KAPAK - Mü’min’in Vasıfları: Merhamet, Şefkat, Cömertlik ve Şükür
Eylül 2020 Hülya Tekin A- A+
A- A+

KAPAK - Mü’min’in Vasıfları: Merhamet, Şefkat, Cömertlik ve Şükür

Allah Teâlâ’nın esmalarından en çok bildiğimiz ve her gün çokça tekrarladığımız iki tanesi Rahman ve Rahim’dir. Bu isimler Rabbimiz’in merhamet sıfatının göstergesidir. O, Rahman isminin tecellisi ile yeryüzündeki tüm varlıklara merhamet eder ve Rahim isminin tecellisiyle ahirette mümin kullarına merhametiyle muamele edecektir. Raûf esması da Rabbimiz’in şefkatini belirten ismidir. O, kullarına karşı çok şefkatlidir. Rabbimiz’in merhametini ve şefkatini Rasulullah aleyhisselam şöyle izah eder: “Allah Teâlâ’nın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini insanlar, cinler, hayvanlar ve böcekler arasına indirmiştir. Onlar bu sebeple birbirlerini sever ve birbirlerine acırlar. Yabani hayvan, yavrusuna bu sebeple şefkat gösterir. Allah, o doksan dokuz rahmeti kıyamet günü kullarına merhamet etmek için yanında alıkoymuştur.” (Buhari, Edeb 19; Müslim, Tevbe 17,19)

Kur’an-ı Kerim’de geçen Hz. Yakub ve Hz Eyyüb’ün aleyhimüsselam yaptığı dualarda (Yusuf, 64 ve Enbiya, 83) Allah azze ve celle, “Erhamürrahimin” (merhamet edenlerin en merhametlisi) olarak anılmaktadır.

Merhamet ve şefkat duygusu Allah’ın seçkin kullarına nasip ettiği bir fazilettir. O’nun en güzel kulu olan Hz. Muhammed aleyhisselam merhamet ve şefkat konusunda ümmetine en güzel örnekliği sunmuştur. Bu sebeple Rabbimiz: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107) buyurur. O aleyhisselam “rahmetenli’l-âlemin” (âlemlere rahmet) olarak merhametin en mükemmel örneğini yaşayarak göstermiştir. Kendisine hakâret eden ve hatta taşlayan Taif halkına, kendisini yurdundan çıkaran Mekke halkına, ölmek üzere bulunan bir Yahudi çocuğa, savaşlarda alınan esirlere ve daha nice kimselere, yine kuşlara, kedilere, birçok hayvana yani ayette buyrulduğu gibi tüm âlemlere merhametle ve şefkatle muamele etmiştir. Bunun neticesinde yıllar sonra Taif halkı İslam’a girmiş, Mekkeli halkın çoğunluğu İslam olmuş, Yahudi çocuk ölmeden önce iman etmiş, nice insanlar da O’nun merhametine hayran kalarak imana yürümüştür.

Biz mü’minler, merhamet edenlerin en merhametlisi bir Allah’ın kulu ve âlemlere rahmet olan bir Peygamber’in ümmeti olarak merhamet vasfını benimsemek durumundayız. Rabbimiz Kur’an’da mü’minleri şöyle anlatır: “Muhammed, Allah’ın Resulü’dür. O’nunla beraber olanlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih, 29) Yine Efendimiz aleyhisselam “Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.” (Tirmizi, Birr 16; Ebû Davud, Edeb 58) buyurarak merhamete muhatap olmak için merhamet göstermek gerektiğini dile getirir. Dünyadayken merhamet sahibi olan mü’minler inşallah ahirette Allah’ın rahmetine muhatap olacaklardır.

Kulun fıtratındaki merhametini yitirmesinin en önemli sebebi işlediği günahlardır. Günahlar arttıkça kulun kalbi katılaşır da merhamet duygusunu kaybeder. Kul en yakınlarına bile merhamet göstermez bir hale gelebilir. Böyle olunca o kimse Allah’ın rahmetinden de uzaklaşır. Bu nedenle günahlardan sakınmak merhamet duygusunu muhafaza etmenin, dolayısıyla merhamet görmenin en önemli yoludur.

Merhameti hayatımızın temel esası kılalım ki Allah’a layıkıyla kul, Rasulullah’a layıkıyla ümmet olabilelim.

Allah Teâlâ’nın Kerim esması cömertliğini ve varlıklara ikramını belirtir. O, bütün yarattıklarına bol kerem, lütuf ve ihsanda bulunan yani hakiki cömert olandır. Rabbimiz cömert olduğu için O’nun kulları da bu ismin tecellisi ile cömertlik vasfını edinmelidir. Çünkü mü’min bir kul Allah’a imanını ve muhabbetini amelleriyle kanıtlamak durumundadır ve bunu da ancak sevdiği nimetlerden Allah rızası için fedakârlıklar göstererek yapabilir. Dolayısıyla cömertlik müminin olmazsa olmaz vasıflarından biridir. Rabbimiz cömertliği şöyle ifade eder: “Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.”(Âl-i İmran, 92)

Cömertlik bizim anladığımız şekliyle sadece mal üzerinden yapılmaz. Esasında cömertlik kulun Allah için yaptığı her türlü fedakârlığı kapsar. Bir insan kendisi için değerli olan ne varsa: mal, ilim, evlat, ev/vatan, vakit, rahatlık/keyif ve candan cömertlikte bulunabilir. Örneğin malını Allah yolunda harcamak, ilmini insanlara öğretmek, evladını İslam dinine hizmet edecek şekilde yetiştirmek, evini yardıma muhtaç bir mümin kardeşine açmak, dinine daha iyi hizmette bulunmak maksadıyla memleketini bırakıp başka bir yere yerleşmek, vaktini en güzel şekilde Allah rızası için faydalı işlerle değerlendirmek, rahatlığını ve uykusunu bir mümine yardım etmek için bölmek, nefsini ve iradesini terbiye etmek üzere yemek ve uykusunu asgari düzeyde tutmak, gerektiğinde Allah adına canını feda etmek, kendisi sıkıntılı bile olsa bir mümin kardeşine tebessümde bulunmak hep birer cömertliktir. Çünkü hepsinde de nimetlerden, sevilen şeylerden Allah rızası için vermek, feragat etmek ve vazgeçmek söz konusudur. Bu da Rabbimiz’in buyurduğu gibi iyiliğe ulaşmanın önemli bir yoludur.

Rehberimiz Rasulullah, malda, ilimde, canda ve her alanda cömertlik vasfının en güzel örneğini ümmetine göstermiştir. O, mal biriktirmemiş ve eline geçen her şeyi ashabıyla paylaşmış, Medine’nin refah döneminde bile kendi sade hayatından hiçbir zaman vazgeçmemiş, kendisinden bir şey istenince asla yok dememiş ve elindekini vermiş, bulamazsa başkasına borçlanarak yine vermiştir, bir vadi dolusu ganimet develerini kalbi İslam’a ısınsın diye insanlara vermiş ve böylece onların imana kavuşmasını sağlamıştır.

Yine Efendimiz aleyhisselam risâlet davası için çok sevdiği memleketi Mekke’yi bırakarak Medine’ye hicret etmiş, cahillere öğüt vermiş, ihtiyacı olanın ihtiyacını gidermiş, her zaman bedel isteyen işlerde kendisini ve ailesini öne çıkarmış; servetin, malın, makamın olduğu yerde ise geri çekmiştir. O’nun ashabı da bize cömertliği öğretir. Ensar, muhacirlere evini, malını, tarlasını, bahçesini her şeyini açmış, neleri varsa onlarla paylaşmıştır. Bu davranışlarıyla da Allah’ın rızasını kazanmışlardır.

Efendimiz aleyhisselam şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allâh’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir.” (Buhârî, İlim, 15; Müslim, Müsâfirîn, 266-268) Burada bahsedilen kimseler malında ve ilminde cömert olanlardır.

Her daim elimizdeki tüm nimetlerden Allah azze ve celle yolunda vererek gerçek iyiliğe erişmek, Rasulullah’ın aleyhisselam örnekliğinde cömertliği kuşanmak duasıyla.

Allah’ın üzerimizde bulunan nimetlerini tefekkür ettiğimizde hakikati şu ayet-i kerimede görürüz: “Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız bitiremezsiniz. Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Nahl, 18) Bu Allah’ın bize çok büyük bir lütfudur, çünkü O bu nimetleri bize herhangi bir bedel ödememiş olduğumuz halde vermiştir. Kul daha annesinin karnındayken Allah’ın nimetlerine muhatap olmaya başlar. Tüm yaşamı boyunca da sürekli karşılıksız nimetlere erişir. Sağlığımız, sıhhatimiz, huzurumuz, evimiz, ailemiz, kulaklarımız, gözlerimiz, kalplerimiz, dilimiz, başarılarımız, malımız, ilmimiz, içtiğimiz bir bardak su, aldığımız ve verdiğimiz bir nefes ve farkında olduğumuz veya olmadığımız birçok nimetin muhatabıyız.

Bu kadar çok nimetin kıymetini bilmek için onların asıl sahibinin Allah olduğunun ve bize emanet olarak verildiğinin bilincinde olmalıyız. Kul, nimeti emanet olarak bilirse onu korumak ve kendisine veriliş amacına uygun olarak kullanmak sorumluluğunun farkında olur. Böylece elindeki tüm nimetleri Allah’ın rızası doğrultusunda kullanır. İşte böyle yapmak Allah’ın bize karşılıksız verdiği sınırsız nimetlerin şükrünü yerine getirmektir.

Allah’ın kullarına verdiği en büyük nimet iman ve hidayettir. Çünkü Allah’ın bu nimetine muhatap olan kul, asıl hayat olan ahiretini kurtarmış ve saadete kavuşmuş olur. İman ve hidayet nimetinin şükrü ise Allah’ın tüm emirlerine tam anlamıyla ittiba etmek ve yüreği imandan mahrum kullara İslam’ın mesajlarını ulaştırmaya gayret etmektir.

Rasulullah aleyhisselam geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bir gece Hz. Aişe radıyallahu anha annemiz: “Ey Allah'ın Resulü, geçmişte işlenmiş ve gelecekte işlenmesi muhtemel bulunan günahlarını Allah Teâlâ bağışladığı halde niçin bu kadar yoruluyorsunuz?” diye sorunca Efendimiz şöyle buyurdu: “Ya Aişe, Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?” (Tirmizî, Şemâil 44) Efendimiz aleyhisselam Allah’ın nimetlerinin kıymetini en iyi anlamış kul olarak ibadet etmeyi ve özellikle de namazı ve secdeyi Allah’a şükrün en önemli ifadesi olarak görmüş ve bunu ümmetine örneklik olarak bırakmıştır.

Kul nimetlerin şükrünü, dille Allah’a şükretmek ve “Elhamdülillah” demek suretiyle eda edebilir. Ancak tam ve sağlam bir şükür sadece dille yapılmaz. Her nimetin şükrünü o nimetin türünden yapmak durumundayız. O halde esas şükür hem dille hem de nimetlerin kendisini veriliş amacına uygun olarak kullanmakla yapılır.

İmam Gazali rahmetullahi aleyh bunu çok güzel açıklar: “Aklın şükrü onunla Allah Teâlâ’yı tanımaya çalışmaktır. Kalbin şükrü, onunla Allah Teâlâ’yı sevmektir. Gözlerin şükrü eşyaya ibret ve tefekkür nazarıyla bakmak ve eserde müessiri, sanatta sanii, nimette munimi, fiilde faili görmektir. Dilin şükrü Allah Teâlâ’yı zikretmek, nasihat etmek ve doğru konuşmaktır. Kulakların şükrü Allah Teâlâ’nın emir ve fermanı olan Kur’an’ı dinlemek, nasihat ve doğru söze kulak vermektir. Ellerin, ayakların, diğer organların ve nimetlerin şükürleri de bunları kendi veriliş gayeleri istikametinde çalıştırmak ve kullanmaktır.” (Gazali, Dinde Kırk Prensip İmam Gazali’nin Risaleleri, s. 385)

Rabbimiz azze ve celle “…Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.” (Sebe/13) buyurmuştur. Çünkü kulun elindeki bunca nimeti fark edip bunlar için Rabbi’ne şükretmesi gerektiğinin şuurunda olması ve şükrünü hakkıyla yerine getirmesi hakikaten çok zor bir iştir. Rabbimiz bu zor işi başaranları da şöyle müjdelemektedir: “Hani Rabbiniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti." (İbrahim/7)

Şükredebilmek de önemli bir şükür vesilesidir. Çünkü Allah, o kulunu nankörlükten korumuştur. Şükrün önemini anlatan bir sözde: “Nefes aldığına şükret. Verdiğine de şükret. Şükür ettiğine de şükret.” (Azîz Mahmûd Hüdâî) denilir.

Rabbimiz bizi daima hakkıyla şükreden az kullarından eylesin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Eylül 2020

Sayı: 386

İlkadım Arşiv