Temmuz 2015 Bekir ŞENGÜN A- A+
A- A+

İmam Nesai ve Amelül Yevm Vel Leyle Gece ve Gündüz Yapılacak İşler

Allah’u Teâlâ: “Şanı yüce olan Ben, cinleri ve insanları, sadece yalnız bana ibadet edip kulluk etsinler diye yarattım.  Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.

Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak (Ben’im!)Allah\'tır.”  (Zariyat, 56-58) buyurarak insan ve cinleri kendisini tanısın ve O’na en güzel şekilde kulluk etsinler diye yarattığını bildirmektedir.

İnsanların, rızasına uygun kulluk edebilmeyi en iyi şekilde öğrenmeleri için peygamberleri, en son ve en mükemmel örnek olarak ta kulu ve Rasûlü Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’yı -sallallahu aleyhi ve sellem-  en güzel, en üstün ahlakla bezeyerek kendi ismi ve sıfatı olan Raûf ve Rahîm vasıflarıyla da taçlandırarak göndermiştir. Bu hakikati Allah’u Teâlâ:

“Ey iman edenler! Andolsun ki kendi içinizden size sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size çok düşkün öyle bir Peygamber gelmiştir ki, O, müminlere karşı Raûf, çok şefkatli, Rahîm, çok merhametlidir.” (Tevbe, 128) ayet-i celîlesi ile beyan etmiştir.

Mü’minlere karşı Raûf, çok şefkatli ve Rahîm çok merhametli olan, onların sıkıntıya düşmeleri kendisine çok ağır gelen sevgili Rasûlü sevmek, onu önder ve örnek edinmek her Mü’minin görevi ve asli vazifesidir. Nitekim yüce Rabbimiz bir ayeti celîlede şöyle buyuruyor:

(Ey iman edenler!) “And olsun ki, Rasûlullah (Allah\'ın Elçisi) sizin için, Allah\'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah\'ı çok zikredip anan kimseler için en güzel örnektir.” (Ahzab, 21)

Bu ayet-i celile Rasûlüllah’ın -sallallahu aleyhi ve sellem-  bütün hayatını; söz, hareket ve bütün davranışlarını örnek edinip O’nun gibi yaşamamız gerektiğini bildiren en açık bir delildir. Özellikle Allah’ın -celle celâluhu- rızasını ve hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler, daima Allah’ı -celle celâluhu- zikredip O’nu ananlar için o en güzel örnektir. Onun sabrı, tevekkülü, dayanışması, cihadı, gayreti, zorluklara tahammülü Allah’a -celle celâluhu- olan güven ve bağlılığı, insanlara karşı bütün hal, hareket ve davranışları ile mükemmel ve en güzel bir fazilet numunesi olduğunu bizzat Kâinatın Rabbi Allah -celle celâluhu- bildirmektedir. “Şüphesiz ki sen en yüce Ahlak üzere bulunuyorsun” (Kalem, 4) hitabının muhatabı olan o yüce Rasûl: “Beni Rabbim terbiye edip yetiştirdi ve edebimi pek güzel kıldı.” Ve “Ben en yüce ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” buyurarak kendisinin edep ve ahlakın en üstün örneği olarak Allah -celle celâluhu- tarafından yetiştirilip gönderilmiş olduğunu bildirmektedir.

Ayette zikredilen “Allah’ın Rızasını ve ahiret günü O’nun hoşnutluğunu arzulayanlar için en güzel örnektir. ” ifadesinde Rasûlullah’ı -sallallahu aleyhi ve sellem-  örnek edinmeye ayrıca bir teşvik bulunmaktadır. Zira bir kul için en büyük mutluluk Rabbin rızasını kazanmak “Allah onlardan razı ve hoşnut, onlar Allah’ın kendilerine verdiğinden hoşnut ve razı!” (Beyine, 8) sırrına nail olmaktır.  Mü’minleri en iyiye, en güzele yönelten gaye işte Cenâb’ı Allah’ın bu rızasını kazanabilmektir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde ebedî kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetmiştir. Allah\'ın rızası ve hoşnutluğu ise hepsinden daha büyüktür. İşte bu, gerçek büyük kurtuluştur!” (Tevbe, 72)  Keza pek çok ayeti celîle; Rasûlüllah’a -sallallahu aleyhi ve sellem-  itaatin Allah’a -celle celâluhu- itaatin gereği olduğunu açıkça bildirmektedir.

“Kim Resul’e itaat ederse Allah\'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik!” (Nisa, 80) Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-  Müslim\'in sahihinde Ebu Hureyrenin rivayet ettiği hadiste şöyle buyuruyor: 

(عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ - صلى الله عليه وسلم -، قَالَ: مَنْ أَطَاعَنِي فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ، وَمَنْ يَعْصِنِي فَقَدْ عَصَى اللَّهَ،

“Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana asi olur, isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur.”

Cafer b. Muhammed: Allah’u Teâlâ kullarının kendisine ibadet ve kullukta acze düşeceklerini biliyordu. Bu yüzden onların kendisine hakkıyla kulluk etmeyi öğrenebilmeleri için kendisi ile onlar arasında bunu öğretecek içlerinden bir kulunu seçip onu kendi vasfı “Raûf” çok şefkatli, “Rahîm” çok merhametli vasıflarıyla taçlandırarak bütün insanlığa sözleriyle, yaşantısı ile sadık bir elçi olarak gönderdi. Böylece ona itâati kendisine itâat, ona uymayı, kendisine uymak olarak kabul etti. Ve “Rasûl’e itâat eden Allah’a itâat etmiştir.” (Nisa, 80)  buyurdu.

Bu ayet ve Hadis, gayet açık olarak Peygambere itaat edip onu örnek edinenin Allah’a -celle celâluhu- itaat etmiş olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah onu Âlemlere rahmet olarak göndermiş ve onu göndermekle bütün kâinata rahmetinin yanında Mü’minlere özel bir lütuf ve ikramı olduğunu da şu ayeti celile ile beyan etmiştir.

 “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah\'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”  (Al-i imran, 164)

Rasûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107)

Bu ve benzeri ayet ve hadislerin ışığında ashabı kiram, tabiin ve onları takib eden bütün sâlih mü’minler Rasûlullah’ı örnek edinmek onun yaşadığı gibi yaşayabilmek ve efendimizin yaşantısını kaynağından öğrenebilmek için gayret ve çaba göstermiş, binlerce kilometre yolları sayısız çile ve meşakkatlerle aşmış ve bu konuda çok güzel eserler meydana getirmişlerdir. Ashabı kiram’ın çocukları ve kendisini iyice tanıyamamış olanlar zaman zaman Hz. Aişe annemize gelip onun ahlâkını ve yaşantısını sorduklarında Annemiz; “Siz Kur’an’ı okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an idi. O Kur’an ne emrediyorsa öyle yaşıyordu.” der ve onun yaşantısını anlatırdı. Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma- Rasûlullah’ın -sallallahu aleyhi ve sellem-  yaşadığı gibi yaşamaya ve onun yaptıklarının aynısını yapmaya o kadar arzulu idi ki Onunla beraber olduğunu duyduğu ashaba hemen gider ve kendisi ile beraber iken onun ne yaptığını ve nasıl yaptığını öğrenir ve aynısını yapardı. Meselâ şurada oturmuştu dediklerinde orada oturur, şu sözleri söylerken ellerini şöyle yaptı dediklerinde o da o sözü naklettiğinde aynı hareketi yapardı. Çünkü O âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. Onun kendisi rahmet ve her hareketini yapmak ve onun gibi yaşamak rahmete vesile idi.

Ebu Bekir Muhammed b. Tahir: “Allah’u Teâlâ Muhammed’i -sallallahu aleyhi ve sellem-  rahmet ziyneti ile bezedi. Onun gelmesi bir rahmet, onun yaşantısı ve bütün vasıfları insanlığa rahmet idi. O rahmetten nasiplenen, her iki dünyada da her türlü kötülük ve zorlulardan kurtulur ve bütün sevilen ve arzulananlara nail olur.” demektedir.  Zira Allah’u Teâlâ onun hakkında “(Rasûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107) buyurmuştur. O hayatta iken de rahmet idi. Vefat ettikten sonrada rahmet olmakta devam etmektedir. Nitekim Abdullah b. Mes’udun rivayet ettiği hadiste; Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:

عَنْ عَبْدِ اللهِ ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : إِنَّ لِلَّهِ مَلاَئِكَةً سَيَّاحِينَ يُبَلِّغُونِي عَنْ أُمَّتِي السَّلاَمَ .قَالَ : وَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : حَيَاتِي خَيْرٌ لَكُمْ تُحَدِّثُونَ وَنُحَدِّثُ لَكُمْ ، وَوَفَاتِي خَيْرٌ لَكُمْ تُعْرَضُ عَلَيَّ أَعْمَالُكُمْ ، فَمَا رَأَيْتُ مِنَ خَيْرٍ حَمِدْتُ اللَّهَ عَلَيْهِ ، وَمَا رَأَيْتُ مِنَ شَرٍّ اسْتَغْفَرْتُ اللَّهَ لَكُمْ.

“Şu iyi bilinsin ki Allah’ın -celle celâluhu- yeryüzünü dolaşıp gezen seyyah melekleri bulunmaktadır. Onlar bana ümmetimin selâmlarını iletirler.” Ve sonra da şöyle buyurdu: “Hayatta bulunmam sizin için bir hayır, bir rahmettir. Zira karşılıklı konuşur, anlatırsınız, biz de size söyler anlatırız. Vefatım da sizin için bir hayır, bir rahmettir.  Zira yaptığınız ameller (pazartesi ve perşembe geceleri)  bana gösterilir, hayırlı olduğunu gördüğüm amellerinizden dolayı Allah’a hamd ederim. Kötü işler yaptığınızı gördüğümde ise Allahtan sizi affetmesini diler, sizin için istiğfar ederim. ”

Ebu Musa el Eş’arînin rivayet ettiği bir hadiste de şöyle buyuruyor:

عَنْ أَبِي مُوسَى ، قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِنَّ اللَّهَ إِذَا أَرَادَ رَحْمَةَ أُمَّةٍ مِنْ عِبَادِهِ قَبَضَ نَبِيَّهَا قَبْلَهَا ، فَجَعَلَهُ لَهَا فَرَطًا وَسَلَفًا ، وَإِذَا أَرَادَ هَلَكَةَ أُمَّةٍ عَذَّبَهَا وَنَبِيُّهَا حَيٌّ ، فَأَقَرَّ عَيْنَهُ بِهَلْكِهَا حِينَ كَذَّبُوهُ ، وَعَصَوْا أَمَرَهُ.

“Allah bir ümmete rahmet dilerse onların peygamberini kendilerine önder ve öncü kılmak için önce onun ruhunu kabzeder. Eğer bir ümmetin helâk olmasını isterse; kendisini yalanlayıp, isyan eden kavminin hak ettikleri azabı çekerek yok olduklarını görüp teselli olsun diye peygamberi hayatta iken o ümmeti yok eder!”

Semerkandî: “Muhammed’in -sallallahu aleyhi ve sellem- “Âlemlere rahmet” olması, cinlerin ve insanların hepsine hatta bütün canlılara rahmet olmasıdır. Zira O, mü’minlere hidayet rehberi olduğu dünya ve ahiret saadetlerine vesile olduğu için rahmettir, münafıklara da öldürülmekten kurtulmalarına sebep olduğundan dolayı bir rahmettir. Kâfirlere de azapları bu dünyada ertelendiği için bir rahmettir.” demiştir.
Abdullah b. Abbas -radıyallahu anhuma-: “O, Mü’minlere rahmettir ve kâfirlere de bu dünyada diğer ümmetlerden peygamberleri yalanlayanların başlarına gelen azaplar onun hatırına uygulanmayacak oluşundan dolayı bir rahmettir.” demiştir.

Nakledilir ki Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Cebrail’e -aleyhisselâm-: “Bana ihsan olunan rahmetten sana da bir pay dokundu mu?” diye sordu. Cebrail –aleyhisselâm-: “Evet ben, sen peygamber olarak gönderilinceye kadar akıbetimden korkuyordum. Ne zaman ki Allah’u Teâlâ’nın:

“Gündüz sinip geceleri gözüken gezegenlere and olsun;
Kararmaya başlayan geceye and olsun;
Ağarmaya başlayan sabaha and olsun ki,
Bu Kuran, arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen, şerefli bir elçinin (Cebrail’in) getirdiği sözdür.” (Tekvir, 15-21) ayetlerinde beni övmesi ile güven bulup rahatladım.”  diyerek cevaplamıştır.

