Şubat 2017 Mikail USTA A- A+
A- A+

Kendimizi İnzar Etmeden Ahiretimizi İmar Edemeyiz

Fert Fert İman hakikatinin kalplere yerleşmesi

“Kahrolsun mü’minleri yakmak için o hendekler kazanlar! Alev alev tutuşturulmuş ateşle dolu hendekleri! Onlar o ateşin başına oturmuş, mü’minlere yaptıkları işkenceyi seyrediyorlardı. O mü’minlerden, başka bir sebeple değil, sadece karşı konulmaz kudret sahibi ve her türlü övgüye layık olan Allah’a iman etmelerinden ötürü nefret edip intikam alıyorlardı.” (Buruc, 4-9)

Ashab-ı uhdud kıssası bir genç ve anne-çocuk rivayetleri ile öne çıkmıştır. Hak ile batılı adaletle karşılaştırıp mukayese ederek karar verdikten sonra duruma göre bir hareket tarzı geliştirerek ve bir gün ölüm (şehadet) karşıladığında ölümü insanlığa meşale yapabilecek bir karakter sergileyebilen genci anlatan kıssa. Ölümü diriliş yapabilecek bir kıvamda inanç iradesi ve Allah’ın yardımıyla gaflet perdelerinin yırtılarak gayba iman edenlerin ateş dolu hendeklere yürüyüşü gerektiren bir imtihan vesikası.

Her dönemde olduğu gibi o dönemde de Allah’a iman eden ve bu sebeple kendi düşünce ve ideolojilerini benimsemeyen mü’minleri kazdıkları derin hendeklerde yakmışlar, kendileri de bunu insafsızca ve merhametsizce seyretmişlerdir. Bugün ateş toplarını fırlatanlar uzaktan uhdud ashabı gibi seyrediyorsunuz! Mü’min zalime en azından buğz etme kabiliyeti göstermeli. Coğrafyamızda çıkan yangınlara duyarsız kalamayız, kalmamalıyız! İnsan yaptığına bizzat şahitlik ediyor, vaat edilen o gün geldiğinde zalimler yaptıklarına kendilerini şahit tutmadıklarını sanıyorlar. Bekleyin zalimler, öyle bir gün gelecek ki biz hızlıca yaklaşıyoruz ama sizler tehir edilerek en şiddetli azaba hazırlanıyorsunuz.

İşte mü’minlere böyle zulümleri reva görenler bu azgınlar ve bunların farklı zamanlarda ortaya çıkan benzerleri, Allah Teâlâ’nın kahrına ve gazabına uğramışlar ve ilahi rahmetten kovulmuşlardır. Kendimize gelmeliyiz. Çünkü şu bir gerçek ki, kalplere kök salıp karar kılan imanı bu şekilde yakmaya çalışanlar başarılı olamamış ve olamayacaklardır! Bu kıssadan bize hisse olarak; öncelikle kendi şahsımız ile ailemizde inanç kararlığını oluşturmayı başarınca Allah’ın lütfu ile Allah’a ve Resul’üne davetimizde bir merhaleyi aşmış olurken İslam’ın toplumda neşvü nema bulması için büyük bir adımı atmış olacağız.

Anne kucağında ateşe yürüten serüvenin günümüz annelerine söyleyeceklerini satırlardan ne kadar haykırsak da bu kıssadaki tesir gücüne ulaşamayacağımızı bilerek ve hissederek imtihanın her türlüsüne hazırlanmayı bildiren Allah Teâlâ’ya sonsuz şükrederiz. Bugün yaşadığımız sıkıntılardan kurtulmak istiyorsak anne yetiştirmeliyiz. İslam’ın güzel gençliğini onlar yetiştireceklerdir. Unutmayalım ki iman ile yol alabilmek istikamet üzere sonu (ölümü) süsleyebilmektir.

