Kasım 2020 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

İMBİK- Bırakın da Tefekkür Edelim!

Taha Kılınç’ın Yeni Şafak’taki köşesinde aktardığına göre Batı Afrika ülkelerinden Mali’nin kuzeydoğusundaki Gao bölgesinde insanî yardım çalışmaları yürütürken 2016’nın Aralık ayında “İslâmî Mağrip el-Kaidesi” adlı örgüt tarafından kaçırılan Fransız gönüllü Sophie Petronin ve geçtiğimiz Mayıs ayında, 2018’de Kenya’da kaçırılan İtalyan vatandaşı Silvia Romano Müslüman olarak ülkelerine dönmüşler. Fransız Sophie Petronin kendisine Meryem ismini uygun görürken, Silvia Romano Ayşe ismini beğenmiş.

Bu iki bayan yıllarca terör örgütlerinin esaretinde yaşamışlar. Müslüman olmaları ikisinin de kendi ülkelerindeki faşist ve radikal İslâm düşmanı örgütler tarafından tepki ile karşılanmalarına sebep olmuş. Hatta Fransız Cumhurbaşkanı’nın İslâm aleyhinde açıklamalar yaptığı bir dönemde, fırsatı ganimet bilip Petronin’i karşılamak için gittiği hava alanında eski ismi ile kendisine “Hoş geldin Sophie” demesine karşılık, “Benim adım Meryem, Müslüman oldum” şeklinde bir cevap alması Makron’u şapşallaştırmış ve beklediğini almadan havaalanından gerisin geri dönmesine sebep olmuş. Bu iki hidayet hadisesi Taha Kılınç’ın köşesinde, değişik açılardan değerlendirilmiştir. (Ayrıntı için bkz: “Sophie’den Meryem’e” 14 Ekim Çarşamba, Yeni Şafak)

Biz ise, bu iki ihtida olayını son zamanlarda başımıza tebelleş olan tefekkür edememe hastalığını tersinden hatırlatması bakımından calib-i dikkat bulduk. Anlatıldığına ve anlaşıldığına göre hidayete erme hikâyelerinin ikisinde de en belli başlı saik çokça tefekkür edebilme imkânıdır. Hatta daha da ilerisini söylersek, tefekkürle baş başa kalma mecburiyetidir.

Kendi ifadelerinden anladığımıza göre, bu hanımefendiler yıllarca teröristlerin kamplarında hareket alanları dar, ama düşünce ufukları geniş bir şekilde yaşamışlar. Esir olmalarına rağmen hiçbir fikir baskısı görmemişler. Örgüt mensuplarının Müslüman olması nedeniyle İslâm’ın hoşgörüsü ile muamele edilmişler. (Bazen böyle şeyler oluyor. Müslümanlar birbirini öldürürken misafirlerine merhametli davranabiliyorlar.) En önemlisi kahramanlarımız kendilerini meşgul eden esaretten önceki düşünce baskılarından kurtulduklarından tefekkür etmeye oldukça fazla zaman ayırmışlar. Ayırmak ne demek mecbur kalmışlar. Böylece bütün bir hayatı gözden geçirme fırsatını kullanarak inançlarını, zaaflarını, hırslarını, gözden geçirip hakikate yönelebilmişler.

Kendilerine zorla İslâm’ın telkin edilmediğini, iki mühtedinin de radikal örgütlerin İslâm anlayışından uzak bir Müslümanlık tercih ettiklerini, yansıtmaları sayesinde anlamış oluyoruz. Çünkü hanımefendiler ilk medya beyanlarında hal hareketleri ile takva sahibi birer mümin olduklarını, Müslümanlıklarında herhangi bir şüphe olmadığını cümle âleme ilan etmiş oldular. Dahası baskı ile din değiştirselerdi ülkelerine döner dönmez bunu açıklayıp eski dinlerine avdet ederlerdi.

Yaratılış icabı insan, saflığın ve doğallığın bir numunesi olarak tefekkür etme vasfını haizdir. Tefekkür etme insan ile diğer varlıklar arasındaki en büyük farktır. Diğer varlıklardan ayıran bu özelliğini kullanabilmesi için insan her türlü donanıma sahip olarak dünyaya teşrif eder. İlk önce tefekkürün ana besleyicileri ve muharrikleri olarak insana havass-ı selime bahşedilmiştir. Artı olarak insanın beş duyu organı ile ortak mesai yapacak kâinat âyetleri insanın düşünce ameliyesini harekete geçirmek için sunulmuştur. Üstüne sadık haber (vahiy)’i koyarsanız sahibini eşref-i mahlûkat kılmak için tefekkür, çalışmaya hazır halde bir donanım olarak beklemektedir.

Tefekkürün tefekkür olabilmesi için içeresinde faaliyet yürüteceği beynin ve gönlün sahibi tarafından tahrip edilmemesi gerekir. Tahribata uğramış bir dimağ, tefekkür değil nefsani düşünceler üretir. İnsan fıtratının bozulmadan devam etmesi tefekkürün olmazsa olmaz gerçekliğidir. Tefekküre sunulan malzemeler de onun sahih bir şekilde fikir üretmesini sağlar.

