokağın, salkım söğütlerin, çatı katlarındaki yuvalarına tünemiş kuşların, loş ışıklar altında uykuya dalmış evlerin bir sahibi var. Ya kendisinin! “İnsan, terk edince kimsesiz kalır. Terk ettim ve düştüm bu ıssızlığın ortasına” kendisiyle muhasebesinde her an biraz daha küçüldüğünü biliyor.

Birden dedesinin pak yüzü belirdi karşısında, göğsü sıkıştı, başını sağa sola salladı gözlerinin önündeki görüntüyü kovmak için. Nedense her günah, cennete en yakın bulduğumuz yüzleri hatırlatır. Kabil de yerdeki cansız bedene bakarken babasını hatırlamamış mıydı? Gözlerini göğe çevirdi beklentiyle, “kanatlarında merhamet yüklü bir kuş gelse ve bir günahın nasıl saklanacağını öğretse bana da kendimi kendimden nasıl koruyacağımı anlatabilse” diye geçiriyordu ki içinden devam edemedi. Belki affedilmeyi yakaracaktı dili ancak damarlarında gezinen zehrin ruhuna vurduğu kilitleri kıramadı, kelimeleri bir türlü toparlayamadı. Ağzını açtı ki hiç değilse bir inilti dökülsün dilinden, hiçbir ses duyulmadı. İşitilmeyen ses, “rahmet kesildi.”

Kaskatı kesilmişti korkudan. Her yanı zonkluyor, bütün varlığı, tek bir kalp olmuş gibi güm güm vuruyordu. Bir süre öylece kaldı, sonra geceyi yırtan bir hıçkırık duyuldu. “Demek böyleymiş” dedi, gözünden inen ilk yaşla beraber dili de çözüldü. “Demek böyleymiş; yolu kaybetmenin acısı, bir daha geriye dönemeyecek olmanın telaşı, kovulduğun kapının önünden her geçişinde göğsüne saplanan utanç, çıkmaz bir sokakta yitirilmiş hafızanın korkusu, hatanın kopkoyu lekesine baktıkça duyulan nedametin sızısı, demek böyleymiş.”

Ellerini ıslak yüzünden çekince gözlerine inanamadı. Her yer bembeyaz olmuştu. Aylardır beklenen kar, bu dinginlik, kâinatın bu en berrak örtüsü bula bula bu geceyi mi bulmuştu? Bunca parıltının içinde bu haliyle; kapkaranlık renkler sürünmüşken her yanına, böyle bir beyazlığın ortasında hemen açığa çıkacaktı. “Kar, rengimi kapatana dek ona karışırım ben de” diyerek sokağa fırladı. Yürüdü, uzaklaştı kar altında, kendisini geride bıraktı. Balkondan kendini izlerken gittikçe küçüldü, önce siyah bir noktaya dönüştü, sonra karın aydınlığına karışıp kayboldu.

Gün doğuyor. Işıklar, semayı ve arzı yıkadıkça üryan kalıyor insanlar. Çırılçıplak uyanıyorlar yataklarında, görünürlük kazanıyorlar, gecenin örtüsüne sığınıp aldananların sırlarını faş ediyor güneş. Uyanış ele veriyor geceden kalma günahları. Aynalara yakalanmamak için türlü oyunlar peşindeler ama yine de dalgınlıkla kendi yüzlerine çarpınca çarpılıyorlar. Kayboluyorlar kendi yüzlerinin mezbeleliklerinde. Ah etmekten başka hiçbir yol insanı eve ulaştıramaz artık. Bir bağışlanma habercisiymiş gibi yağmaya devam ediyor kar insanların üzerine.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr