Şubat 2013 Doç. Dr. Rüştü YEŞİL A- A+
A- A+

Sivilleşme ve Sivil Eğitim Üzerine

Sivilleşme kavramı, özellikle son on yıl içerisinde siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamın temel tartışma alanlarından biri haline gelmiştir. Ancak sivilleşme konusu üzerinde yapılan kimi tartışmaların, doğru temeller üzerine oturtulamadığı; farklı ve yanlış anlam ve içerikte yürütüldüğü dikkati çekmektedir. Kimi zaman bu tartışmalar çok sığ bir alanda yapılırken kimi zaman da sınırları görülemeyecek kadar bulanık ve her tarafa çekilen bir nitelik kazanmaktadır. Halbuki her iki durum da bir sorundur ve farklı sorunları da beraberinde getirmektedir.

Sivilleşme kavramının kaynak itibarıyla Batı menşe’li bir kavram olması; kültürel ve tarihi kimliğimizle örtüşmeyen taraflarının olması, onun doğru anlaşılamaması ya da yanlış bir takım çıkarımlara yönelinmesini beraberinde getirmektedir. Sivilleşme kavramının, toplumsal hafızada ilk olarak “askerî olmayan” ya da “üniformalı olmayan” gibi bir anlam çağrıştırması, bu yanlış algının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. “Gerçekte üniforma giymeyen ya da askeri bir kurum dışında olan her kişi, sivil midir? Ya da her şey konusunda sivil olmak mümkün müdür? Sivilliğin bir çerçevesi olmalı mıdır?” İşte bu gibi soruların cevapları üzerinde biraz düşünüldüğünde, sivilleşmenin ne bu kadar sığ ve dar bir kapsama; ne de çerçevesi olmayan bir yapıya sahip olmadığı görülecektir.

Kavram olarak sivilleşme, herhangi bir otoritenin etkisi altında kalmaksızın ve belirli kalıplara sığmayacak şekilde esnek ve farklılıklara açık olma halini ifade etmektedir. Sivilleşme kavramı; zihin, duygu ve davranış olmak üzere üçlü sacayağı üzerine oturtulmalıdır. O, yalnızca biçimsel bir dönüşümü  ifade etmez.

Sivilleşme; zihin, duygu ve davranış dünyası üzerine oturtulması gereken; hem biçimsel hem de özde gelişim ve dönüşümü kapsaması gereken bir yapıyı ifade etmektedir. Anlık değil, süreç gerektiren bir durumdur.  Bir başka ifade ile sivilleşme açısından aslolan üniformalı olması ya da olmaması veya devletin bir kurumunda memur olması ya da olmaması değil; her nerede ve ne zaman olursa olsun zihinsel, duygusal ve davranışlar boyutunda insanın özgür, özgün, esnek olabilmesini ifade eder. Buna göre üzerinde üniforma olduğu halde bir insanın sivil olması mümkün olabilirken, herhangi bir sivil toplum kuruluşunun başında bile olsa bir insan, düşünce, tutum ve davranışlarıyla sivillikten çok uzakta kalabilir.

Diğer taraftan, insana özgü olan sivillik özelliği, doğumla birlikte gelmeyip yaşam esnasında kazanılan bir niteliktir. Bu nedenle sivilleşmenin, başlı başına bir eğitim sorunu olduğu ve eğitim süreci ile gerçekleşebileceği söylenebilir. Buradaki önemli bir sorun, “nasıl bir eğitim” sorunudur. Başka bir ifade ile, nitelikli ve doğru bir sivilleşme için nasıl bir eğitime ihtiyaç duyulduğu sorunudur.

Eğitim felsefesinin ve eğitim ortamının niteliğinin, eğitim ürününü belirleyen iki önemli etken olduğu düşünülürse, sivil bireylerin yetişmesi gereken eğitimin de sivil bir eğitim olması gerektiği; sivil bir yapıya sahip olması gerektiği söylenebilir. Bir başka ifade ile sivil olmayan bir eğitimden sivil bir bireyin yetişmesi pek mümkün olmayacaktır. Bu nedenle sivil bir bireyin ürün olarak ortaya çıkabilmesi için ona uygulanacak eğitimin de amaç, içerik ve yöntem olarak sivil bir nitelik arz etmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan, insanın davranış dünyası incelendiğinde temelde iki tür davranış kalıbının olduğu görülür. Biri içgüdüsel ya da refleksif özellik taşıyan bilinç ve kontrol dışı davranışlar; diğer ise bilinçli ve kontrol edilebilir davranışlardır. Birinci grup davranışlar, insanın dışındaki canlılarda da gözlenebilen davranışlardır. Ancak ikinci grupta yer alan davranışlar, yalnızca insana özgü olan davranışlardır ve insanı diğer varlıklardan ayırt edici bir özelliği vardır. İnsanı sorumluluk üstlenebilen yegane varlık haline getiren; böylelikle de diğer varlıkların efendisi olma ayrıcalığını kazandırabilecek boyutunu, işte bu bilinçli (iradesi dahilinde) yaptığı davranış boyutu oluşturur.

O halde insana verilecek eğitim, öncelikle, sahibi olduğu aklı doğru kullanmak yoluyla, davranışlarının sonunda karşılaşacağı olumlu/olumsuz durumu göğüsleyebilecek olgunluk kıvamına ulaştıran bir eğitim olmalıdır. Hem iradesinin ve gücünün farkına varmasını sağlayan, hem de yaptığı ya da söylediği her şeyden sorumlu olacağı bilincine ulaştıran bir eğitime ihtiyaç vardır.

Bu çerçevede sivil eğitim ile, insana bilinçli ve kontrollü davranma özelliğini kazandırabilecek eğitimin, temelde aynı mantığı barındırdığı söylenebilir. Burada özellikle, iradeye sahip olma ve onu kontrol altında tutabilme odaklı bir eğitimin, zihinsel ve duygusal sivilleşmeyi hedefleyen bir eğitimle sağlanabileceği belirtilmelidir. Bir başka ifade ile, zihni ve duyguları sivilleşmemiş bir kişiden, kendi iradesi ile hareket edebildiği ve bu nedenle de, yaptığı ve söylediği her şeyden sorumlu olacağının bilincinde olması beklenemez. Buna göre, sivilleşmiş bir eğitim ile insana, iradesinin ve iradesinin gücünün farkına varması; onun zihinsel ve duygusal olarak sivilleşmesi temin edilmelidir.

Zihinsel ve duygusal sivilleşme, insanın, hem zihnini hem de duygularını, herhangi bir otoritenin etkisinde kalmaksızın özgür ve özgün biçimde, hür iradesiyle biçimlendirerek davranışları sonunda karşılaşabileceği olumlu ya da olumsuz sonuçları kabullenme durumunu ifade etmektedir.

İnsan, iradesini kullanma konusunda özgür bırakılmıştır. İster iradesini tamamıyla kendi istek ve arzularına göre biçimlendirir ve kullanır; ister Yaratıcının kontrolüne verir ve onun istek ve beklentilerine göre biçimlendirir ve kullanır; isterse herhangi bir dünyevi kişi, kurum, mal ya da ideolojinin kontrolüne verir ve onun beklentilerine göre biçimlendirir. Ancak burada altı önemle çizilmesi gereken durum, iradesini kim ya da neyin kontrolüne verirse versin, sonuçlarına kendisi katlanmak durumundadır.

Buna göre zihinsel ve duygusal işlemlerini gerçekleştirirken insanoğlunun, kimin ya da neyin etkisinde kalarak bu işlemleri gerçekleştirdiği üzerinde düşünmesi ve bunun farkına varması gerekir. Çünkü sonuçlarına katlanacak olan kişi kendisidir. Zihin ve duygu dünyasını biçimlendiren kavramlar ve değerler, kimin ya da neyin etkisinde oluşmuş ya da biçimlenmişse, kişi iradesini o şeye teslim etmiş; onun kölesi haline gelmiş demektir. Eğer tam olarak kendi istek ve arzularına göre biçimlendirmişse kendi nefsinin; eğer dini kitaplar aracılığıyla inandığı varlığın (Yaratıcının) istek ve arzularına göre biçimlendirmişse O varlığın (Yaratıcının); eğer herhangi bir dünyevi kişi, kurum (ideoloji, aile, devlet vb.) ya da mal, mülk, makam vb.’nin isteklerine göre biçimlendirmişse onların kulu ve kölesi haline gelmiş olur; bunu kendi iradesi ile yaptığı için de sonuçlarından sorumludur.

Bu anlayış ve bilinci bireylere kazandırmak, sivil eğitim ya da sivilleşme eğitiminin amacını ifade eder. Bununla birlikte, bir takım acziyetleri ve toplumsal bir varlık olması gibi nedenlerle, başkalarına sürekli bağımlı olmak durumunda olan insanoğlunun tam olarak sivilleşmesi; başka bir ifade ile tamamıyla kendi istek ve arzuları çerçevesinde düşünebilmesi, sevgi ve nefret gibi duygularını oluşturabilmesi pek mümkün değildir. Bu nedenle, tam anlamıyla sivilleşmiş bir eğitimin tesis edilmesi ya da tam anlamıyla sivilleşmiş bir insanın yetişmesi ütopiktir denilebilir.

Bununla birlikte insanın, ayrıcalık olarak sahip olduğu bu akıl ve irade sahibi olma özelliğinin, en iyi şekilde değerlendirilebilmesi için olabildiğince sivilleşmiş bir eğitimin tesis edilmesine çalışılması gerektiği söylenebilir. 


Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2013

Sayı: 295

İlkadım Arşiv