Tefekkürün mahiyeti nedir? Tefekkürün özelliklerini yitirmesinin göstergeleri nelerdir? Bütün bu sorulara cevap verirken bize yardımcı olabilecek en önemli unsur tefekkürün neticesidir. Sonuçta ne düşündüğümüz tefekkürün aynası olacaktır. Tefekkürümüzün neticesinde duygularımızın kanatlandığı semavatta bizi bekleyen neler var? Mâsivaya doğru mu uçuyoruz, yoksa pembe bulutlar üzerinde nefsimize tahtlar mı kuruyoruz.

Peşin için mi koşturuyoruz, veresiyeye yani ahirete mi çaba harcıyoruz. Düşüncemiz neticesinde havsalamızı kaplayan duygularımızın kökü var mı, yoksa bu âlemde edindiğimiz kimi köksüz hislerin peşinden mi sürükleniyoruz. Fikirlerimizin ortak olduğu kaygılar ve temennilerin aslı nereden geliyor, ilahi bir tefekkür havzasından mı, yoksa insan ürünü kırıntılar mı? Bütün bunlar tefekkürün nasıllığını izah eder.

Dünya hayatının yoğun, buna karşılık ahiret hazırlığının az olduğu günlük uğraşlar içerisinde tefekkürü tefekkür olmaktan çıkartıp daha ziyade düşünceye dönüştürdüğümüz bir vakıadır. Etrafımızı kuşatan ilham edicilerin büyük bir kısmı dünyevi tatminlerin elde edilmesini sağlayacak düşünceler telkin etmektedir. Düşünüyoruz ama sonuçta kısa süreli ve menfaat içerikli akıl gelgitlerinin dışına çıkamıyoruz. Kısır düşünme teknikleri ile yaşadığımız ve yaşayacağımız hayat dışında aklımıza bir şey gelmeyecek duruma düşüyoruz.

Böyle bir zihin ile arzularımıza, isteklerimize, hazlarımıza, hırslarımıza cevap vermekten öte gidemiyoruz. Müslümanlığın daha ziyade bu âleme ait prensiplerini sınırlı düşünce dünyamızda misafir ediyoruz. Lakin tefekkür etme boyutuna geçemiyoruz. Bu boyut gereği gerçek manada şükretme ve sonuçta hesap verme idrakine ulaşmamız gerekirdi. Yaratıcımızı da sadece yaşadığımız gerçekliklerin yardımcısı, biz kullarının destekçisi ve nimetlerin hibe edicisi olarak düşünmeye başladık. Bu sonuçlar tefekkür olgusunun yok olduğunun delilleridir.

Büyük oranda kentlerde yaşayan inanç sahipleri tefekkür imkânlarını kaybetmeye razı olmuş demektir. Modernizm’in yapısı gereği tefekkür etmek yerini karar vermeye bırakmıştır. Karar verirken manevi unsurlardan daha çok dünyevi endişeler ön plandadır. Çevreden, kâinat ayetlerinden bigâne kalarak hayatınızı devam ettirdiğiniz için hızlı yaşamanızın kaçınılmazlığı gibi hızlı karar vermeniz de elzemdir. Böylece tefekkür imkânlarının yok olduğunun farkında bile olmazsınız.

Malumatfuruşluk tefekküre karşı mücadele etmektedir. Günlük sosyal paylaşım ziyaretlerimizde gördüğümüz gönderimlerle uzun süre meşgul olmak bizden tefekkürü uzaklaştırmaktadır. Çünkü paylaşımlarda tefekküre neden olabilecek uyaranlar yerine günlük siyasetin seviyesiz yansımaları, sağdan soldan kes kopyala yöntemi ile aktarılmış, muhatabını bulmayan meşhur kişilere ait güzel sözler, günlük zevklerin ve hareketlerin edep, adap, hatta görgü, görenek dışı paylaşımları, nefsani tatminlerin olmazsa olmaz tezahürlerinin paylaşımları bizi tefekkürden alıkoymaktadır.

Fitne dönemlerinde dağlara çekilmenin faziletleri ile ilgili rivayetlerin ne anlama geldiği, insanların birbirlerini tatmin aracı olarak görmeye başladığı günümüzde daha bir sarahatle ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda bu rivayetler, insanın tefekkür etmeye bir an bile fırsat bulamadan, neredeyse soluk almaya bile vakti olmayacak yoğunlukta yaşamak zorunda olduğu bir hayat kuşatmasının etkisinde fikretmek, akletmek ve tedebbür etmek için dağlara kaçmanın ne derece kıymetli olduğunu açıklıyor.

Günümüzde insanın kendisi ile baş başa kalması bile tefekkür etmeye yetmemektedir. Çünkü günlük hayatımızın irfandan ve hikmetten yoksun oluşu nedeni ile zihnimiz ya sadece -içerisinde dini veriler de olsa- dünyevi düşünce öbekleri ya da kısır fikir teatileri ile dolu oluyor.

Yaşadığımız hayat bizi o derece tefekkürden uzaklaştırıyor ki, bazen isyan edip şeytana, nefsimize, etrafımıza, yakınlarımıza;

“Bırakın da tefekkür edelim!” diye haykırasımız geliyor.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Kasım 2020

Sayı: 388

İlkadım Arşiv