KAPAK-Bir Yaşam Tarzı Olarak Din
A- A+

KAPAK-Bir Yaşam Tarzı Olarak Din

“Ben neyim, nereden geldim, yaratılış gayem nedir ve nereye gidiyorum?” gibi sorular, insan zihnini meşgul eden önemli sorulardır. İnsanlık tarihi boyunca birçok düşünür, bu sorulara cevaplar aramışlardır. Bu sorulara en doğru ve ikna edici cevabı din vermektedir. Din, yüce Allah’ın insanları hayra, iyiliğe, huzur ve barışa yönlendirmek için peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kanunlar ve kurallar bütünüdür.

Din duygusu, insanın fıtratında olan bir duygudur. Yani din duygusu, insanlık tarihi kadar eski bir duygudur. Nerede bir insan topluluğu varsa orada din mutlaka vardır. Din duygusundan soyutlanmış bir toplum bulmak mümkün değildir.

Dini, hak din ve batıl din olmak üzere iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Hak dinin kaynağı, bir olan, tek olan Allah’tır. Yüce Allah, dinin kural ve kaidelerini peygamberlere vahiy yoluyla bildirir. Peygamberler de Allah’tan aldıkları dini prensipleri önce kendi nefislerinde yaşarlar ve rol model olarak insanlara dini tebliğ ederler. Tek bir hak din vardır. O da İslam’dır. Zira Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de “Allah nezdinde hak din İslâm’dır.” (Âl-i İmran, 3/19) buyurmaktadır.

Hak din, insana iyilik, doğruluk, dürüstlük, fazilet ve adalet duygularını kazandırır. Din, insanlara bir yaşam tarzı sunmaktadır. Hak dinin yaşandığı toplumlarda sevgi, saygı, hoşgörü, birlik beraberlik, yardımlaşma, dayanışma ve hayırda yarışma vardır. Hak dinin yaşandığı toplumda huzur, barış ve esenlik yaygınlaşır. İnsanlar mutlu ve huzurlu bir hayat sürerler.

Batıl din ise insanların uydurduğu dindir. Batıl din, insanlığa asla huzur ve mutluluk getirmez. Tarih boyunca batıl din peşinde koşan pek çok millet, ahlaken tefessüh etmiş, batmış, helak olup tarih sahnesinden silinip gitmiştir. İnsanlık tarihi boyunca bazı zamanlarda hak dine çeşitli hurafe ve batıl inançlar sokmak suretiyle onu tahrif edenler olmuştur. Böylece dinin insanlığı ulaştırmak istediği yüce hedeften saptırmışlardır.

Asr suresinde ifade edildiği gibi günümüz insanı da bir hüsran ve ziyan içerisindedir. İnsanlığı hüsrana iten, çıkmaza sokan birçok sebep vardır. O sebeplerden biri de yanlış din anlayışıdır. Zira birçok Müslüman, bugün dini sadece inanç ve ibadetten meydana gelen kaideler ve kurallar olarak algılamaktadırlar. Hâlbuki din, sadece inanç ve ibadetten ibaret değildir. Dinin insanlığa sunduğu prensipleri, inanç, ibadet, muamelat ve ahlak olmak üzere dört grupta toplamak mümkündür. Bu ilkelerin hepsi de birbiriyle sıkı bir ilişki içerisindedir. Birbirini tamamlamaktadır. Birini diğerinden soyutlamak mümkün değildir.

Yanlış din anlayışı, insanları birtakım çıkmazların içine sokmaktadır. Mesela bazı Müslümanlar, asrımızda insanlığın içine düştüğü zor durumdan sadece sözlü dua yaparak kurtulacaklarına inanmaktadırlar. Bundan dolayı da her gün Fetih suresini veya ayete’l-kürsi gibi sure ve ayetleri okuyarak veya sözlü dua yaparak bu zulüm ve haksızlıklardan kurtulacaklarına inanmaktadırlar. İşte bu, yanlış din anlayışının insanlarımızı getirdiği durumun açık bir örneğidir.

İslam dininde dua önemli bir ibadettir. Ancak dua iki türlüdür. Birincisi fiilî dua, ikincisi ise kavlî/sözlü duadır. İnsanlar, sadece sözlü dua yapmak suretiyle isteklerine kavuşamazlar. Önce fiilî dua yapılmalı, daha sonra da sözlü dua yapılmalıdır ki, insan isteğine kavuşabilsin. Fiilî duayı iki örnekle açıklamak istiyorum. Birincisi, nasıl ki bir çiftçi, tarlasını sürmeden, tohum ekmeden ve zamanı geldiğinde gübrelemeden, hasat zamanı geldiğinde tarladan ürün elde edemezse ki, bu onun için bir fiilî dua mahiyetindedir. Çiftçi önce üzerine düşen çalışma ve çabayı yapmalı, sonucu Allah’a bırakarak mahsulüne bereket vermesi için dua etmelidir.

İkinci bir örnek olarak da üniversiteye girmek isteyen bir öğrenciyi düşünelim. Şayet o öğrenci, fiilî dua niteliğinde olan, planlı bir şekilde üniversite sınavına hazırlanmazsa, çalışıp çabalamazsa sadece sözlü dua yapması, onun sınavda başarılı olması için yeterli olmayacaktır.

Bir de şanlı tarihimizden bir örnek verecek olursak, Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u sadece Fetih suresi okuyarak mı fethetti? Elbette ki hayır. Önce asrının ilim ve tekniğini en üst seviyede kullanarak, savaş için gerekli olan her türlü top ve savaş teçhizatını hazırladı. Hatta karadan gemileri yürüttü. Yani bir komutan olarak üzerine düşen bütün çaba ve gayreti sarf etti. Sonra Allah’a tevekkül etti ve Allah’tan muzafferiyet bahşetmesi için dua ve niyazda bulundu. Allah da ona, o büyük zaferi nasip etti.

Demek ki insan, önce kendi üzerine düşeni yapmalı, ondan sonra sonucu Allah’a havale etmelidir. Nitekim yüce Allah, “De ki: Çalışıp çabalayın. Yapabildiğiniz bütün hayırlı amelleri yapın! Amelinizi Allah da Resulü de müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O, size, yapmakta olduğunuz her şeyi bir bir haber verecektir.” (Tevbe, 9/105) buyurmaktadır.

Dinin bizlere sunmuş olduğu ilkeleri doğru anlayıp hayatımızda tatbik etmeliyiz ki, bizi dünyada başarı ve mutluluğa, ahirette de ebedi kurtuluşa eriştirebilsin. Batıl din veya yanlış din anlayışı, insana mutluluk getirmediği gibi bilakis insanı içinden çıkamayacağı açmazlara sokar. İnsanın hem dünyada hem de ahirette mutsuz olmasına, hüsrana uğramasına sebep olur.

O halde gerçek mutluluk ve başarının anahtarı, yüce Allah’ın bizlere Hz. Peygamber vasıtasıyla sunmuş olduğu dinî yaşam tarzını benimseyip ona göre hayatımızı şekillendirmektir.

Ne mutlu dini hayat tarzı edinip Kur’an ve Sünnet üzere yaşayanlara!


Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, msoysaldi@hotmail.com

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ekim 2020

Sayı: 387

İlkadım Arşiv