Bir Avuç İmanlı Gencin Delikanlılığın Zirvesini Sunuşu

Gençliğine; gençliğin inanması davası için hayatını nasıl şekillendirmesi gerekiyorsa o doğrultuda yürüyüşün kaldırabileceklerinin altına girebilme kabiliyetini kazanmanın en güzel örneğini veren bu yedi adama Kehf suresinde dikkatlerimiz çekiliyor. Dikkat edilecek olursa şanı yüce olan Allah Ashabı Kehf kısasında “Yiğitler, gençler” kelimesini onlardan övgü ile söz edildiğini hissettirecek şekilde birkaç defa tekrarlamaktadır. İşte İslam tarihinde “fütüvvet edebi” bundan kaynaklanarak ortaya çıkmıştır. Nesefi’nin fütüvvet hakkında iki tarif yaptığını görüyoruz. Birinci tarif şudur: “Fütüvvet, cömertçe vermek, başkasına rahatsızlık vermemek, haramlardan uzaklaşmak ve ahlaki değerlere göre hareket etmektir.” İkinci tarif: “Feta (genç), yapmadan önce iddiada bulunmayan, yaptıktan sonra da kendisini tezkiye etmeyen.”

Cenab-ı Hak, mağaraya sığınıp niyaza duran o gençlerin dualarını derhal kabul ederek haklarında onlar için hayırlı olacak bir süreci başlattı. İnanmış genç topluluğu delikanlılığın hakkını verecek işlere girince hemen dua ile Rablerine yönelmeleri herkesin özlediği karakteri sergilemekteydi. “İşlerimizde doğruluk ver.” (10. ayet) şeklindeki dualarını açıklarken İbni Kesir şöyle demektedir: “Nitekim hadisi şerifte şöyle denilmiştir: ‘Hakkımızda vermiş olduğun hükmün akıbetini, bizim için dosdoğru kıl!’ Yani akıbetimiz doğruluk olsun. Kâfirlerden ayrılmak şeklinde gösterdiğimiz bu tavrı dosdoğru kıl ki, onun sebebiyle biz de doğruluğu bulmuş kimseler olalım. Veya bütün işlerimizi dosdoğru kıl; ya da Senin rızana kavuşmanın yollarını bize kolaylaştır, demektir.”

Bu kıssada Allah’ın haram kıldığı şeylerden ve haramların işlendiği ortamlardan uzaklaşmanın önemine dikkat çekilir. İnsanın sayıca üstünlüğünden, ortaya koyduğu Müslüman şahsiyetiyle inanabilecek gönüllere de bütün dünyaya da iman eden bir gruba Allah’ın farklı alanları nasıl açtığını görmekteyiz. Mağaranın üzerine güneş giriyor, fakat güneşin ışınları mağaranın içine sızmadan sanki şuurlu olarak yana sapıyor. Fizik kanunlarını yaratan Allah Teâlâ yedi adam için onlara zarar vermeyecek şekilde yeniden yaratıyordu. Şaşılacak bir durum değil!

Hakikati Gördükten Sonra Sonucuna Aldırmadan Hakikati Haykırış

Makamlara kurulmuş düzen içerisinde saygın olup çığır açanlara, orta yaşlara dünya nimetlerinin bütün haşmetiyle insanı sardığı, insanın da ona hükmettiğini zannederek kapıldığı, kaptırdığı dönem… Tabiri caizse dünyada yerini sağlama alan kişiler zalimlerin değirmenine su çekerek onun iltifatı ve ihsanıyla mest olanlara imanî bir bakış açısı kazandıracak kıssa. Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır;

“…Sihirbazlar ise hep birden secdeye kapandılar. Ve şöyle dediler: ‘Âlemlerin Rabbine iman ettik’. Musa’nın ve Harun’un Rabbine! Firavun, tehditler savurarak şöyle dedi: ‘Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Bu yaptığınız, halkı kendi memleketlerinden çıkarmak için şehirde birlikte planladığınız bir oyundur. Ama başınıza neler gelecek, yakında göreceksiniz! Elbette ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepiniz darağacında sallandıracağım!’ Onlar da şöyle dediler: ‘Zaten biz Rabbimize döneceğiz. Ama sen başka bir sebeple değil, sadece Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde ona iman ettik diye bizden intikam alıyorsun.’ Sonra Allah’a yönelerek: ‘Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak canımızı al!’ diye yalvardılar.” (A’raf, 120-127)

