Kasım 2020 Yusuf Karagözoğlu A- A+
A- A+

SİZDEN GELENLER- Deizm ve Ateizm; Mealizm ve Oryantalizminin Kaçınılmaz Sonucudurlar

Deizm tartışmalarının odağını Prof. Dr. ihsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları ve Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu oluşturuyor. Öncelikle İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Prof. İhsan Fazlıoğlu, “15 Temmuz’dan bu yana üniversitedeki odama 17 başörtülü ateist öğrenci geldi” diyerek başörtülü üniversite öğrencileri arasında ateizmin yayıldığına dikkat çekerek meselenin önemine vurgu yapmıştı. Daha sonrasında ise Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü, imam hatiplerde görev yapan 50 din ve meslek dersi öğretmenini bir araya getirip “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay düzenlemiş ve bu çalıştayda hocalara “İmam hatip gençliği ne âlemde” diye sorulmuş. Hocalar da karşılığında şu cevapları vermişler: “İmam hatiplerdeki din dersi öğretmenlerinin dinî bilgilerinin yetersizliği, çocukların derslerde sorduğu kimi soruların donanımsızlık sebebiyle cevapsız kalması.”

Eğitim kalitesinin düşüklüğünden tutun Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı din dersi kitaplarının yetersizliğine kadar bir yığın konuda şikâyetlerini sunmuşlar. Bunlara ilaveten “imam hatiplerdeki din ve bilimin çeliştiği düşüncesini besleyecek bazı dinî anlatımların öğrencilerde inanç problemlerine yol açtığını”, “İslam’ı anlatan kişiler arasında yaşanan tartışmalar ve sunulan dinî bilgilerdeki çelişkiler sebebiyle gençlerin din tasavvuru zedeleniyor” dedikten sonra “Bazı imam hatipli öğrenciler, tüm bunların sonucu olarak deizme kayıyor” tespitini yapmışlar.

Hem Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları hem Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu özellikle dindar ailelerin çocukları arsında görülen dinden kopuşun gerçekliğini gösteren bulgulardır. Laik eğitim sisteminde iyi bir din eğitimi alamadıkları ve kafalarındaki sorulara ilişkin doyurucu cevap bulamadıkları bir gerçek. İmam Hatiplerde okutulan kitaplardaki dinle ilgili çelişkiler, TV’lere çıkan yerli oryantalist - modernist ilahiyatçıların topluma dinle ilgili yaptıkları tutarsız açıklamalar ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın halkı din hususunda sağlam ve doğru bilgilendirmemesi, gençlerin dini algısını olumsuz etkiliyor ve de böylelikle yaraya merhem olmaktan çok, yaraya tuz basılmış olunuyor.

Tüm bunları hesaba katarsak her kafadan bir ses işiten ergen ve gençler adeta neye inanacaklarını şaşırmış durumdalar. Sen sağlam, arı duru sudan beslemezsen başkaları ona çoktan kirli su içirmeye çalışırlar, sonra avucumuzdan sabun gibi kayarlarsa vebali büyük olur. Gençlerimize sahip çıkmazsak yarın öbür gün ya şiddeti ilke alarak selefi - cihadcı (radikal) gibi olup herkesi tekfir eder, ya mezhepsiz bir mealci - tarihselci (modern) olup gelmiş geçmiş tüm âlimleri beğenmeyip kendini mutlak müçtehit görerek aklına ve çağa uyduramadığı dini hükümleri inkâr eder, ya da diyalogcu, laik - seküler İslamcı (ılımlı) olup dini vicdanına hapsederek dinsizler gibi yaşayıp yaptıklarına takiyye süsü verirler.

Dini ve geçmişte yaşamış âlimleri tenkit etme öyle bir aşmaya gelmiş ki, bugün gelinen noktada çok acı bir tabloya şahit oluyoruz. Kur’an’a abdestsiz dokunulabileceğini savunan ilahiyat talebesinin kendi kutsalına saygısı kalmamış, ibadet etmekten ayakları şişen selef âlimlerini beğenmeyen ilahiyat talebesi sabah namazına kalkamıyor, ciltler dolusu eserler yazan İmam Buhari’yi, İmam Şafi’yi, İmam Gazali’yi ve daha nicelerini beğenmeyen ilahiyat talebeleri sözüm ona eline bir kitap alıp okumaktan acizler, Osmanlı’yı eleştiren, haremlik - selamlığa dikkat etmeden gittiği kızlı - erkekli sohbet bittikten sonra hocasıyla selfie çektirmek için can atan modern ve ılımlı bayan ilahiyat talebesi yabancı erkek görmesin diye kameraya arkasını dönen Osmanlı kadınını anlayamaz.

Gündemdeki hararetli tartışmalara yakından bakılırsa, fikriyatı sekülerizm olan deizm dini Emperyalizmin keşif kolu olan Oryantalizm ve Siyonist Vatikan’ın Ilımlı İslam projesiyle beraber yürütülüyor. Buna bir örnek yurt dışından, bir örnek de yurt içinden verebiliriz. Yurt dışı örneği RAND Corporation araştırma kuruluşuna ait. 2003 yılında, CIA’ye ve Pentagon’a bağlı çalışan araştırma kuruluşu RAND Corporation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslâm: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, ‘Türk İslâm’ı’, ‘Alman İslâm’ı’, ‘Arap İslâm’ı’, ‘Mısır İslâm’ı’, ‘Köktendinciler’, ‘Gelenekçiler’, ‘Modernist Müslümanlar’ ve ‘Ilımlı İslâm’ gibi farklı türden İslami anlayışları kategorik ayrıştırmaya tabi tutması Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir taktiğidir. Nitekim ABD ve müttefiki olan NATO ülkelerinin işgal ettikleri Ortadoğu haritasında, etnik ve dini (mezhebi) gruplara bölerek yeni uluslar, yeni dinler ve yeni mezhepler inşa edilmesi için bir stratejidir (Yıldırım Canoğlu, 21. Yüzyıl Haçlı Savaşlarında Yeni Bir Tuzak: Ilımlı İslâm Cumhuriyeti, Umran Dergisi, Sayı:117, 2004, S:15-25).

Yurt içindeki örnekse bizim yerli oryantalistlere ait. Yerli oryantalistlerin yaptığı iki çalışma dikkate şayan; bunlardan biri Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu öncülüğünde yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde Kur’an Araştırmalar Merkezi’nin (KURAMER) kurulması ve diğeri de Diyanet’in Ankara’da organize ettiği “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası”na kendileri gibi oryantalist görüşlüleri çağırıp toplantı yapmalarıdır.

KURAMER, Batılı müsteşrik W. Montgomery WATT’ın yazdığı “Hz. Muhammed Mekke’de” kitabını yayına sunmuş, daha çok Müslüman okusun da bu fikirlerden zehirlensin diye! İlginç tarafı, toplantı için çağırdıkları kişilerden biri de Hamid Ebu Zeyd isimli Mısırlı bir teolog. Tebliğlerin aynı yıl kitap hâline de getirildiği bu toplantıda Ebu Zeyd’in şu ifadelerine (c. I, s. 441-442) dikkat kesilelim: “İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur’an'a, Sünnet’e ve İslâmî düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir. Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir. Kur’an bir sözlü iletim döneminden geçti. Tarih boyunca şimdi okuduğumuz Kur’an gelişti. Hicret’e kadar Kur’an’ın yazılı ve sözlü hâlini kısıtlamaya çalıştılar. Okuduklarımızın Kur’an geleneğine dayandığını söylediler… Daha sonra savunmasını yaparken, sonsuz Kur’an denen kavramı buldular. Bunlara artık bir son verilmeli. Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri mi, tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben farz edin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik…”

Mısırlı oryantalist Ebu Zeyd’in zihniyetine göre son kitap olan Kur’an Kerim’in Allah’ın kelamı, Allah’ın sözleri olduğu şüpheli, vahyin zamanla değişikliğe uğradığı, içerisinde Arap kültüründen iktibaslar olduğu ve son peygamber, Hatemül Enbiya Hz. Muhammed’in aleyhisselam peygamberliğinin de tartışmaya açık olduğu bildiride anlatılmıştır. İşin vahim olan tarafı bildiriye kulak veren hiçbir ilahiyatçıdan (sözüm ona bunlar halka din anlatacaklar) tepki gelmemiştir, neden tepki versinler ki? Kendileri gibi düşünen, dine tepeden bakan, dini eleştiren oryantalisti kafalı arkadaşlarını çağırmışlar. Hâlbuki kâinatın ve içindeki her şeyin Yaratıcısı kıyamete kadar Kur’an-ı Hakim’i koruyacağına, onun kendi koruması altında olacağına teminat vermiyor mu? “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız.” (Hicr/9)

İyice incelendiği zaman Ali Bardakoğlu, Hüseyin Atay, Mehmet Said Hatiboğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler, Ankara İlahiyat ekolü ve daha sayamadığım nice aynı görüşte olan ilahiyat akademisyenleri Müslümanların geri kalmalarının altında yatan sebebin pörsümüş din olduğu, çağ atlamak için dinin yenilenmesi gerektiği söylemini ağızlarına sakız yapmışlar. Ümmetin bugüne kadar ve kıyamete kadar varlığının göstergesi ve aynı zamanda iskeletinin ana omurgasını teşkil eden Ehl-i Sünnet anlayışını gelenekselci olarak yaftalama düşüncesi ilk olarak bu raporlardan çıktı; sonrasında oryantalizmin sözlüğüne geçti, buradan da bizim yerli oryantalistlerin dağarcığına eklendi.

Bütün bu projelerin ortak noktaları 1400 yıldır Sahabe, Tabiin ve Tebeu’t tabiin nesli tarafından bize saf ve duru bir şekilde intikal eden Ehli Sünnet omurgayı çökertmektir, ümmet olarak buna sahip çıkmazsak vebalimiz çok büyük olacaktır. Tek çare, reçete bu yoldur, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dışındaki tüm dini anlayışlar ve akımlar bidat yollarıdır; Ehl-i Sünnet omurgası dinin saf ve duru hali olup bu bozulmamış, katıksız çizgi Hz. Peygamber aleyhisselam’dan sonra Sahabe, Tabiin, Tebeu’t tabiin, Hadis imamları ve Mezhep imamlarının (Allah hepsinden razı olsun) gayretleri ve Allah’ın da inayetiyle bize kadar ulaşmıştır. Kim Peygamberin ve ümmetin ittifak ettiği bu kurtuluş yolundan yüz çevirirse dalalet ve sapıklığa düşeceği ayetle sabittir: “Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü yolda bırakırız, kendisini cehenneme koyarız, ne kötü dönüş yeridir orası ” (Nisa, 115)

Hızla artan teknolojik yenilikler ve gelişmeler modern insanı albenisine kaptırmış, aldatıcı büyüsü onu maneviyattan koparmaya başlamıştır. Bahsedilen modernizme entegre olan kapitalizme tutulmuş, hayatın anlamını yitirmiş, ruhları bunalımda olan genç nihilist kuşaklar başıboşluk içindeler; bu gençlere içi boşaltılmış usulsüz ve ilkesiz liberal din anlayışı altın kâse içinde sunulmaktadır. Modern ilahiyatçılar ve entelektüeller dini modernitenin kucağına atarak onu bu çağa yenileyip formatlama peşindeler, modernist zihniyetle dini güncelleyip yaşadıkları laik medeni topluma uyarlama çabasında olduklarını görüyoruz.

Esasında deizm, tanrıyı kabul edip sorumluluk hükümlerini içeren dini reddetmedir, yani deistler tanrının varlığını kabul etmekle beraber tanrının kendi köşesine çekilip yarattığı her şeyi başıboş bıraktığını bu yüzden de keyfince hayat süreceklerini, hesap vermeyeceklerini savunurlar. Eski Ortaçağ Avrupası’nda dini temsil eden kilisenin dogmatikliğini reddeden, aklı putlaştıran rasyonalizm, deizmi; daha da ileri giderek tanrının varlığını da reddeden, bilimi kutsayan pozitivizm de ateizmi doğurmuştur. Genellikle liberalizm ve sekülerizme ilgi duyanlar deizme; sosyalizm ve marksizme ilgi duyanlar ateizme kayma eğilimindedirler.

Ateistler, tabiatı yaratan bir yaratıcı olduğunu kabul etmediklerinden meyveyi verenin ağaç, dünyaya ısı ve ışık verenin güneş, suyu verenin yağmur vb. doğa olaylarını Allah’ı inkâr ederek açıklarlar. Deistler ise güneşi ve ayı yaratan, gökten yağmur yağdıran vb. güçlerini aşan tabiat olaylarının arkasında İlahi bir gücün olduğunu inkâr etmiyorlar, tıpkı Mekke müşrikleri gibi. Lakin onların hayatlarını tanzim eden, paralarını nasıl harcayacaklarından tutun da yeme içmesine, giyim - kuşamlarına kadar insanın doğumundan ölümüne hayatının her aşmasına müdahale eden İslam dininin hükümlerini kabul etmeyecekleri aşikârdır. Tekvini (yaratma) konuda değil de teşrii (kanun koyma, düzenleme) hususunda diretecekleri apaçık ortadadır.

