Mart 2021 Yusuf Karagözoğlu A- A+
A- A+

SİZDEN GELENLER- Allah’ın Sevdiği Kullar ve Vasıfları

Allah’ın sevdiği kulların kimler olduğunu ve bu kulların vasıflarının neler olduğunu öğrenelim. Daha sonrasında söz konusu sevilen vasıflara sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapalım ve bu sevilen kullardan olmak için üzerimize düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışalım inşallah.

Ayette Allah’ın (cc) sevgisini kazanmanın ve O’nun mağfiretine nail olmanın şartı olarak Peygamber’e (sav) ittiba zikredilmiştir. “De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Âl-i İmrân, 3 /31) Zira Allah’ı sevmek bir iddiadır, bu iddiasında samimi ve sadık olan O’nun Son Elçisi Hz. Muhammed’in (sav) yoluna uyarak bunu ispatlar. Aksi takdirde O’nun Resulü’ne itaat etmeyenler Allah’ı sevdiğini iddia etmesin, Allah’a teslimiyetlerini gözden geçirsinler.

Bakara Suresi 165. ayette: "İman edenler ise en çok Allah’ı severler." buyrularak bizi yaratan, yaşatan, rızıklandıran ve İslam diniyle müşerref kılan Allah’ı herkesten ve her şeyden daha çok sevmemiz emredilmektedir. Bu sevgi kuru kuruya bir sevgi olmaktan ziyade Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim’e ve Resulün Sünnet-i Seniyyesine şeksiz ve şüphesiz teslim olup onların hükümleriyle amel etmektir. Öyle ki, Şeriat hükümleriyle amel eden Allah’ın sevip razı ve hoşnut olduğu kimseler, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar mücadele ederler ve hiç kimseden korkmadan ve hiç kimseye aldırış etmeden yoluna devam ederler, işte bunlar hidayeti bulmuş, Allah’ın yardımına ve rahmetine mazhar olmuşlardır.

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir." (Mâide, 5/54)

Yüce Yaratıcının sevgisinden mahrum olan bazıları sebepleri var edeni görmeyip sebeplere sarılıyorlar. Sanki rızkını veren patronuymuş gibi el etek öpüp adeta insana secde ediyorlar, şifayı ilaç ve doktordan biliyorlar, sebeplere tapıyorlar; fakat rızkı ve şifayı verenin asıl kim olduğunu, bu sebeplerin arkasındaki Yaratıcıyı unutuyorlar? O yüzden Seyyid Abdülhakîm Arvasi hazretleri şu meşhur sözüyle konuyu özetlemiş: "Şaşarım insanların hâline! Geçimi maaştan, şifayı ilaçtan bilirler!"

İçimizdeki nefis, mal-mülk, şan-şöhret, makam, kadın, para, güç vb. şeylerin sevgileri Allah’ın sevgisinin önüne geçerse Gönül Kâbesinde sahte putlar birikir, sahte putları kıramayanın elinde İbrahim’in (as) baltası olsa ne yazar? Kalbini tevhidin kalesi yapan kimse hayatında sahte ilahlara yer vermez, muvahhid bir şekilde diğer ilahlara Lâ çekip sadece tek bir İlah’ın hükmüne İllallah der. Ne hazindir ki, kendi hayatını düzeltemeyenler şeriatı getirmekten bahsederler, bu tıpkı gözünün önünü göremeyip Kaf dağının ötesini görmeye benzer.

Sahi hayatımıza çekidüzen verebiliyor muyuz? Cömert olup malımızı her şeyin mülkü elinde olan Allah’ın yolunda tasadduk edebiliyor muyuz? Çocuklarımızı, bize bahşedenin yolunda O’nun istediği şekilde terbiye edip büyütebiliyor muyuz? Gençliğimizi nerelerde tüketiyoruz? Zamanımızı ve paramızı harcarken ahirete yatırım yapabiliyor muyuz? Bütün bu sorulara yanıtımız nedir? Eğer ahiretimizi düşünmeden dünyayı har vurup harman savururcasına yaşıyorsak bilelim ki uçurumun kenarındayız, bu haldeyken tevbe etmeden ölüm bizi bulursa halimiz nice olur? Veya eğer dünyamız için yaşadığımız gibi ahiretimiz için de azık biriktiriyorsak, bir gün bize verilen bütün nimetlerden hesaba çekileceğimizi unutmadan yaşıyorsak Allah’a karşı kulluk vazifesini yerine getirirken, diğer insanların da hakkını gözetiyorsak ne mutlu bize.

Biraz da Allah’ın sevdiği kul olmanın alametlerinden, hangi kulların Allah’ın sevgisine mazhar olacağından ve bu kulların nelerle karşılaşacağından bahsedelim.

Dünyevi hiçbir çıkar için değil de sadece Allah rızasını gözeterek birbirini seven, ilim ve zikir meclisleri kurarak birbirini ziyaret edenleri Allah sever. Ebu İdris el-Havlani, Mu'az İbn Cebel (r.a)'den naklediyor: "Rasulullah aleyhis salatu vesselam buyurdular ki: "Allah Tebareke ve Teâlâ Hazretleri şöyle hükmetti: "Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vacip olmuştur." (Muvatta, Si'r 16, (2, 953, 954)

Allah sevdiği kullarını bela ve sıkıntılarla imtihan eder, sevilen kul imanı nisbetinde sıkıntılara duçar olur. “Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbn Mâce, Fiten 23) Yine sevdiği kulların yaşadıkları sıkıntı ve zorluklar bu dünyada onun için kefaret olur.“Bir Müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.” (Buharî, Mardâ,1; Müslim, Bir, 5)

Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre bir hadis-i kudside Peygamberimiz (sav) Allah’ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir; “Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buharî, Rikak, 38)

Allah’ın sevdiği hal, özellik ve vasıfları; şükür, sabır, zikir, takva, mücadele, sadakat, tevazu, merhamet, adalet, ihsan, cömertlik, fedakârlık, vb. sayabiliriz. Bu vasıflara sahip kullardan olmak bahtiyarlık alameti olsa gerek. Allah’ın sevdiği kullar ise muhsin, muttaki, mütevekkil, sabirin kullardır. Şimdi bunları tek tek açıklayalım.

Muhsin, ihsan sahibi kul anlamına gelir. İhsan ise; iyilik ve lütufta bulunmak, bir işi en güzel şekilde yapmak, Allâh’a ihlâsla kulluk etmek mânâlarına gelmektedir. (Çağrıcı, Mustafa, “İhsan”, Diyanet İslâm Ans., İst., 2000, 21: 544.) Meşhur Cibrîl hadisinde de Peygamberimiz (sav) Cibrîl’in“ihsan nedir?” sorusunu; “Allâh’a, O’nu görüyormuş gibi kulluk etmendir, her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor ya!” diyerek yanıtlamıştır. (Buhârî, İman, 37; Müslim, İman, 1, 57; Ebû Dâvud, Sünne, 16; Tirmizî, İman, 4; İbn Mâce, Mukaddime, 9.)

Maalesef Müslümanlar Allah’ı görüyormuşçasına yaşamayınca ve bu şuurdan mahrum kalınca; hesap gününe inançları zayıflıyor, nefis muhasebesi ve ruh terbiyesine katkıda bulunması gereken ibadetleri sadece ritüel olarak kalıyor, Müslümanın ismiyle bağdaşmayan yalan söyleme, emin ve güvenilir olmama, haksız kazanç elde etme ve kul hakkı yeme gibi çirkin işleri yapabiliyor. Dinin güzelliklerinden nasiplenemeyince fıtratına yabancılaşıp etiket ve şekil müslümanı olarak kalıyor, dışarıdan görüntüsüyle aldatabiliyorlar. Dini özümsemeyince dinle hayat bulamıyorlar, kişiliklerini din potasında eritemeyince de hakiki dindar olmaktan uzaklaşıyor, böylece dini kullanıp emellerine alet etmeye başlıyorlar.

Muttaki; Allah’tan korkan, günahlardan sakınan, takva sahibi anlamına gelir. Allah’tan korkan kimse iyi niyet, samimiyet ve salih amelle kıymetlenir; yoksa mal, evlat, makam ve dış görünüşün kıymeti yoktur O’nun katında. Zira bu hususta Peygamberimiz (sav): “Muhakkak Allah, sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat amellerinize ve kalplerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34, İbn Mâce, Zühd, 9) buyurmuş, bir keresinde de Peygamberimiz (sav) üç defa göğsüne işaret ederek: “Takva işte buradadır.” (İbn Hanbel, III, 134) buyurmuştur. İslam’da takva dışında kimse kimseden üstün değildir. Allah katında sizin en üstününüz en takvalı olanınızdır.” (Hucurât, 49/13) Takva ırk, soy-sop, kan ve akraba bağlarından daha ulvi ve mukaddestir.

Mütevekkil, Allah’a tevekkül eden anlamına gelir. Tevekkül de bir işte elinden geleni yapıp neticeyi Allah’tan beklemek, yani Allah’ın takdirine teslim olup O’ndan gelene rıza göstermektir. Nitekim bununla ilgili olarak Hz. Peygamber (as), “Devemi bağladıktan sonra mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı?” diye soran bir sahâbîye, “Önce bağla, sonra tevekkül et.” (Tirmizî, “Kıyâme”, 60) şeklinde cevap buyurmuştur.