Bu kıssayı da ayağa kalkan yiğitler gibi taviz vermeden yürüyen Şehid Seyid Kutub’dan anlamalıyız. “Tuğyan, iman ve kendisinden emin davranış karşısında aciz kalır… Tuğyan insanların bedenlerine tasarruf edebildiği ve onların üzerinde velayet hakkı bulunduğunu zannettiği gibi, aynı şekilde tasarruf yetki ve velayet hakkına sahip olacağını sandığı kalpler önünde acze düşer. Böyle bir durumda artık bu iman dolu kalpler onun için zorlu bir engel haline gelir. Çünkü kalplere egemen olmak Allah’ın bir işidir. Onlara ancak Allah egemen olabilir… Kalpler Allah’ın katındaki nimetleri arzulayacak olursa, zorbalığın elinden ne gelebilir?”

Gerçekten bu duruş, materyalizmin iflasını ilan eden insanlık tarihinde kesin ve belirleyici tavırdır. Şu az önce Fir’avn’dan, başarılı olmaları halinde ücret isteyen, onun otoritesine yakın olma vadi ile karşı karşıya bırakılan bir avuç insan… Evet, bizzat bunlar Fir’avn’a karşı üstün olduklarını ortaya koyuyor, onun tehdit ve korkutmalarını küçümsüyor, cezalandırmaya, asmaya karşı Allah’tan ecirlerini bekleyerek sabırla tavırlarını devam ettiriyorlar. Hayatında hiçbir şey değişmiş değildi bu insanların. Çevrelerinde, maddi dünyalarında hiçbir değişiklik olmamıştı. Ancak tek başına, seyreden yıldızları muazzam yörüngeye oturtan, ortalıkta gelişigüzel dolaşan atomu, sabit bir eksen etrafında döndüren, fani kişiliği ezel ve ebede bağlayan o gizli dokunuş gerçekleşmişti kalplerinde… İbrenin yönünü değiştiren ve böylece kalp ve kudretin vurgularını dinlemesini, vicdanın hidayetin sedalarına kulak kabartmasını, basiretin nurun parıltılarını görmesini sağlayan bir dokunuş gerçekleşmişti… Maddi vakıada en ufak bir değişikliği beklemeye gerek görmeyen, aksine maddi vakıayı bizzat kendisi değiştirerek vakıadaki insanı alıp hayalin tasavvur edemeyeceği ufuklara yükselten o inanç dokunuşu gerçekleşmişti. Bu noktada tehdit ve korkutmaların hiçbir anlamı yoktur. İman bunlara asla iltifat etmeden, tereddüt etmeden ve hiçbir şekilde sapmadan yoluna devam eder.

“Kur’an’î anlatım işte bu noktada, bu sahnenin perdesini indiriyor ve ona hiçbir şey eklemiyor… Gerçekten de takınılan bu tavır zirvesine ulaşmış, gayesine ve nihai noktasına varmıştır. İşte bu noktada da sunuştaki sanatsal güzellik, kıssanın ruhi alanda gözettiği hedef ile birlikte -Kur’an’ın imanı duyguya hitap ederken izleyebildiği yol üzere- bir araya gelmektedir. Bu birliktelik öyle bir uyum içerisinde sunulmaktadır ki, her zirveye Kur’an’dan başka bir söz erişemez…

İnanlara Zaferin Kemiyetten Öte Keyfiyet Ehli İnsanlarla Mümkün Olacağının Hatırlatılması

Allah Teâlâ, Talut-Calut kıssasında ölmeyelim diye kaçan bir şehir halkının öldüğünü yani hayatın da ölümün de Allah’ın elinde olduğunu belirtiyor. Hemen ardından kıyamete kadar muhatap olan herkesi “Kimdir o yiğit ki, Allah’a ‘karzı hasen’ yani gönlünden koparak, iyi niyet ve içtenlik dolu olarak dişinden tırnağından güzelce artırıp bir ödünç versin, Allah da ona böyle kat kat verir...” (Bakara, 245) ayetiyle feda olabilmenin birinci eksenine yoğunlaştırıyor.

Allah yolunda mücadele arzumuz oldukça zayıflamış, savaş konusunda kendisine liderlik edecek dosdoğru bir kadrodan mahrum oluşumuz veya bulunduğu halde farkına varamayışımızın bedellerini ödemekteyiz. Savaşı arzu etmeden ama savaşmak durumunda kalınca sabredin kaidesini bu kıssada müşahede etmekteyiz. “Görmedin mi, baksana Musa’dan sonra İsrailoğulları’ndan o toplumun büyük çoğunluğuna! Bir zaman bunlar bir peygamberlerine ‘Bize kumanda edecek bir komutan/lider gönder ki Allah yolunda savaşalım.’ dediler. O peygamber ‘Size savaşmak farz kılınır da ya sonra savaşmaz iseniz?’ dedi. Tam damarlarına bastı; gerçeği gördü, belirlemek istedi. Cevaben bütün topluluk, ‘Biz niye Allah yolunda savaş etmeyelim ki! Üstelik yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzak bırakılmış iken…’ dediler.” (Bakara, 246).

Bu noktayı İmam Kuşeyri çok güzel izah etmiştir. “Fakat onlar iyi niyetlerine, mal ve evlat endişesini karıştırarak hareket etmiş ve sadece Allah yolunda, eksiksiz bir içtenlikle Allah’ın emrine boyun eğmeyip, yiğitlik taslayarak, savaşı kışkırtmaya yönelmiş olduklarından, amaçları tam gerçekleşmemiş; çoğunluğu rahata alışmış kimselerin geleneği olduğu üzere, başlangıçta intikam duygusuyla gözü peklik göstermişler, sonra iş sıkıya gelince verdikleri sözlerine uymamışlar. Burada günümüz insanının kendine/haline bakıp söyleyeceği o kadar çok telkin var ki!

Komutan/lider tayin edilince kıskançlık hemen filizlendi ve söylediklerini unutup kişinin nesebini öne sürdüler. Kendi ihtiraslarıyla boğuşan bir topluluk düşmana karşı nasıl savaşabilir ki! Liderin dünya nimetlerinin olmayışı ki bu insanın elinden hemen koparıp alınabilirken asıl üzerinde topladığı ilim ve kudret daha birçok kıymet ile birlikte Allah tarafından görevlendirilmiş tayin edilmiş kişiyi sorgulayan bir topluluk gözler önüne serilmektedir. Bütün dünya istemese de sonsuz irade sahibi olan Allah’ın dediği olacaktır. “Bir de peygamberleri onlara dedi ki, Talut’un yönetici olmasının açık göstergesi ve peygamberlik mucizesi size ‘tabut’un gelmesidir…” (Bakara, 248)

“Talut ordusuyla birlikte hareket edince askerlerine hitaben şöyle dedi: ‘Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Ondan içen benden değildir. Ondan hiç tatmayan ise elbette bendendir. Ancak sadece eliyle bir avuç alanlara izin var.’ Fakat pek azı dışında hepsi ondan içti. Talut ve beraberindeki mü’minler ırmağı geçince geride kalanlar: ‘Bugün bizim Calut ve ordusuyla savaşacak gücümüz kalmadı.’ dediler. Allah’ın huzuruna çıkacaklarını kesin olarak bilenler ise ‘Az sayıdaki nice topluluk, çok sayıdaki nice kalabalığı Allah’ın izniyle yenmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.’ dediler. Savaşmak üzere Calut ve ordusuyla karşı karşıya geldikleri zaman da şöyle yalvardılar: ‘Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlamlaştır ve kâfirler güruhuna karşı bize yardım et!’ Nihayet Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud da Calut’u öldürdü…” (Bakara, 249-251)

Talut-Calut kıssası Yahudi yürüyüş tembelliği, inanç ve zaferin kemiyetten öte keyfiyetin en güzel tablosudur. Yolda yürüyebilenler, yolda yük olanlar, yolda dönenler hareket kabiliyetini yitirenler yolda su içerler (Dünyaya dalarlar; mala, makama yani nefsine beraberinde şeytana uyarlar). Kıskanç ve tutarsız toplum olmamamız gerektiği hatırlatılıyor. İkinci bir toplulukta ise kararlılık ve sabırlı bir topluluk serdedilmektedir. Bu topluluğun kalbî yapılarının çok metin olduğu görülmektedir. Bunun da sebebi Allah’ın huzuruna varacaklarına ve O’na hesap vereceklerini yakinen inanmalarıdır.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2017

Sayı: 343

İlkadım Arşiv