Deistler yaratıcıya inandıkları halde yaratıcının koyduğu helal ve haram olan hükümlerine inanmayıp sorumluluktan kaçarak kendilerince bir hayat yaşamak istiyorlar. Dinin eğitim, hukuk, siyaset ve ticaret dâhil her alanda yaşanmadığı laik - seküler toplumda parçalı bulutlu bir hayat sürdüren, kişiliği tam oturmamış muhafazakâr bireyler bilgisayar ve cep telefonu vs. birçok teknolojik imkân ve internet ortamındaki bilgi kirliliğine de aldanarak karışık bir kafa yapısıyla her şeyi sorguluyor. Maneviyattan uzaklaşıp zaafa düştüğü için temsiliyet noktasında iyi örnek olamayan dindarların hayal kırıklığına neden olması bu gençlerin deizme düşme nedenleri arasında olabilir.

Etkileri ve neticelerini hesaba kattığımız zaman Mealciliği, Kur’an Tarihselciliğini ve Modern İslamcılığı, İslami Protestanlaştırmayı savunanlarla Ilımlı İslam ve Dinlerarası Diyalogu savunanlar aynı değirmene su taşıyorlar. Çünkü sıraladığımız bu anlayışlar mevcut dini hükümlerin çok zor olduğu için gençlerde dine karşı bir mesafe ve soğumanın olduğunu iddia ederler ve çözüm olarak da dinde kolaylık ve dini hükümleri çağın şartlarına uydurma adı altında yenileşmeyi savunurlar. Mesela Ilımlı İslamcılar ve Dinlerarası diyalogu savunanlar içkili toplantıda Kur’an okutuyorlardı, başörtüye füruat diyorlardı, Müslüman kadınla Hıristiyan erkeği evlendirmekte beis görmüyorlardı; yani takiyye adı altında İslam’ın rükünlerini ve hükümlerini hiçe sayıp kolayca inkâr etmiş oluyorlardı.

Kur’an tarihselciliğini savunanlar akıl ve yorumlarıyla faiz, miras, zekât, kadının şahidliği ve hadlerin (hırsızlık yapana ve zina edene uygulanan cezalar) tarihsel olduğunu, o zamanki Arap toplumuna inmiş olup ve onları bağlayacağını, yaşadığımız laik medeni topluma uygulanamayacağını söylerler. Bu zihniyet, geri kalmamızın sebebi olarak Müslümanları değil de, İslam’ın kendisini görmektedir. Onlara göre söz konusu bu geri kalmışlıktan kurtulmak için de çare dinin yeniden güncellenmesi olup ancak böyle yaparak Batı medeniyeti karşısındaki ezilmişlik psikolojisinden ve yenilmişlik duygusundan kurtulabiliriz iddiasındalar. Bakıldığı zaman meal üzerinden din tasavvuru oluşturmaya çalışan modernist - tarihselcilerin yukarıda sayılan İslam hukukunun bazı hükümlerini bu çağa uymadığını söyleyerek çağdaşlık ve medenilik adı altında inkâr ettiklerini görmekteyiz.

Unutmayalım ki itikadı bozuk ve inancı zayıf Mealci, İslam Modernizmini ve İslami Yenileşmeyi (İslam Reformizmini) savunan zihniyetin inanç ve amel kopukluğu yaşadığı aşikârdır. Eski ilahiyatçılardan aynı zamanda mealci olan, küçük yaşlarda hafızlık eğitimi alan Yaşar Nuri Öztürk'ün kendisinin deist olduğunu ballandıra ballandıra anlattığını ve yine Tevbe Suresi’nin son ayetini 19’culuk safsatasına uymadığı için reddeden bilimle de iştigal eden Edip Yüksel'in de deist olduğunu biliyoruz. Nitekim beş vakit namaz kılmadığı kendisine söylendiğinde yüzü kızaran tarihselci İlhami Güler ve abdestsiz namaz kıldırdığını bir marifetmiş gibi pişkin pişkin öğrencilerine anlatan mealci Mehmet Okuyan’ın, İslam’ın bazı hükümlerinin bu çağa uygulanamayacağını söyleyen modernist Hayri Kırbaşoğlu’nun, Yaşar Nuri Öztürk'ten ve Edip Yüksel'den bir farkı olmasa gerek.

