KAPAK / Tarihi Yanlış Okuyup Çöplükte Medeniyet Aramak
Aralık 2017 Bilal İNAL A- A+
A- A+

KAPAK / Tarihi Yanlış Okuyup Çöplükte Medeniyet Aramak

Son yüzyıllarda İslam âleminin gerileyip Batı’nın yükselmesi üzerine Müslüman toplumlarda Batı’ya benzeme tartışması hep gündemde kalmıştır. Bir kesim komple Batı’nın peşinden gidilmesini teklif ederken İslami hassasiyetlere sahip olan kesim ise Batı’nın tekniğinin alınıp ahlakından uzak durulması gerektiğini savunmuştur. Hayatımın şu ana kadar olan bölümünde hep ikinci kısmın bir ferdi olarak Nurettin Topçu’nun fikirlerini okuyana kadar bizim mahalleden Batı’nın ahlakını almamız gerektiğini savunan kimse görmemiştim. Müslümanlığın izzetini taşıyan bir insan nasıl ahlaksız Batı’yı savunabilir, bir de üstüne o ahlaksız Batı’dan ahlak almamız gerektiğini savunabilirdi?

Konuyla ilgili ilk cümlelerinde beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Okumaya devam ettikçe ne demek istediğini daha iyi anlamaya başladım. Yazar orta çağ karanlığında debelenip dururken onları şahlandıran ahlakla ilgileniyordu. Tekniği alıp kopyalayabiliriz ama bizim ihtiyacımız olan yeni bir şeyler üretme ve dünyayı keşfetme duygusuna sahip olmak diyordu. İlk baştaki refleksimi söndürüp yazarın düşüncesine değer vermeye başlamıştım. En azından araştırmaya değerdi. Acaba o değişimi nasıl yaşadılar? Hiçbir fikri çalışmanın gün yüzüne çıkamadığı bir toplum bir anda bilimin ve keşiflerin merkezi haline nasıl geldi?

Bu araştırmada karşımıza çıkan en popüler cevap Hristiyanlıktan kurtuldular ve geliştiler cevabı oluyor. Bu cevabın sahipleri, bu memlekette İslam’dan kurtulma hayali ile yaşayan ve bu cevapla büyük yol kat ettiğini düşünen cahil aydınlarımızdan başkası olamaz. Bu cevap Batı toplumunun hala Hristiyanlık ortak paydasından vazgeçmediğini görünce hemen çürümeye başlıyor. “Batı kiliseden kurtuldu ve gelişti” modifiyeli ikinci cevap daha mantıklı geliyor. İslam kalsın da bizim işlere karışmasın modunda yaşayan cahil, bir o kadar da menfaatçi aydınlarımız da bu cevabın ardında kümeleniyor. Zamanın kilise karşıtı birkaç ismini de tarih sayfalarında görünce bu cevap biraz mantıklı geliyor. O isimleri biraz araştırıp da eğitim aldıkları yerin kilise olduğunu görünce şüpheler başlıyor. Aslında olay da burada çözülmeye başlıyor. Çünkü araştırılan çağda Batı’da kilise dışında bir eğitim kurumuna rastlamak oldukça güç. Yani eli kalem tutan herkes kilisenin yolundan geçmiş demek oluyor. O zaman araştırmamızı kilise üzerine yoğunlaştırıyoruz. Kilisede ne değişti de bu büyük değişim bu kurumdan çıktı?

Orta çağda Batı’yla olan savaşlarımıza bakınca kilisenin ne olduğunu anlamaya başlıyoruz. Müslümanların Bizans dışında savaştıkları bir Batı devletini göremiyoruz. Karşımızdaki ordu hep haçlı ordusu diye bir isme sahip. Karşımıza çıkan orduların aslında hep kilise tarafından kurulduğunu görüyoruz. Yani kilise büyük bir orduyu komuta edebilecek bir komutan ekibine sahip. Doğal olarak kiliseyi oluşturan iki büyük unsurla karşı karşıya kalıyoruz. Biri Avrupa’nın ordularının yönetimini elinde tutan büyük bir iktidar sahibi kilise ekibi. Diğeri ise Avrupa’nın eğitiminin tamamına sahip bir kilise ekibi.

Fatih İstanbul’u fethederken büyük askeri teknoloji ile artık surların işe yaramayacağı bir çağın kapısını açıyor. Kale ve şatoların ardında güçlenen küçük beylerden şehir ve devlet yöneten büyük krallar ortaya çıkıyor. Devlet yapıları güçlenince de büyük ordulara sahip oluyor. Derebeylerin ve kiliselerin ellerindeki askeri birlikler devlete devredilmek zorunda kalıyor. Kilisenin askeri özelliğini kaybetmesi ile kilise yönetimindeki asker hâkimiyeti sonlanmış oluyor. Eskiden değer verilmeyen, boş işlerle uğraşıyor olarak görülen eğitim sınıfı ise kilisedeki tek güç olarak kalıyor. Kilisenin devasa bütçesi de bir anda eğitim ekibinin eline geçmiş oluyor. Artık kütüphane raflarına kalkan projeler gün yüzüne çıkabiliyor. Ferah ve maddi olarak güçlü ortam sayesinde bilimsel gelişmeler de hızla yayılmaya ve ilerlemeye başlıyor.

Tabii ki bu görüşümüz eksiktir. Daha ciddi araştırmalarla diğer sebepler de bulunabilir; ama tüm araştırmalarda ulaşacağımız ortak sonuç bunun bilinçli, yüzyıllar sonrası tasarlanmış bir hareket olmadığıdır. Aşama aşama çağın zorunlulukları, baskıları ve esneklikleri ile oluşan bir değişim olduğudur. Aynı durumu İslam dünyasındaki bilimsel gelişmelerde de görebiliriz. İslam’ın ilk yıllarında sosyal yaşamda muhteşem değişiklikler görmekle birlikte bilim sahasında aynı ilerlemeyi çok sonralarda görebiliyoruz. İslam’ın ilk zamanlarında yönetimin bilimsel araştırma diye bir önceliği yoktu. Toplumu ahlaki yönden yüceltmek ve ordu gücüyle tüm dünya insanlarını İslam ile izzetli bir yaşama kavuşturma önceliği vardı. Bu dönemdeki bilimsel gelişmeler İslam’ın adaletini insanlara ulaştırma ihtiyacı gereği ilerleme göstermeye başladı. Devlet büyüyor ve malların insanlar arasında paylaşılmasında adalet gerekiyordu. Bu hassas adaleti sağlamak için Müslümanlar matematiksel hesapları geliştirmek zorunda kaldılar. Önceden kralın kafasına göre dağıttığı işgal edilmiş topraklardan halkın faydalanmasına açılmış fethedilmiş topraklara geçilmişti.

Sonuç olarak adaletli bir dağıtım için devasa, girintili çıkıntılı arazilerin hesaplanması gerekti. Sonuç olarak geometri ve matematiğin büyük hesaplar için birleştirilmesi ve geliştirilmesi kaçınılmaz hale gelmişti. İlerleyen yıllarda fetih hareketleri durup da mevcut şehirlerde büyük medeniyetler kurulmaya başlanınca da bilimsel faaliyetler farklı yönlere evirilerek gelişmiştir.

Dünya tarihi bu örneklerde de olduğu gibi oluşan şartların bir sonraki zamanı yönlendirmesi üzerine devam etmiştir. Tarihte toplumunu istediği ve hedeflediği şekilde değiştiren şahıs ve topluluklara rastlayamıyoruz. Mevcut dünya düzenini iyi okuyup çıkarları yönünde kullanan büyük devlet adamları ya da ideal toplum hayatı hedefleri koyan felsefeciler karşımıza çıkıyor. Bildiğimiz tarihte idealini kurduğu toplumu oluşturup bu toplulukla dünya üzerinde devlet kurarak var olan tek bir kişi vardır ki o da Hz. Muhammed aleyhisselam’dır.

