Mayıs 2016 Bekir ŞENGÜN A- A+
A- A+

Rahman’ın Has ve Salih Kulları

“Ve onlar, (Rahman’ın has ve salih kulları) Allah ile beraber başka bir ilah (edinip ona) yalvarmazlar! Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın cezasını) bulur; kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, (azapta) alçaltılmış olarak ebedi kalır.” (Furkan, 68)

Rahman’ın kulları, kâinatı yoktan var eden, sonsuz rahmetiyle her türlü ihtiyaçlarını kulları istemeden önlerine seren Yüce Rahman’a ve O’nun gönderdiği elçi ve kitaplara iman ederler. Bu nedenle asla Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Onlar arzu ve heveslerini ilah edinmezler. Allah’a isyan ederek kendilerini perişan ve zelil etmezler. Zira İslam’ın inanç sisteminin temeli Allah’ın bir ve ortaksız olduğunu kabul etmektir. Bunun dışındaki her inanç şirk ve küfürdür.

Şirk; Allah’a zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Herhangi bir varlığı ma’bud (ibadet edilen) olarak bilmek, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına da tanımaktır. Şirk; Tevhid’in temeli olan “Lâ ilâhe illâllah” gerçeğinin dışına çıkmak, Allah’tan başka ilâh olduğunu inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında ibadet edilecek, dua edilecek, güç ve kudret sahibi olduğunu kabul etmektir. Bu nedenle şirk, küfür ve zulümdür.

Yaşamak için suya, yemeğe, havaya muhtaç olan insan, inanmaya ve inandığı ilâhın önünde eğilmeye de muhtaçtır. Bu ihtiyacı bilen, insanların yaratılışına bu ihtiyacı koyan âlemlerin Rabbi, ilk insandan itibaren toplumlara peygamberler, elçiler göndermiş ve nasıl hareket etmeleri gerektiğini onlara göstermiştir. Dünyaya imtihan için gelen insan, bu elçilerin gösterdiği Tevhid dini üzerinde yaşadığı zaman sınavı kazanmış, dünya hayatını fıtratına uygun olarak yaşamış olur. Tevhidden uzaklaşanlar, hâkimiyeti, sosyal hayatın düzenini, ibadet, helâl haram gibi konuları kendi arzularına veya egemen güçlerin isteklerine ve tâğûtî yasalara uymakta olduğunu kabul ettiklerinden doğru yoldan uzaklaşan, kendi kafalarından uydurdukları ilkeleri bir inanç haline getirip insanlara dayatan zalimlerdir. Allah’ın has kulları Allah’tan başka hiçbir ilaha ibadet edip yalvarmaz ve tevhidden ayrılmazlar. Şirkin bulaştığı hiçbir işin salih amel vasfını kazanamayacağını bildiklerinden, yaptıkları her işi ihlâs ve samimiyetle yalnız Allah için yaparlar. Zira Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Rabbine kavuşmayı uman kimse, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak tutmasın!” (Kehf, 110) buyuruyor.

Şirke düşenler, yaptıklarının şirk olduğunu çoğunlukla kabul etmezler. Hatta birçoğu İslam’a ve Kur’an’a saygı duyduklarını dahi söylerler. Bu bakımdan şirk, Allah’ın kâinatta ki hâkimiyetini tanımamak, O’nun hükümlerini reddetmek ve O’na Rabliğinde ortaklar tanımaktır. Dolayısıyla hayata ait tüm hükümlerde, ilâhî ölçüleri Allah’tan almayan, kulluğu, mutlak itaati başka sahte ilâhlara yapanlar bilerek veya bilmeyerek Allah’a şirk koşmaktadırlar. Ne yazık ki günümüzde de batıl dinlerden kalma putçuluk, falcılık, kurtarıcı liderler, siyasal güçler, mezarda yatan ölüler, spor kulüpleri, her şeyleri taklit edilen sanatçılar, dünya çıkarları, makamlar, heykeller ve ölümlü kişiler birer şirk aracı haline getirilmiş, putlaştırılmıştır. Allah’a inandığını söyleyen niceleri, O’nun Rabliğini göklere gönderirken, O’nun yalnızca göklere karışmasını kabul etmekte, kendi hayatına ve toplum hayatına karışmasını istememekte, O’nun hükümleri yerine başkalarının veya bir siyasal gücün ilkelerini benimsemekte, Allah’ın peygamberler aracılığıyla gönderdiği ölçüyü istememektedirler. Fani kişilere batıl şeylere Allah’tan ve O’nun hükümlerinden daha fazla değer vermekte, onların kurallarına, kanunlarına daha fazla itibar etmektedirler. Allah’a ortak koştukları ilahlarını Allah’ı sever gibi, hatta daha fazla sevmektedirler. Allah’tan fazla onlardan korkar, onların yolundan ve izinden giderler. “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk ilahlar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. (Allah’ın has kulları) İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” (Bakara, 165)

Kur’an’ın ifadesiyle “Şirk, şüphesiz ki çok büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13) Şirk; zulüm, karanlık, kötülük, mutsuzluk, kargaşa, huzursuzluk anlamı taşıdığı gibi, hakkı asıl sahibine değil de bir başkasına vermek, Allah’ın hâkimiyet hakkını hiç hakkı olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır. Kur’an, şirk koşanların sürekli huzursuzluk içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır: “Kim Allah’a şirk koşarsa sanki o gökten yere düşüp parçalanmış ya da kendisini kuşların kapıp veya rüzgârın onu ıssız bir yere sürükleyip attığı biri gibidir.” (Hacc, 31)

Peygamberimiz açık ve büyük şirkten sakındırdığı gibi “Dikkat edin ben size onlar (Müslümanlar) güneşe, aya tapacaklar demiyorum ancak onlar amellerini Allah’tan başkası için yapacaklar.” (İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no: 4205) buyurarak mü’minleri gizli şirkten de sakındırmıştır.

Kendisine, karısına, anasına, namusuna iftira atılınca aslan kesilen insanın, Allah’a en büyük iftirayı atanlara karşı sesini çıkarmayıp Allah’ın farzlarını geçersiz kabul edenlere, O’nun yasaklarını kanunlaştırıp bayraklaştıranlara, müfteri ve yalancılara yardım ve yardakçılık etmesi, en azından onlara sessiz kalarak zımnen destek vermesi, acınacak bir durum ve zalime ortaklıktır. Bunlar, dünyada rahat etseler bile ahiretteki hesaptan kurtulamayacaklardır. “Zalimlere meyletmeyin; sonra ateş size de dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra (O’ndan da bir) yardım göremezsiniz!” (Hud, 113)

Allah’ın has kulları, insan hayatının dokunulmaz kabul edildiği, güven ve huzurla yaşanılan, kimsenin canına, malına ve ırzına dokunulmayan bir nizamın temsilcisidir. Bu nedenle can güvenliğinin bulunmadığı, vahşilere özgü hayat tarzını reddeder, haksız yere herhangi bir cana kıymaktan sakınırlar.

Rahman’ın has, salih kulları haksız yere bir cana kıymadıkları gibi zina yapmaktan da, zinaya yaklaşmaktan da kaçınırlar. Zinanın; insanın, çirkin, hayvansal duygularının dürtüsüyle olduğunu, İslam’ın erkek ve dişilerin yaratılışlarında var olan cinsel arzularını temiz bir hayat şekli olan nikâh ile tatmin etmeyi emrettiğini, aşağılık ve çirkin bir hayat tarzı ‘Fâhişelik’ olan zina fiiline yaklaşmaması gerektiğini bilirler. Kur’an; “Zinaya yaklaşmayınız; çünkü o açık bir kötülük (fâhişe), çok kötü bir yoldur.” (İsra, 32) ayetinde zinayı, fâhişe sözüyle ifade etmiştir. Her türlü ahlâksızlık, homoseksüellik, kötü huyluluk, çıplaklık, açıklık, terbiyesizce konuşma… kısacası; Allah’ın yapılmasını veya söylenmesini yasakladığı her şey bu kelimenin şumûlüne girmektedir. Ayrıca, bu ahlâksızlıkları, toplum içinde yaymak veya yaymaya çalışmak; müstehcen hikâye ve romanlar, bu tür tiyatro oyunları, sinema filmleri, çıplak resimler, kadınların açık saçık dolaşması, karşı cinslerin birbirleriyle diledikleri şekilde eğlenmeleri çirkin işlerdir. Kur’an, onlar hakkında “Mü’minler arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nur, 19) buyurur.

Abdullah b. Mes’ud radiyallahu anh naklediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Allah katında hangi günah daha büyüktür?” diye sordum. “Seni Allah yaratmış olduğu halde O’na ortak koşmandır.” buyurdu. Ben “Sonra hangi günah büyüktür?” dedim. “Doyuramayacağım korkusuyla çocuğunu öldürmendir.” buyurdu. “Sonra hangi günah büyüktür?” dedim. “Komşunun hanımıyla zina etmendir.” buyurdu. Hemen akabinde, Rasulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem bu sözlerini tasdik eden “Ve onlar, (Rahman’ın has ve salih kulları) Allah ile beraber başka bir ilah (edinip ona) yalvarmazlar! Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler.” (Furkan, 68) ayeti nazil oldu. (Buhari, 6/137, H. No. 4761)

Allah; şirk koşmamayı, bir cana kıymamayı ve zina etmemeyi, yaratıkların en üstünü ve en şereflisi olarak onurlandırdığı has kullarının özellikleri arasında saymıştır. Bu fiilleri işleyenler hakkında ise son derece sert bir tehdit içeren değerlendirme ile “Bu suçları işleyenler cezalarını çekerler.” Azaba çarptırılırlar ve onların “Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, (azapta) horlanmış ve alçaltılmış olarak devamlı kalırlar.” (Furkan, 69) buyurmuştur.
“(Onlar), yalan yere şahitlik etmezler, faydasız ve boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) uzaklaşırlar.” (Furkan, 72)

Zira yalan’ın her çeşidinde hakların çalınması, zulmün desteklenmesi söz konusudur. Bunun için Rahman’ın has kulları her türlü yalanın konuşulduğu bir ortamda bulunmaktan son derece kaçınırlar. Kur’an geçmiş ümmetlerden birçoğunun Allah, ahiret günü ve peygamberler hakkında yalanlar uydurduklarını şu ayetle bildirmiştir; “(Resulüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden önce apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalanlandı, yalancılıkla itham edildi.” (Âl-i İmran, 184) Ve bu yüzden çetin azaba uğradıklarını bildirmektedir: “De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu bakıp bir düşünün!” (En’am, 11)

Yalan ve iftira, toplumda büyük belâ ve zararlara sebep ve insanın şerefini ihlâl eden suçların en kötülerindendir. Kur’an, bu nedenle fasıkların getirdikleri haberlerin iyice araştırılmasını; “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman olursunuz!” (Hucurat, 6) emreder. Böylece toplumda meydana gelecek zararların önlenmesini istemiştir. Keza toplum içinde kapanması zor zararlara, ruhlarda büyük bunalımlara sebebiyet veren, hakların ayaklar altına alınmasına, toplumun anarşiye sürüklenip haksızlıklarla çalkalanmasına sebep olan yalan şahitlik de Kur’an’da ‘şehâdet-i zûr’ ve ‘kavl-i zûr’ ile ifade edilmiş ve ‘Rics’ (pislik) denilerek putlara tapma ile birlikte zikredilmiştir: “... Artık o pis putlardan ve yalan sözden sakının.” (Hacc, 30) Yine Kur’an, yalan söz söyleyen ve şahitlik edenleri; ‘Effâk, Esîm’ olarak nitelemiştir: “Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi? Her günahkâr iftiracı, yalancı, sahtekâr (effâk, esîm) olanlar üzerine inerler. Bunlar (şeytanın iftira ve yalanına) kulak verirler; çokları da yalancıdır.” (Şuara, 221-223)

Hadiste “Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk kişiyi hayra ve iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık kişiyi, yoldan çıkmaya (fücûr’a) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” buyrulmaktadır. (Buhari, Edeb 69) Bir diğer hadiste de şöyle buyrulur: “Kim yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmazsa o kimsenin (oruç tutup) yemesini içmesini bırakmasına Allah için bir gerekçe yoktur.” (Buhari, Savm 13)

Ebû Bekre radiyallahu anh şöyle naklediyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “En büyük günahı size haber vereyim mi?” buyurdu. Biz ‘Evet, ey Allah’ın Resulü dedik. Resul-i Ekrem “Allah’a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmektir.” buyurduktan sonra yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve “İyi belleyin, bir de yalan söylemek, yalancı şahitlik yapmaktır!” buyurdu. Bu son cümleyi o kadar çok tekrarladı ki, biz daha fazla üzülmesini arzu etmediğimiz için “Keşke sussa!” diye temennide bulunduk.” (Buhari, Şehâdât 10) Yine “Kişiye işittiği her sözü söylemesi günah yönünden yeter!” (Ebû Davud, Edeb 88) Müslüman her duyduğunu araştırmadan hemen kabul edip o duyduğuna göre davranamaz. Günümüzde nice masum insanlar, televizyon veya gazete muhabirlerinin, gazetecilerin eline düştüklerinde yalanların ve iftiraların en acımasızı ile karşılaşmaktadır. Özellikle medyada gündeme getirilen konu ve haberlerin araştırılmadan doğru kabul edilmesi, o yalan ve iftiralara ortak olunması demektir. İslam’da, Müslümanları kötüleyici ve incitici her türlü konuşma ve dedikodu yasaklanmıştır. Hz. Peygamber “Bir kişiyi kendisinde bulunan bir kusurla anmak gıybet, ona asılsız bir kusur veya suç isnat etmek ise iftiradır.” (Müslim, Birr 70) buyurmuş ve bu durum Kur’an’da Hucurat suresi 12. ayetle yasaklanmıştır.

Rahman’ın has kulları kendi aleyhlerine de olsa doğru söyler ve asla yalan konuşmazlar. Çünkü Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) Zengin veya fakir olsunlar (ayırım yapmayın!) Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğip büker yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (bilin ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 135) buyuruyor. Yalan, insanı dünyada ve ahirette felâkete sürükler. Allah’ın rızasından uzaklaştırıp cehenneme götürür. Yalan, münafıklık hastalığıdır. Münafıkların pervasızca yalana başvurmaları onların ruhen hasta olmalarındandır. Kur’an “Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.” (Bakara, 11) buyurarak hasta olduklarını bildirir.

Yalancılık, münafıklığın ayrılmaz bir vasfıdır. Her yalancı, münafık olmayabilir ama her münafık mutlaka yalancıdır. Münafıklar, yaptıkları bütün kötü işleri yalan ile gizlemeye, yalan söyleyerek kendilerini suçsuz ve masum göstermeye çalışırlar. Bu ikiyüzlü insanlar, kötü düşüncelerini gizlemek için her türlü yalana başvururlar. Kur’an onları “Şehadet ederiz ki sen muhakkak Allah’ın peygamberisin, dediler. Allah da bilir ki sen elbette O’nun peygamberisin fakat Allah o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu biliyor.” (Münafıkun, 1) ayetiyle haber verir. Onların insanlara zarar verdikleri her eylemi, kendilerine “Yeryüzünde bozgunculuk yapıp fesat çıkarmayın dendiği zaman bizler sadece ıslah edicileriz derler.” (Bakara, 11) şeklinde yalan söyleyerek gerçeği gizlediklerini bildirir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Dört huy vardır ki bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafıktır. Kimde de bu huylardan biri bulunursa onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir sıfat bulunmuş olur: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ona ihanet eder; konuştuğunda yalan söyler; söz verince sözünden döner; düşmanlıkta haddi aşar.”(Buhari, İman 24) buyurmaktadır.

“Onlara Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında bu ayetler karşısında sağır ve kör gibi davranıp bakakalmazlar!” (Furkan, 73)

Rahman’ın kulları; duymayan, görmeyen, bir hidayete ya da nura uymayan kör ve sağırlar gibi düzmece ilahlara, sapık inançlara, batıl düşüncelere körü körüne kapılmazlar. İmanlarının dayandığı gerçeği ve Allah’ın ayetlerinin içerdiği doğru mesajı bilinçli olarak, görerek kavrarlar. Dolayısıyla anlamadan, bilmeden, körü körüne bir bağlılıkla yüzüstü kapanmazlar. Eğer inançlarının gereği olarak bir Nizam’a tutunmaları gerekiyorsa bunu, bağlandığı inancı bilen, kavrayan ve gözleriyle gören birinin şuurlu davranışıyla yaparlar.

Allah’a, dinine, kitabına, peygamberine yapılan iftiraların kendi namusuna atılan iftiradan daha feci olduğu bilinciyle öncelikle bunlara tavır alan, yani Allah’ın şanına uygun olmayan hususlardan Allah’ı tenzih edip tesbih eden, kendisi müfterilerden olmadığı gibi müfterilerin dostu olmaktan da sakınan; İslam’ın onurunu kendi onuru bilen; Haksız yere bir cana kıymayan; zinaya yaklaşmayan; yalana ve iftiraya bulaşmayan; “Allah’ın salih kulları” bilinçli ve şuurlu Müslümanlara selâm olsun!

*Emekli Müftü

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2016

Sayı: 334

İlkadım Arşiv