Akidesi arızalı ve zayıf olan mealcilerin söylemi istemeden de olsa zamanla deizm ve ateizme kayıyor. Sadece bize Kur’an yeter, peygambere, hadislere, sahabeye ve mezheplere ne gerek var diyen zihniyet sünneti inkâr ederek Peygamberi aleyhisselam devreden çıkartıp aklınca istediği şekilde İslam’ı yorumlayıp anlamaya başlar. Aslına bakılırsa mealcilerin söylemi Nüzul-u İsa’yı, Kabir azabı’nı, Miracı, Risaleti, Mucize’yi vb. İslam akaidinde semiyyata taalluk eden esasları ya da metafizik konularını beş duyu organıyla, aklıyla izah edemediği için inkâr eden rasyonalist deizmle benzerlik taşır. Zamanla bu zihniyet Kur’an’daki ayetleri de inkâra yeltenir ve sonunda hızını alamadan Allah'ı inkâr etmeye kalkışarak ateist olup çıkar. Allah muhafaza, tıpkı İslam’ı iyi bilen, müftü olmuş, Diyanet’te görevlerde bulunmuş olan ateist Turan Dursun gibi kötü akıbete duçar olarak dinsiz olup çıkabilir.

Bir toplumun çöküşü aile, din ve ahlakın bozulmasıyla olur. Aile kurumu çökmekte, ahlak zaten dibe vurmuş, ellerinde bir din kaldı bozmadıkları, şimdi ona saldırmaktalar. Maalesef dini bozmak için planlı yapılan projeler medya ve en çok da ilahiyatçılar tarafından destekleniyor. O yüzden itikadı sağlam ilahiyatçıların ya medrese eğitimi aldıkları ya da tarikatlarla bağları oldukları unutulmamalıdır. Aksi durumda olan, inancı bozuk, itikadı arızalı ilahiyatçıların mal, makam, şan veya şöhret beklentisi uğruna İslam’ı anlattıkları için önce takvasını ve samimiyetini, daha sonra da temsil ettiği fikirlerini ve çizgisini terk ettiğini müşahede etmekteyiz.

Koca koca profesörlerin, yazar ya da entelektüellerin, elinde elif ba cüzü taşıyan küçük çocuk kadar imanı sağlam değil, makama, paraya ve şöhrete adanmış profesörlerin teslimiyetleri, samimiyetleri ve ihlâsları da hakeza içten değil, pazarlıklı… Aradaki fark ne o zaman? Bilgileri o çocuktan belki katmer katmer fazladır, ancak imanları, inançları zayıf; bildikleriyle amel etmediklerinden dolayı dinin bütün konularını tartışmaya açarlar, sonrasında bu malayani ve kişiyi küfre götüren tartışmalar arasında imanları saman alevi gibi tutuşup kaybolur. Melekler gibi Hz. Adem’e aleyhisselam secde edeceği yerde, ilk isyan eden İblis vari akıllarıyla Allah’a isyan eden bu zümreler; hâşâ dinde fazlalık, eksiklik ya da yanlışlık mı var ki Allah’a din öğretmeye kalkışıyorlar? Allah azze ve celle Kerim Kitab’ında kendi dinini ikmal edip tamamladığını buyurmuyor mu? “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide, 3)

Aklı tanrılaştıran deizm ve bilimi tanrılaştıran ateizm inkârcılık ve dinsizlik akımlarına karşı mukavemet edebilecek ilim, irfan, tarih, edebiyat, kültür ve gelenekten gelen köklerine bağlı; mayası sağlam, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini benimsemiş gençlerin yetişmesi elzemdir. Geleneğinden, geçmişinden kopuk bir geleceğin mümkün olmayacağı göz önünde bulundurulursa temas ettiğimiz hususların önemi bir kez daha anlaşılacaktır.

Milletimizin selameti, ülkenin kurtuluşu din, maneviyat ve ahlak eğitimi almış nesillere bağlıdır. Bu nedenle gençlere din eğitimine ağırlık verilmeli, dini bilgi itikadı sağlam hocalardan öğrenilmeli ya da sahih kaynaklara başvurulmalıdır. Yine yetişecek bu gençlere Kur’an ve Sünnet merkezli sahih din anlatılırken nasıl bir dil ve üslup kullanılması gerektiği gözden geçirilmelidir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Kasım 2020

Sayı: 388

İlkadım Arşiv