Bu durumu izah ederken Farabi şöyle bir tez ortaya atıyor. İlimin dışardan alınmayacağını, her insanda bütün ilimlerin var olduğunu söylüyor. Nasıl güneşin yokluğunda var olan hiçbir rengi göremiyorsak bu ilimlerin ortaya çıkması için de bunları aydınlatacak tecrübelere ihtiyacımız olduğunu anlatıyor. Felsefecileri ve bilim insanlarını çok tecrübe sahibi olup bu ilmin büyük bir kısmını ortaya çıkaran kişiler olarak anlatıyor. Peygamberlerin farkının ise tecrübeye ihtiyaç duymadan gerektiği an direkt bu ilmi açığa çıkartmalarından kaynaklandığını belirtiyor. Bu sebeple felsefeciler ideal toplum oluşturmak için çalışırken sürekli hata ve düzeltme yapmak zorundayken Hz. Muhammed aleyhisselam direkt ilimle hareket edip idealindeki topluma ulaşabilmiştir iddiasında bulunuyor.

Farabi’nin iddiası bir tezdir. Doğru ya da yanlış olabilir ama gerçek olan şudur ki; “Peygamber efendimiz sahabe toplumunu oluştururken, imkânsız görülen hedeflerine imkânsız görülen yöntemlerle ilerlerken hiç tereddüt etmemiştir. Başta vadettiği sonuçların hepsine de toplumunu ulaştırmıştır. Sahabenin hiç anlam veremediği basit hareketleri dahi yıllar sonrasında hedefe ulaştıran çok büyük etkiler ortaya çıkarmıştır. Peygamber efendimizin aleyhisselam bu özelliğini fark eden sahabe onun hareketlerinde küçük büyük farkı görmemiş ve o an anlam veremeseler bile tüm hareketlerini ona benzetmeye çalışmışlardır. Sadece devlet düzeyinde değil, her karakterden insanın hayatına bizzat onun karakterine özgü yön vermiş ve her bireyini tek tek işlediği muhteşem bir toplum kurmuştur.

Tıp eğitimi boyunca sayfalar dolusu hastalık bilgisini okuyup ezberliyoruz. O hastalığı doktor olarak ilk gördüğümüzde ise yanımızda tecrübeli bir hocamıza ihtiyaç duyuyoruz. Hiç tecrübe etmeden böylesine bir toplumu direk kuran ve yöneten bir lider gördüğümde Farabi’nin tezini inkâr edemiyorum. Ayetler bin dört yüz yıldır önümüzde dururken onun kurduğu toplumun zerresini, dünyada yaptığı değişikliğin zerresini yüzlerce binlerce milyonlarca Müslüman bir araya gelsek ortaya çıkaramıyoruz. Bu sebeple yaptığı her hareketin ilim olduğuna inanıp en büyüğünden küçüğüne kadar hepsini takip etmeye çalışmaktan daha bilimsel bir yöntem göremiyoruz.

Sebepleri ve sonuçları birbiriyle doğru ilişkilendirmek büyük bir ilim ve tecrübe gerektiriyor. Bu sebeple bu zor yolda gitmektense doğru sonuca ulaşmış kişilerin tecrübelerinden faydalanmak her zaman kullanılan bir yöntem olmuştur. Bu tecrübe araştırmasında bütüncül bir alış yapabilmemiz için peygamberimiz gibi hiç geri adım atmadan hep ilerleyen bir kişi gerekir. Oysaki insanların tecrübeleri gerileyip ilerlemelerinin bir bütünüdür. Bu sebeple peygamber efendimiz dışında aldığımız örneklerde bütüncül değil sorgulayıcı bir takip yapabiliriz.

Bu bilgilerin ışığında Batı taklidinin sevdalılarına bakacak olursak. Atalarının başarısı sebebiyle bugün bir Batılı’nın giydiği kıyafeti, yediği yemeği, mimiklerini ve nice ahlaksızlığını en ayrıntısına kadar takip etmelerini anlıyoruz. Biliyorlar ki onların ulaştıkları sonuca nerden ulaştıkları bilinmiyor. Belki bu sebepledir, niye olmasın diye nefislerine en hoş gelen yerinden tutunup da bir ihtimal aynı sonuca ulaşırız gayretleri takdire değer. Yüceliğine hayran olup da o toplumun en sefil insanlarını taklit ederek o toplumun seviyesine ulaşma çabaları ise ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Aralık 2017

Sayı: 353

İlkadım Arşiv