Sabirin, sabredenler anlamına gelir. Sabretmek tahammül etmek, dayanmak ve direnmek anlamlarında kullanılır. Sabrın imanın yarısı olduğuna dair hadiste: “İman iki kısımdan oluşur; yarısı sabır, diğer yarısı şükürdür.” (Camius Sağir 3:188, Beyhakî, Şuabul'l-iman) buyrulmuştur. Sabrın ve şükrün imanı tamamlayan iki farklı yüzü olduğunu şu hadisten daha iyi anlayabiliriz: “Mü’minin işi ne harika! Onun bütün işleri hayırlı ve kazançlıdır. Mü’min bir nimete nail olduğunda şükreder, bu onun için hayır olur. Darlık ve sıkıntıya düştüğündeyse sabreder, bu da onu için hayır olur. Bu ise ancak mü’mine has bir durumdur.” (Müslim, Zühd ve Rekaik, 64)

Sabır üç türlüdür; bela ve musibete karşı sabır, ibadet ve taatte sabır, günahlardan kaçınmada sabır. Sabrın bu şekilde üçe ayrılması hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: "Sabır üçtür: Musîbetlere karşı sabır, tâatte(kullukta) sabır, günah işlememekte sabır. Kim kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar. Her iki derece arasında semâ ile arz arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de tâatte sabrederse Allah ona altı yüz derece yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudutla, arzların bittiği son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de mâsiyete (günaha) karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında arzların hududu ile Arş'a kadar olan mesafe arasındaki yücelik vardır." (Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538)

Hayatında hakkıyla sabır gösterip Rabblerinin rızasını kazanan kullar, melekler tarafından esenlik yurdu olan cennette en güzel şekilde karşılanacaklar. Melekler her kapıdan yanlarına girip: "Sabretmenize karşılık size selam olsun; burası dünyanın ne güzel bir sonucudur!" derler.” (Ra’d, 13/24)

Allah’ı tanıyan ve bilen, O’nu hakkıyla sever, O’nu hakkıyla seven de O’ndan gereği gibi korkar. Tüm bitki ve hayvanları insanoğlunun hizmetine veren, kâinattaki bütün sayısız nimetleri kâinatın gözbebeği olan insanoğluna musahhar kılan, çok şefkatli ve merhametli Cenab-ı Zülcelâl Hazretlerini tanımamak nankörlük, O’nu sevmemek bedbahtlık olur. O’nu layıkıyla sevip O’ndan korkmak; O’na kul, Resulü’ne ümmet, kendi anne ve babasına da salih evlad olmayı gerektirir.

Allah’ın sevdiği hal, özellik ve vasıfları açıkladıktan sonra gelin Allah’ın (cc) sevdiği kulların kim olduğunu ayetlerden öğrenelim.

“Allah, sabredenleri sever.”(Âl-i İmrân,3/146)

“Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân,3/159)

“Şüphesiz Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları sever.” (Tevbe,9/4)

“Şüphe yok ki Allah, hıyanetten sakınanları elbette sever.” (Tevbe,9/7)

“Şüphesiz Allah adil davrananları sever.” (Mümtehine,60/8)

“Allah, adaletli davrananları sever.” (Hucurât,49/9)

“Allah, iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân,3/134)

“Allah, güzel davrananları sever” (Âl-i İmrân,3/148)

Ayrıca Cenab-ı Mevla Zülcelâl Hazretleri, Resûlüne uyanları (Âl-i İmrân,3/31), Muhsinleri (Bakara,2/195), tevbekârları (Bakara, 2/222), takva sahiplerini (Âl-i İmrân,3/76), adaletli olanları (Mâide, 5/42), çok temiz olanları (Tevbe,9/108), Allah yolunda çarpışanları (Saff,61/4) sevdiğini buyurmaktadır.

Son olarak biz müslümanlar olarak kazaya rıza göstermeli, belaya sabretmeli, genişlik ve rahatlık anlarında dua etmeliyiz. Kâinatın yegâne Sahibi, göklerin yerin ve ikisi arasındakilerin Yaratıcısı, bizlere O’na şükreden bir kalp, O’nu zikreden bir dil, bela ve musibetlere karşı sabreden bir beden ihsan etsin.

O’nun sevgisini kazanacak teslimiyeti, takvayı, ilmi ve salih amel işlemeyi bizlere nasip etsin. Bizleri sevdiği kulların vasıflarıyla donatsın ve o kullardan olma bahtiyarlığına erdirsin. Sevdiklerini bizlere de sevdirsin, sevmediklerini yerdirsin, bizleri hakkı hakk olarak bilip ona ittiba ettirsin, batılı batıl bilip ondan da ictinap ettirsin. Âmin…

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr