KAPAK - Savrulmayan Dava Adamı: Osman BAĞCI
Mayıs 2018 Zeyd Mehmet KAHRAMAN A- A+ Sesli Dinle    |  
Sesli Dinle    A- A+

KAPAK - Savrulmayan Dava Adamı: Osman BAĞCI

Daha ben 15 yaşında iken bir öğretmen ile tanıştım.

“Ey Müslümanlar! Müslüman olun…” diyordu bu öğretmen.

Müslümanlara, “Sizin kıldığınız namaz, niye sizi haramdan korumuyor?” diye soruyordu.

Tağut nedir?”, “Bel’am bin Bâura kimdir?”, “Tebliğ nedir?”, “Muvahhid kimdir?” ve benzeri sorularla ahâlinin dikkatini çekiyordu.

İLK TANIŞMA

1987 yılına rastlayan yaz tatilinde idik.

Nevşehir İmam Hatip Lisesi karşısında bulunan mahalle camisinde bir Pazar günü yatsı namazını kılmıştık.

Namazın ardından, şimdi öğretmen olan Yusuf Karmaz abimiz, bana ve yanımda bulunan arkadaşlarıma dedi ki: “Arkadaşlar, sizinle sohbete gidelim mi?”

“Ne sohbeti abi, sohbet nedir ki?” diye sorduk.

“Gidelim anlarsınız.” dedi.

Camiye çok yakın bir eve gittik.

Evin bir odasına geçtik. Odada, somya dediğimiz yöremize özgü demir profilden oluşan kanepeler vardı.

Kanepelere dizilmiş yaklaşık 15 genç vardı. Yaşları 15 ilâ 18 arasında idi.

Ayrıca orada 30’lu yaşlarda biri daha vardı. Odanın hâkim noktasında oturan ve herkesin yönünü döndüğü biri.

İşte orada tanıdım, bizlere ”Hayat düstûru”nu öğreten Osman Bağcı Hocamı.

O yaşlarımda ilk defa katıldığım sohbet toplantısında Osman Bağcı Hocam, bizlere İslam dini hakkında bilgiler anlatıyordu. Peygamberimiz ve O’nun güzel ashâbının hayatlarından örnekler aktarıyordu.

O anlattıkça omzumdaki yük artıyor, içimde inanç kıvılcımları çakıyordu.

HALKA HALKA GENİŞLEYEN HAREKET

Anadan-babadan Müslümandık elhamdülillah. Ancak sanki İslam’ı yeni kabul ediyormuşum gibi bir dönem ile karşı karşıya idim.

Bu dönem, sadece bana ait bir dönem değildi tabi ki.

O odada bulunan/bulunmayan onlarca genci fazlasıyla ilgilendiren bir dönemdi.

Halka halka genişleyen bir hareketin üyesi olmuştum ben de.

Benden öncekiler vardı. Sonra da benden sonrakiler.

İçim içime sığmıyordu. Dün gönülsüz şekilde kapısından girdiğim bu atmosferin bir anda tiryakisi olmuştum. Her an, bu atmosfer ile heyecan duymak istiyordum.

Rahmetli Zeki Soyak Hocamız, sohbetler hakkında “Oksijen çadırı” tarifini kullanırdı.

İşte o çadırdan bir an olsun çıkmak istemiyordum.

Hak davanın ne demek olduğunu o çadırda öğrendim.

Peygamberler, evliyalar, âlimler kısaca Allah dostları; neden ila-yı kelimetullah uğruna çaba göstermişler, orada öğrendim.

Benlikten bütünlüğe uzanan çizgiyi gördüm mesela.

Yakın komşudan başlayarak; akrabaya, dosta; tanıdığa, tanımadığa; ülkeye, ülke dışına tebliğ vazifesini idrak ettim.

CAMİDEN KÜLTÜR MERKEZİNE

Unutmam mümkün değil, her Pazar günü sabah namazında Fatih-1 Cami’nde buluşurduk.

Bu cami, tabiri caiz ise bizim medresemiz idi. Burada namaz haricinde her türlü sosyal ve kültürel faaliyet yapılırdı. Hatta güreş veya tekvando sporlarını dahi burada yapardık.

Rahmetli Osman Bağcı Hocam, güreşi pek severdi. Sohbet bittikten hemen sonra, “uykusu gelenlerin uykusunu açalım” diyerek, birkaç genci seçerek güreş yapardı.

Güreşte mahareti yüksekti. Hiç kimseye yenildiğini hatırlamıyorum. Bendeniz hariç.

GÜREŞ MAÇIMIZ

Bir seferinde Osman Hocam ile güreşe tutuştuk. Dakikalarca uğraştık yenişemedik. En sonunda Hocamın sırtını yere getirmeyi başardım. Bu sevinçle zafer ve başarı işareti anlamında kolumu havaya kaldırdım. Ancak, hocam itiraz etti. Kendisinin tuş olmadığını iddia etti. Ona göre tuş sayılması için sırtın yere geldikten sonra 3-5 saniye sabit kalması gerekiyormuş.

Neyse, bana göre tuş gerçekleşmişti. Ben onu bilir, onu söylerim.

Sabah namazlarından sonra, şehrin dışına doğru yürüyüş yapar, yerleşim yerleri bitiminden sonra hafif tempo koşu yaparak, marşlar söylerdik.

“Müslüman kişi zinde olur, sportif olur. Uyuşuk olmaz leeen!” derdi.

Bir yerden bir yere giderken yürüyüşünde tempo olurdu. Kısa boyuna rağmen uzun adımlar atardı. Sağa sola bakınarak yürümeyi hiç sevmezdi.

HALKTAN BİRİYDİ

Yeşil gözleri, orta boyu, kısa saçları ve son derece doğal görünüm ve davranışları ile dikkat çekerdi.

Bazılarının aksine bu doğal özellikleri kendine saygı ve sevgi duyulmasını sağlar ve kolaylaştırırdı.

Cebindeki parasını yanında bulunan öğrencileri ile paylaşırdı. İhtiyaç sahibi öğrencileri hiçbir şekilde görmezlikten gelmez, ihtiyacı ney ise muhakkak onu karşılardı.

Dünya malına önem vermezdi. Ev/araba derdi olduğuna hiç ama hiç şahitlik etmedik. Miras mallarının öğrenciler için harcanması hususunda akrabalarını ikna ettiğini işittik.

Evinin hemen alt katı öğrenci evi idi.

Orada kalan öğrenciler bulunduğu gibi, bizler de orayı sosyal alan olarak kullanıyorduk.

Sohbetler orada da yapılırdı. Kasetlerden filmler, sohbetler izlerdik.

KISA SÜREDE AYRI KALDIK

Tanıştıktan 2 buçuk, 3 yıl sonra Osman Bağcı Hocam, memleketi olan Konya’ya göç etti.

Eyvah ki, eyvah.

Adeta yetim gibi kalakaldık.

Neden? Niçin? Niye?

Bocaladık bir süre.

Ancak dava kişilere bağlı olamazdı. Olmadı da. Bize verilen bu emanete sahip çıkılmalıydı. Biz de öyle yaptık zaten. Emanet, geride kalan birçok Osman Hocalarda idi.

Fotoğraf çekinmeyi sevmezdi. Zeki Soyak Hocam da sevmezdi. O yüzden, o yıllara ait sınırlı sayıda fotoğraf karesi vardır.

Bir keresinde Hüseyin Çakır kardeşimin Paslanmaz Cami’nde nişan merasimi vardı. Orada Osman Hocam’ın fotoğrafını zar zor çekmiştim.

Arkadaşlarım Durmuş Gezen ve Hüseyin Çakır, fotoğraf çekimi için Osman Hocam’ın kafasını zorla sabit tutmaya çalışmışlar ama başaramamışlardı. Ortaya öyle bir fotoğraf çıkmıştı.

Sonraki yıllar biraz farklılaştı tabi ki. Konya’ya neredeyse her vardığımızda Osman Bağcı Hocam’ı ziyaret etmeden ve fotoğraf çekinmeden eve dönmezdik.

MUHABBETİNE DOYUM OLMAZDI

Hocam, bizleri görünce bir babanın evladını görmesi gibi sevinir ve bizi yürekten kucaklardı. İçimizi ısıtan gülme sesiyle ve neşeli gözleri ile muhabbet ederdik saatlerce.

Bir dava adamı hiç değişmez, değişmemeli. Buna açık ara tek örnek veririm: Osman Bağcı.

İlk tanıdığım gün nasılsa, son günleri de öyle idi. Gücü inancı idi. Makam, mevki, para, pul, moda vs. hiçbir şey onun gözünde itibarlı değildi.

Nice savrulan hocalar, hacılar gördüm. En ufak bahanelerle gemiden kaçan kişiler gördüm. Alaklı kulaklı…

Ancak Osman Bağcı Hocam bir ayrıydı. Bulunduğu her mekânda tebliğ vazifesini yapardı. Resmi dil bilmezdi. Dil kırmayı hiç beceremezdi. Protokol kuralları yerine ahbap kurallarına uyardı. Büyüğüne saygısını, küçüğüne sevgisini sonsuz şekilde gösterirdi.

ÜZÜLDÜK… YETİM KALDIK…

Ve bir gün Hocam’ın Mekke’de rahatsızlandığını duydum.

Önce enfeksiyon dolayısıyla yatıyor dediler. Ancak bir türlü taburcu olmuyordu hastaneden.

Hâfız Ali Uygun abim, 4 Şubat 2018 günü bana telefon vasıtasıyla Medine’den ulaşarak, “Osman Bağcı Hocam, burada hastanede yatıyormuş. Hangi hastanede yatıyor? Bana öğrenip bildirir misin?” dedi. Ben de adresi verdim.

Ali Abi, Hocam’ı bulmuş ve ziyaret esnasında bana mesaj yazdı. Ben de dedim ki: “Ali abi, benden selamlar ilet ve Hocam’ın fotoğrafını da çekmeyi ihmal etme” dedim.

O da bir fotoğraf çekmiş, bana gönderdi. Ancak o kareyi de saygısından dolayı neredeyse gizli saklı çekmiş. İyi ki de çekmiş Allah razı olsun.

Daha sonra, durumunun kötüye gittiği haberini aldık. Dua etmekten başka çaremiz yoktu.

Peygamber aşığı Osman Bağcı Hocamız, 12 Şubat 2018 Pazartesi günü Peygamber Efendimize komşu oldu. Rabbim, onun ruhunu Medine-i Münevvere’de, Peygamber Efendimizin şehrinde almış ve En Sevgili’nin Mezar-ı Şerifi’ne onu komşu eylemiş oldu.

Güzel yaşamanın sonucu, güzel bir ölüm oldu. İnşaallah güzel bir şekilde dirilir ve Peygamberimizin sancağı altında bizi de toplar. Âmin.

Gençliğimin baharında tanıştığım ve hayatımı tamamen bahara dönüştüren sevgili Osman Bağcı Hocam’ın vefatı bizleri çokça müteessir etmiştir.

Sağlığında bize öğrettiği düsturlara sımsıkı sarılmamızı dilerim Rabbim’den.

İnşaallah ona ve diğer büyüklerimize layık muvahhidler oluruz. Âmin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr