KAPAK -Huneyn Savaşı
Ocak 2021 Sinan ŞAHİN A- A+
A- A+

KAPAK -Huneyn Savaşı

Huneyn Savaşı, Müslümanlara karşı ittifak yapan Hevazin ve Sâkif kabilelerinin Mekke’nin fethinin akabinde harekete geçmeleri üzerine vuku buldu. Müslümanlarla birlikte Kureyş’in de amansız düşmanı olan Hevazin, Hz. Muhammed komutasındaki İslam Ordusunun hareketini kendi üzerlerine olabileceği düşüncesiyle endişeyle izlemiş, bu ordunun Mekke’ye yönelmesiyle de iki düşmanın vuruşup zayıflamaları beklentisine girmişti.

Her iki düşmanıyla da savaşmak için doğru zaman olduğunu düşünen Malik b. Avf, Huneyn’de 20 bin kişilik bir ordu topladı. Mekke’nin fethine katılan 10 bin kişilik İslam Ordusu’na 2 bin kişiyle katılan Mekkeli müşrikler yanında olduğu halde Huneyn’e gelen Rasulullah, sayılarının çokluğuyla gururlanan Müslümanların ilk vuruşmada dağılmasına rağmen gösterdiği cesaretle savaşa devam etmiş ve ordusunun tekrar toparlanması üzerine ve asıl önemlisi Allah’ın yardımıyla (Tevbe, 25) büyük bir zafer elde etmiştir. Yenilenlerin Taif’e sığınması sonucu başlayan kuşatma ise nihayete ermeden sonlandırılarak sefere son verilmiştir.

İslam’ın yayıldığı dönem içerisinde müşriklerle yapılan son büyük savaş olan Huneyn’in tam olarak anlaşılması için neden ve sonuçları üzerinde biraz durmak gerekmektedir.

İslam’ın yayılış sürecinde yaşananları tahlil etmek için ortaya çıktığı coğrafî ve beşerî hususları etraflıca incelemek gerekir. Hz. Muhammed’in doğduğu ve tebliğe başladığı Orta Arabistan, güney ve kuzeyinin aksine vahalar haricinde büyük kuraklığın görüldüğü ve sakinlerine kıt imkânlar sunan geniş bir coğrafyadır. Dolayısıyla yerleşik hayata geçilmesi için elverişli şartlar görülmez. Bölge halkı Mekke, Medine, Taif ve Hayber gibi vahalar ve su kaynakları bulunan şehirler haricinde genellikle göçebe bir hayat tarzına sahiptir.

Şehirliler imkânlar ölçüsünde tarım ve ticaretle, göçebeler ise hayvancılıkla hayatlarını devam ettirirler. Hal böyle olunca toprağa bağlılık, uzun süreli ortaklıklar ve sınırlar özellikle göçebeler için hiçbir anlam ifade etmez. Onlar için geçerli olan tek bağ kabile asabiyetidir ve çıkarlar uyuştuğu ölçüde kabile ittifakları yaygın olarak görülür. Tüm bunlar beraber ele alındığında mevcut manzaranın anılan sahada bir devlet yapısı ve bilicinin önünde büyük bir engel olduğu görülür.

Bu parçalı siyasî yapı içinde Batı Arabistan’dan geçen ticaret yolu üzerinde yer almasından dolayı Mekke ve şehrin hâkimi Kureyş kabilesi ön plana çıkar. Diğer kabileler tarafından da üstünlüğü kabul edilen Kureyş, bilindiği üzere Hz. Muhammed’in de arasından çıktığı kabiledir. İslam’a olan tavırlarını da esasında İslam’ın vazettiği ilkelerden ziyade kabile içerisindeki dengeleri ve mevcut yapısını bozması noktasında aramak yerinde olur. Müslümanların Hicret’ten sonra Medine’de oluşturdukları siyasî yapının en büyük düşmanı olması da kabile bağlılıklarından kaynaklı sorunların yanında Mekke ve Kureyş’in belirtilen konumuyla alakalıdır.

Zira Arabistan’a sahip olmak isteyen her güç Mekke’ye sahip olmak zorundadır ve bu noktada İslam’ın siyasal hedeflerine ulaşması doğrultusunda çatışmalar normaldir. Ancak Rasulullah Mekkeliler’le girilen tüm askerî ve siyasî ilişkilerde Kureyş’in itibarının zedelenmemesine azami gayret göstermiştir. Çünkü oluşturduğu politikanın temelinde Kureyş’in Araplar arasındaki konumunun İslam adına kullanılması düşüncesi yatmaktadır. Yapılan ittifaklarda ve fethin sulh yoluyla gerçekleşmesinde bu düşünce etkili olmuştur.

Öte yandan Kureyş’in Sakif kabilelerinin elinde olan Taif’le girdiği ticarî rekabet neticesi bunların Ahlaf grubuyla yaptığı ittifak ve sağladığı kontrol diğer grubu oluşturan Benî Malik’i Hevazin’le beraber hareket etmeye yöneltmiştir. Bu ittifaklar ağı içerisinde Hevazin’le süregelen düşmanlıklarına karşın varlıklarını devam ettirme düşüncesindeki Kureyş, büyük çoğunluğu henüz Müslüman olmamasına rağmen İslam’ın siyasî egemenliğini kabul ederek Huneyn’e giden ordu içerisinde yerini aldı. Safvan b. Ümeyye gibi ileri gelenlerinin askerî malzeme ve para yardımı yapmalarını da bu doğrultuda Hevazinli birini efendi olarak tanımaktansa Kureyş’ten birini tanımayı ifade ve tercih etmelerine bağlamak gerekir. Dolayısıyla müşriklerin bilinenin aksine ganimetten pay almak için değil varlık ve itibarlarını korumak için savaşa dâhil oldukları söylenebilir.

Öte yandan Hz. Muhammed’in Mekke’nin hâkimi olmasından dolayı Kureyş’in misyonunu üstlenmesi Hevazin’in düşmanlığına yeni bir boyut katmıştır. Zira Kureyş İslam egemenliğini kabul ederek bölgedeki konumunu rakibine karşı korumayı başarmıştı. Dolayısıyla Huneyn, Hevazin için Kureyş’in Araplar arasındaki konumunu elde etmek anlamına gelirken, Hz. Muhammed açısından da İslam’ın egemenlik sahasını genişletmenin yanında liderlik için Arap kabileleri arasındaki sonu gelmez savaşların önüne geçmek hedefi taşımaktadır.

Huneyn’de elde edilen ganimetin paylaşımında yaşanan sorunların yanında Kureyş liderlerine İslam’a ısındırılmaları amacıyla fazla pay verilmesinin ensar tarafından Rasulullah’ın kendi kavmini gözetmesi şeklinde yorumlanması kabile asabiyetinin hala gücünü gösterir. Bununla birlikte ilerleyen zamanda Müslümanlar arasında yaşanacakların da habercisi olarak yorumlanabilir. Bu uygulamayla Kureyşlilerin İslam’a yaklaşması ve esirlerinin iadesiyle Malik b. Avf’ın yanında Hevazin ve bundan biraz sonra Taiflilerin İslam’ı kabul etmeleri bölgede İslam’ın gücünü artırmıştır.

Savaşın akabinde Arap kabilelerinden gelen heyetlerin Medine’ye bağlılıklarını bildirmeleri Hz. Muhammed’in uyguladığı politikanın doğruluğunu gösterirken aynı zamanda Arabistan’ın tarihinde ilk kez bir devlet çatısı altında birleşmesi bakımından da önemlidir. Ancak burada bu kabilelerin tamamının Müslüman olduğu görüşünün yanında kabul edilenin İslam değil İslam’ın siyasal hâkimiyeti olduğunu vurgulayanlar da olmuştur. Yapılan bağlılık anlaşmalarının bazılarının Hz. Muhammed’in şahsıyla ve hayatıyla sınırlı olması, vefatıyla birlikte çıkan karışıklıkları bir yönüyle açıklayabilir. Dolayısıyla Hz. Ebubekir zamanında yapılan Ridde Savaşları’nın İslam’ın siyasal hâkimiyetinden çıkmak isteyenlerin bu amaçla düştükleri yanlışlar için yapıldığı düşünülebilir.

Mekke’nin fethi ve Huneyn’de bölgenin güçlü göçebe federasyonlarının itaat altına alınmasından sonra Hz. Muhammed’in Medine’ye dönmesi şehrin sonraki dönemlerde önemini artırırken Mekke bir daha eski günlerine dönememiştir. Zira İslam’ın ticarî ilkeleri Mekkeli tüccarların faiz ve tefecilik gibi eski uygulamalarını yapmalarını engellemiş ve ticaret eskisi kadar kâr getirisi olmaktan çıkmıştır. Bundan sonra Mekkeliler daha fazla gelir getiren savaş ve yönetim alanlarında boy göstermeye başlamıştır.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr