Nisan 2013 Doç. Dr. Murat ÇEMREK A- A+
A- A+

Kardeşlik Siyaseti

İnsan eşzamanlı olarak hem biyolojik hem de sosyal bir varlıktır. Eğer kendisi için hiyerarşik değil zamansal bir sıralama yapmak gerekirse; insanın hayata gelmesiyle sosyal boyutu biyolojik yönünü takip eder. İlk bakışta bu ifade çelişkili gibi görünse de hepimizin fark edeceği üzere en temel ve yaşamsal addedeceğimiz biyolojik ihtiyaçlarımızı doğumumuzdan itibaren sosyal bir çevre sağlar bize. Elbette bunun en çok hissedildiği bebeklik dönemidir ve mutlak derecede başkalarına olan ihtiyacımız had safhadadır. Bu sadece bebeklik döneminde kendi yaşamımızı tek başımıza sürdürememizden çok daha fazlasını ifade etmektedir zira kıdemlilik/yaşlılık/ihtiyarlık diye adlandırdığımız dönemde veya özürlü olmamız durumunda da başkalarına olan ihtiyacımız belirginleşir. Dahası insan olarak kendimize yetemediğimizden yekdiğerimizin ihtiyaçlarını ancak bir araya gelerek dayanışma içinde nihayetlendirebiliriz. Bebeklik dönemindeki mutlak ihtiyaç hali, zamanla büyüyen bireyin kendi bedeni üzerindeki artan tasarrufuyla azalma gösterse de yok olmaz.

Diğer yandan bireysel olarak beslenmemizi ve temizlik ihtiyaçlarımızı kendimiz sağlamaya başladıkça asıl kendimizi gerçekleştirebilmemiz için gerekli sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarımız daha ağır bastığından yine sosyal bir çevreye ihtiyacımız vardır. Zaten müstağni olmak insanın özelliklerinden değildir. Tam tersine insan dediğimiz varlık durmadan değişen biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlar arasında ölümüne kadar değişip durmaktadır. Bundan dolayı doğumumuzdan ölümümüze hatta doğum öncesi hazırlıklardan ölüm sonrası defin işlemleri de dâhil olmak üzere insanın sosyal yönü biyolojik yönünü adeta sarıp sarmalar. Dahası içine doğduğumuz ve büyüdüğümüz sosyallik biyolojik ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağımızın da sınırlarını çizer. Zira bireysel ihtiyaçlarımızı tatmininin sürdürülebilir olması, ihtiyaçlarımızı önem ve aciliyet bakımından sıralamak ve tercihlerde bulunmakla ilintili olduğundan toplumun da varlığını teminat altına alır. Bu mütevazı yazı, ne bireyi topluma ne toplumu bireye üstün tutmadığı gibi insanı insan yapan biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları hesaba katmaktadır.

Sosyallik yukarıda anlatılanlardan anlaşılacağı üzere öncelikle bir paylaşım mekanizmasını gerekli kılar. Aslında bütün dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin ve ideolojilerin cevaplamaya çalıştığı soru/n da nasıl paylaşacağımızdır. İnsanlık tarihini küresel ortak zihinsel arşivimiz olarak değerlendirirsek tüm hikâyemiz nasıl paylaşacağımız üzerine kuruludur. Şimdilik bildiğimiz kadarıyla insan olarak yaşam formatımızın yaşayabileceği yegâne mekân  “dünya” dediğimiz bu gezegendir. Kaldı ki başka gezegenlerde yaşam imkânı yakalasak bile eğer tek başına yaşamayacaksak yine paylaşmaya ihtiyacımız olacaktır. Bu paylaşım kaçınılmaz olarak toplumsal işbölümünü aileden devlete kadar tüm sosyal organizasyonlarda kendini hissettirir. Klişe bir ifadeyle hepimiz aynı gemideyiz ama hepimiz kaptan köşkünde olamayız zira makine dairesi olmadan gemi nasıl hareket edecektir veya filikaları kim indirecektir, gemiyi kim temizleyecektir, gemidekileri kim doyuracaktır? Kaptan, sadece gemiyi teknik bilgisiyle yüzdürebildiği için kaptan değildir ve ondan beklenen de sadece bu değildir. Kaptan gemidekiler arasında asgari huzur ve asayişi sağlamalı ve bunun içinde paylaşımı adil yapmasını gereklidir. Adalet mutlak eşitlik değildir zira mutlak eşitlik mutlak zulme dönüşebilir. Toplumu oluşturan bireyler olarak toplumsallıklarının farkına vardıkça hukuku ve adaleti devlet gibi illa yukarıdan dikte edici bir mekanizmaya ihtiyaç duymadan da yerine getirebiliriz. İşte geniş anlamıyla kullandığımızda kardeşlik dediğimiz sosyal yapı bir tür toplumsal vicdan mekanizması olarak işlev görür.

Hepimizin oldukça aşina olduğu kardeşlik hukuku, belki de son günlerde en çok duymaya alıştığımız hatta bu alışkanlıktan dolayı oksijen gibi var olduğunda fark etmediğimiz ama yoksunluğunda en yıkıcı sonuçlarıyla karşılaştığımız bir kavram hatta daha fazlasıdır. Herkes kardeşlik hukukundan bir şekilde inanarak ya da dostlar alışverişte görsün kabilinden bahsetmektedir ama hiç kimse kardeşlik hukukunu kuracak ve kurumsallaştıracak bir kardeşlik siyasetinin nasıl deruhte edileceğinden dem vurmamaktadır. Halbuki, yapısı gereği hukuk siyaseti takip eder. Sözlerimden siyaseti hukuka üstün tuttuğum gibi bir anlam çıkarılmayacağını umut ediyorum. Zira hukukî dediğimiz o hukuku oluşturan siyasî çerçevenin sonucudur. Bu bağlamda siyaset, hukuku sadece zaman olarak önceler. Eğer yapılan yasalar uygulanmazsa ortada bir hukuktan bahsetmemiz mümkün olmadığından hukuk bizatihi siyasetin pratiğe geçirilmesidir. Bu bakımdan pratikleri olmadığı sürece gerek siyaset gerekse de hukuk ne kadar sistematik olursa olsun teoriden, sabun köpüğünden, laf-ı-güzaftan veya iyi niyetli bir duadan ibarettir. Ne zaman ortada hukuksuzluk kol gezmeye başlarsa özel şartlardan, konjonktürden, reelpolitikten, pratiğin teoriyi aştığından, hayatın kitaba uymadığından veya kitabına uydurmaktan dem vurulmaktadır ve orada insanın oksijen, su, ekmek kadar ihtiyaç duyduğu hukuk ve bi-t-tabii adalet en azından eprimeye başlamış demektir. Yasaların yaşama geçirilmesi ilk aşamada bir kanun devleti ortaya çıkaracaktır ama bu her zaman adaletin tecelli edeceği anlamına gelmez. Hukuk devletinden bahsedebilmemiz için en azından bir kanun devletine ihtiyacımız vardır.

En kadim devlet yazıtlarından itibaren adaletin olabilmesi için siyasetin iki boyutunu oluşturan yöneticiler ve yönetilenlerin aynı hukuka tabiî olması gerekmektedir. Herhangi bir çağda herhangi bir toplumda ne zaman yönetilenler yöneticilerinin veya bir zümrenin herkes için geçerli olan hukuktan öte kayrıldığını düşünmeye başlarsa o toplumdaki fay hatları tektonik hareketler göstermekte ve toplumsal infial bir sel gibi gelen devrimlerle yöneticileri önüne atarak yutmaktadır. Bu bakımdan adalet için insanların hakkına riayet eden bir siyaset sisteminin inşası ve kurumsallaşması elzemdir. Mevlana’nın “adalet, dikenlere değil güllere su vermektir” dediğinden hareketle adaleti yaşatacak bir sistem ancak toplumu oluşturanlar arasında bir kardeşlik siyaseti inşa etmesiyle mümkün olabilir.

Türkiye hiç olmadığı kadar önemli bir dönemeçten geçmektedir. Sözlerimi abartılı bulabilirsiniz ama Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana belki de en çetrefilli zamanları yaşıyoruz. Hepimiz tarihin bu anına şahitlik ettiğimiz için sorumluluklarımız da artmaktadır. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, Cumhuriyetin kuruluşu hatta Osmanlı’nın son döneminde İttihat Terakki’nin uyguladığı yukarıdan inmeci ve halka rağmen halk için modernleşme süreci bir ulus-devlet inşası için büyük bir toplum mühendisliğine girişmiştir. Lakin hepimizin de farkında olduğu üzere aradan geçen zaman içerisinde öncesinde var olan imparatorluğun toplumsal dokusu bozulduğu gibi kurulan ulusun etnik, linguistik, dinsel ve mezhepsel bir asgarî müşterekler kuramadığı ortadadır. Burada gereksiz bir nostalji veya Osmanlı’ya hak etmediği bir övgü sunmuyorum, söylemek istediğim vazgeçilen imparatorluğun siyasal mirasıyla birlikte sosyal mirasının da bir ulus-devlet inşası için redd-i-miras veya talan edildiğidir.

Türkiye’de en azından son otuz yıldır bütün özgürlük taleplerinin devlet tarafından ötelenmesi, bütün kötülüklerin anası olarak betimlediğim Kürt sorunundan kaynaklanmıştır. Sorunu böyle ifade edince Kürtleri sorun olarak görmediğim ama onları sorun olarak görenler için yolun bittiğini belirtmek gerekiyor. Türkiye’de ne zaman özgürleşmeye dair talepler sözkonusu olsa, terörize edilmiş Kürt sorunu bu taleplerin önüne konulmuştur. Devletin anadilde konuşmak veya etnisitesini dile getirmek gibi en temel insanî özgürlükleri ayaklar altına aldığı için ancak başka bir devlet kurarak bu haklara sahip olacağını düşünenler, vatandaşı oldukları devlete karşı silahlı bir mücadeleye girişmişler ve yaklaşık otuz yıldır elli bin sivil ve kamu görevlisinin canına kıyılmıştır. İşte bu yüzden araya giren kanı bile unutarak bir barış imkânının gündeme gelmesi ülkenin içinde geçmekte olduğu süreci önemli kılmaktadır. Artık silahların gömüleceği ve bu coğrafyada bin yıldır hâkim İslam kültürünün eteklerinde bir kardeşlik siyasetinin ve gerekli hukukunun inşa edilmesinin önü açılmış gibi gözükmektedir.

2009’da önce “Kürt Açılımı” sonra “Demokratik Açılım” ve en sonunda da “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” olarak isimlendirilen hükümetin tasarrufu, Habur’da yaşanan görüntüler toplum nezdinde devletin acziyeti olarak belirince kaçınılmaz olarak iktidar partisi de açılım sürecini tavsamaya bıraktı. Son aylarda yaşanan gelişmeler hükümetin önce söylemlerini tekrar idam cezasını geri getirmeye varan bir sertliğe yönlendirdiyse de otuz yıllık tecrübenin bir akl-ı-selime dönüşmesi sonucunda ülkenin en kronik meselesinde çözüme dair bir umut ışığı belirdi. Eğer sağ salim kıyıya ulaşabilirse bu süreç, otuz yıldır devam eden ve başına “kirli” veya “iç” hangi sıfatı eklersek ekleyelim evsafı gereği ocakları söndüren bir savaşın sonuna geldiğimizi düşünüyorum. Bizatihi Cumhuriyet tarihinin adil seçimlerle iktidara gelerek en uzun Başbakanlık yapan kişisinin kendi siyasî kariyerini hiçe sayarak taşın altına elini değil gövdesini koymasına, basit bir taktik veya içi boş bir söylem haline gelmemesi için eğer katılıyorsak tam ve açık bir destek vermek; değilse açık bir şekilde karşı çıkmak lazımdır.

Yukarıda bahsettiğim içtimaî huzurun sağlanabilmesi şu ana kadar varlığı gereği kardeşliği en çok baltalayan söylemlerin baltasını toprağa gömmekle olacaktır. Kardeşimiz dediklerimize -bu kardeşlik ister dinden ister aynı ülkenin vatandaşlık bağından kaynaklansın- kardeşliğin gereklerini yerine getirmeyip analarından öğrendikleri dilde eğitim yapmalarına, bilim ve sanat üretmelerine ket vuruyorsak, onları potansiyel düşman olarak yaftalıyorsak, evlerimizde ve işyerlerimizde komşularımız olmalarını içselleştiremiyorsak, en ağır hakaretlerin muhatabı, en düzeysiz şakalarımızın nesnesi kılıyorsak kimse kusura bakmasın o çok dem vurduğumuz kardeşlik hukukuna en çok biz itimat etmiyoruz, hatta ihanet ediyoruzdur. Kardeşlik siyasetini ve hukukunu inşa edecek bir atmosferin bahar meltemleriyle gelirken barış sürecini mümkün kılacak olan tabularımızı da sorgulama cesareti olacaktır.


Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Nisan 2013

Sayı: 297-1 (Özel Sayı)

İlkadım Arşiv