Onun âlemlere rahmet olması; Ona iman edenlerin dünya ve ahirette rahmete nail olmaları, iman etmeyip ona karşı gelenlerin hem dünyada ve hem de ukbâda rezil ve rüsvâ olmalarıdır. Abdullah b. Abbas -radıyallahu anhuma-  bu ayetin açıklamasında: “Allah’a ve ahiret gününe iman edene dünyada ve ahirette rahmet verilir. Allah’a ve Rasûlüne inanmayanların ise daha önceki milletlerin uğradığı yerin dibine geçirilmek, tufan ve sürgün gibi felâketlerden muaf tutulmalarıdır.” demiştir. Bu rahmeti kabul eden, onun gereğini yapıp şükreden saadete erer. O rahmeti kabul etmeyip ona karşı gelenler ise hem dünyada ve hem de ahirette hüsrana ve ziyana uğrarlar. Nitekim Allah’u Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyuruyor: “Allah\'ın verdiği nimete nankörlükle karşılık veren ve sonunda milletlerini yuvarlanıp helâk olacakları yere, cehenneme sürükleyenleri görmüyor musun? Orası ne kötü karargâh (oturulacak) bir yerdir!”  (İbrahim, 28-29)

Ebu Hureyre -radıyallahu anh- naklediyor: (Müşriklerin işkencesine daha fazla tahammül edemeyen bazı Müslümanlar) Rasûlullah’tan -sallallahu aleyhi ve sellem-  müşriklere beddua etmesini istediler.. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- : “Ben Lânet edici olarak gönderilmiş değilim! Ben sadece Rahmet olarak gönderildim!” buyurdu. Nitekim Tâif’ten dönerken müşriklerin hakaret ve taş yağmurundan kurtulmak için bir bağ’a sığınmıştı. Cebrail -aleyhisselâm- beraberinde dağlar meleği ile gelip isterse oradaki dağları bu müşriklerin tepesine indirebileceğini bildirdiğinde kabul etmemiş onlara merhamet edip “Ey Rabbim onlar cahiller, bilmiyorlar ve belki onların neslinden Allah’a ve ahiret gününe iman eden kişiler gelir.” diyerek acımış ve onların yok olmasını istememiştir.

Atâ b. Yesâr -rahmetullahi aleyh- naklediyor: Bir gün Abdullah b. Amr b. Âs -radiyallahu anhuma- ile karşılaştım. Kendisine: “Bana Rasûlullah’ın Tevrat’ta bildirilen vasıflarını söylesene!” dedim. O olur; “Vallahi o Tevrat’ta; Kur’an’da bildirilen vasıflarıyla;

“Ey Rasûlüm! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı olarak ve Allah\'ın izniyle, O\'na çağıran bir davetçi ve nur saçan bir aydınlatıcı…” (Ahzab, 45-46) ve “Ümmilere bir sığınak, bir koruyucu olarak gönderdik. Sen Benim kulum ve Rasûlümsün! Seni Mütevekkil (Allah’a güvenen) diye isimlendirdim. Sen kaba ve sert değilsin! Sokaklarda yaygara yapan bir şirret de değilsin! O, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, aksine affeder ve bağışlar! Allah onu, yolunu sapıtmış bir milleti, “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi ile doğru yola erdirmedikçe ve körleşerek kapanmış gözleri, sağırlaşmış kulakları, katılıktan taşlaşmış kalpleri o Kelime-i Tevhid ile açmadıkça onun ruhunu kabzetmeyecektir! Diyerek tanıtmıştır.” dedi.

Onun getirdiği davet, insanlığa hem rahmet ve hem de hayat veren bir risâlet idi. Nitekim Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ey inananlar! Allah ve Rasulü size hayat verecek emir ve yasaklara uymaya sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun! Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka O’nun huzurunda toplanacaksınız!” (Enfal, 24)

Şüphesiz ki O’nun her emrinde bir hikmet ve hayat vardır. Onun için O’ndan gelen her emri kabullenmek ve yerine getirmek gerekir.  “Allah kişi ile kalbi arasına girer” buyuruluyor. Bu durumu tasvirden aciziz. Ancak diğer bir Ayette; “And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız!” (Kaf, 16) buyurulmuştur. Kullarını kendilerinden daha iyi tanıyan Cenâb’ı zül-Celâl ve Tekaddes hazretleri onların Kendisine ve rahmet olarak gönderdiği Rasûlüne tabi olmalarını şu;

“Ey iman edenler! Allah\'a ve Rasûlüne itaat edin! Onun emirlerini işitip dururken O\'ndan yüz çevirmeyin!” (Enfal, 20)

“Ey iman edenler! Allah ve Rasûlüne itaat edin!..” (Enfal, 46)

“…O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah\'tan korkun, emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakının, aranızdaki münasebetleri düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin!” (Enfal, 1) ve benzeri birçok ayeti celîlede emretmiştir. Bu emirleri duyan ve gönülden inanan İslâm âlimleri bütün hayatlarını O Rasûlü örnek edinmek üzere adamış, Onun yol ve sünnetini öğrenmek için binlerce kilometre yol katetmişler. Sayısız eziyet ve yorgunluklara katlanmış hem kendileri Onun gibi yaşamaya çalışmış ve hem de diğer mü’min kardeşlerinin de Onu örnek edinip yaşamaları için çok değerli çalışmalar yapmışlardır.  Günlük hayatta Hz. Peygamber\'in -sallallahu aleyhi ve sellem-  ibadet ve dualarını aynen uygulama arzu ve ihtiyacı, erken sayılacak bir dönemde âlimleri Onun -sallallahu aleyhi ve sellem-  dualarını müstakil kitaplarda toplamaya sevk etmiştir.

Müslümanları kendilerinin hazırladığı çoğu seçili birtakım dualardan kurtarmayı hedef alan bu tür eserler, önceleri “Kitâbü\'d-Duâ”, “Kitâbü’z-Zikr” gibi isimler alırken sonradan “Amelül-Yevm vel-leyle” diye adlandırılmış ve klasik hadis kitabı tekniği içinde telif ve tasnif edilmiştir. Amelül-Yevm vel-leyle adına ilk defa III. yüzyılın sonlarında rastlanmaktadır. Daha sonra İmam Nesâî (ö. 303-915) ve İbni Sünnî’nin (ö. 364-974) kaleme aldıkları aynı adlı eserler günümüze ulaşmış bulunmaktadır. Ebu Ömer Ahmed b. Muhammed et-Tâlemenkî (ö. 429-1037), Ebu Nuaym el-İsfahânî (ö. 430-1038), İmam Münzirî (ö. 656-1258), ve İmam Suyûtî de (ö. 911-1505) \'Amelül-Yevm vel-leyle adıyla eserler telif etmişlerdir. Adı el-Ezkâr olmakla beraber aynı konuları aynı tarzda ele alan İmam Nevevî’nin değerli eserini de burada anmak gerekir. Ancak bunların içinde İmam Nesâî İle talebesi İbni Sünnî\'ye ait olanların bu tür içinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. İmam Nesâî hadislerin senetlerini değerlendirmiş, zaman zaman râviler arasında tercihler yapmış ve Hz. Peygamber\'e ait olduğu kesinlik kazanan bütün evrâd ve ezkâr\'ı toplamaya çalışmıştır. İlk defa onun tarafından kullanıldığı zannedilen “Amelül-Yevm vel-leyle” adını, Hz. Peygamber\'in -sallallahu aleyhi ve sellem-; “Hanginiz bir gün ve gecede iki bin beş yüz kötülük işler?” Hadisinden almış olduğu tahmin edilmektedir.

1141 hadis ihtiva eden “Amelül-Yevm vel-leyle” üç ayrı yazmasından faydalanılarak Dr. Faruk Hamâde\'nin tahkiki ile Beyrut\'ta basılmıştır. Ayrıca Münzirî hadislerin senetlerini çıkarmak suretiyle eseri ihtisar etmiştir.

Zehebî eserdeki hadisleri genel bir değerlendirmeyle ceyyîd (sağlam) olarak nitelendirmiştir. Türünün en güzel örneklerinden kabul edilen eser, bazı müelliflerce fazla ayrıntılı bulunarak hadislerin senetleri çıkarılmak suretiyle ihtisar edilmiştir. Kimin tarafından yapıldığı bilinmeyen bir muhtasarı da Süleymaniye Kütüphanesi\'nde bulunmaktadır.

Kütüb-ü sitte adı verilen hadis mecmualarının beşincisinin müellifi olan Hâfız, İmâm, Şeyhul-İslâm, Kâdî Ebu Abdurrahmân Ahmed İbni Şuayb İbni Ali İbni Sinân İbni Bahr el-Horâsânî Horasan\'da Nesâ denilen şehirde dünyaya gelmiş 215/830-303/915 yılları arasında yaşamıştır.

Hadis almak üzere Horasan, Irak, Hicaz, Mısır, Şam, Cezire gibi diyarları dolaştı. İlminin derinliği, itkânı, rivâyetlerindeki ulviyetle (ulüvvü İsnâd) temâyüz etti. İlmini Mısır\'da neşretti. Fıkıh, Hadis ve rical bilgisinde Mısır\'daki emsallerinden, devrinin en üstün ve önde gelen bilgini olduğu muâsırı olan âlimlerce de te\'yîd edilmiştir. Bazı âlimler İmam Nesâî\'nin Müslim\'den ahfaz (hafızası daha kuvvetli) olduğunu da söyler.

İmam Nesâî küçük yaşında başladığı tahsilini, hadis öğrenmeye yöneltmiştir. İlk hadis derslerini, muammerinden olan, (uzun ömür yaşayan) Enes b. Malik -radiyallahu anh- de dâhil pek çok Hadis otoritesine talebelik yapmış olan büyük muhaddis Kuteybe b. Saîd\'den aldı. Hadis tahsili için, Kuteybe İbni Saîd\'in yanına 230 yılında gittiği zaman 15 yaşında olduğunu, rivayetlerini almak üzere bu zatın yanında kaldığı bir yıl iki aylık sürenin feyzini ömrü boyunca unutamadığını kendisi anlatır.

İmam Nesâî heybetli yapılı, güzel ve nur yüzlü, sıhhatli bir şahıstı. Günahlardan kaçmaya çok gayret eder, cihada iştiraki severdi. Hz. Dâvûd\'un (gün aşırı) orucunu tutar Gece ve gündüz ibadetlerine çok düşkün idi. Teheccüd’den hiç geri kalmazdı. Humus’ta yaptığı kadılıktan herkes hoşnut kalmıştı. Ayrıca Rasûlullah\'ın -sallallahu aleyhi ve sellem-  sünnetlerini ihya ettiğini, sultanların meclisinden kaçtığını faziletleri meyânında zikreden İbni Hacer, bu davranışının, İmam Nesâî\'yi şehit olmaya götürdüğünü de ifade eder.

Ömrünün son zamanlarını Mısır\'da, Hadis ve ilim öğreterek geçirmişti. Hac için oradan çıktı. Şam\'a uğradı. Şam Ümeyye Camiinde münazaralara katıldı. Kendisine Ümeyye hanedanı ile ilgili sorular soruldu. İmam Dârakutnî\'nin ifadesine göre, orada rahatsızlandı. Kendisini deve sırtında Hicaz toprağına yetiştirmelerini istedi. İsteğini yerine getirdiler. 303 (915-916) yılının Şaban ayında Mekke\'de vefat etti ve Safâ ile Merve arasına gömüldü.

Ölümüyle ilgili olarak şu vak\'a anlatılır: Uzun müddet Mısır\'da yerleşip, ilim neşrinden sonra 302 yılında orayı terk ederek Şam\'a (veya Remle’ ye) gelen İmam Nesâî, orada Hz. Muâviye taraftarlarının baskısına mâruz kalır. Kendisinden, Hz. Muâviye\'nin Hz. Ali\'den -radıyallahu anhuma- üstünlüğüne dair rivayette bulunmasını isterler. O ise: \"Allah onun karnını doyurmasın\" Hadisinden başka bir şey bilmediğini söyleyince Hz. Muâviye -radıyallahu anh- taraftarları İmam Nesâî\'yi Mescidin içinde dövmeye başlarlar. Onları, bu davranışa sevk eden şüphesiz İmam Nesâî’ deki Hz. Ali sevgisi ve dolayısıyla“Fî Fadli Ali” adıyla telif etmiş olduğu eseri idi. Buradan, hırpalanmış ve sakatlanmış olarak Mekke\'ye hareket etti. İmam Nesâî, Mekke\'ye varır varmaz kötü muâmelelerin tesiriyle vefat ettiği ve bu yüzden onun şehîd olduğu da denilmiştir.

İmam Nesâî’nin asrı büyük muhaddislerin var olduğu ve Hadis öğrenmek için uzun seyahatlerin yapıldığı bir dönemdir. İmam Nesâî de bu seyahatlere katıldı. Büyük muhaddislerden ilim aldı, ilim verdi. İstişarelerde bulundu. İlmi ve fazileti ile tanındı. Hadisteki yetkisiyle şöhret buldu. Hadis öğrenme ve öğretme yolunda yaptığı yolculuklar, ölümüne kadar kesintisiz devam etti. Parmakla gösterilir hale geldi. Yerine göre bir öğrenci, yerine göre Allah yolunda gazaya çıkmış bir Mücâhid, yerine göre Mücahitlerin öğretmenliğini yaptı

Hadis âlimlerinden Me\'mûn el-Mısrî şunu anlatır: \"İmam Nesâî ile beraber Tarsus\'a gittik. İmamlardan Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. İbrahim, Ebul-Âzân gibi zevat toplanmıştı. Kendileri adına, hadis şeyhlerine karşı ilmî münazarada bulunacak birini seçme konusunda istişarede bulundular ve bu iş için Ebu Abdurrahman en-Nesâî\'yi seçme konusunda ittifak ettiler\"

İmam Nesâî bir taraftan seyahat ederken, bir taraftan da bulduğu muhaddisten hadis alıyor. İsteklisine de bunları öğretiyordu.

Nesâî\'nin kendilerinden hadis ve ilim aldığı hocalarından bazıları şunlardır: Kuteybe b. Saîd, İshak b. Râhûye, Süleyman b. el-Eş’ as, Osman b. Ebu Şeybe, İsa b. Hammâd.

İmam Nesâî, eğer ehil ise kendi akranından ilim ve hadis almaktan da çekinmezdi. Ebu, Davûd es-Sicistânî, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel ve Süleyman Eyyüb el-Esedî, kendilerinden hadis alıp rivayet ettiği akranıdır.

İmam Nesâî ayrıca birçok öğrenci yetiştirmiştir. Başta Sünen isimli eserini rivayet edenler içerisinde bulunan oğlu Abdül-Kerim olmak üzere ileri gelen talebelerinden bazıları da şunlardır. Ali b. Ebu Câfer et-Tahavî, İbni Hibbân el-Bustî, Ebu Bekir b. el-Haddâd, Ebu Ali en-Nisâburî, Ebul-Kasım et-Taberânî.

İmam Nesâî, Şafiî mezhebine bağlı olmasına rağmen mutlak müctehid mertebesinde idi. Hadisçiler arasında üçüncü yüz yılın müceddidi sayılmıştır. İbni Kesir bu konuda şöyle der: \"Yazmış olduğu eserlerden anlaşılıyor ki hıfzı sağlam, doğruluğu kesin, imanı güçlü, ilim ve irfanı geniş birisi idi\"

Hadis rivayetinde çok titizdi. Hatta bu konuda Müslim\'den daha sağlam olduğunu söyleyenler vardır. Nakd-i Ricâl ilminde aşırı titiz olan Zehebî bile onu Müslim, Ebu Davûd, Tirmîzî gibi Hadis otoritelerinden önde sayar ve şöyle derdi: \" İmam Nesâî, İmam Buhârî ve Ebu Zür\'a ayarındadır.\"

Tâcüd-Din es-Sübkî de şu nakilde bulunur. \"Üstadımız Zehebî’ye, Hadis alma konusunda İmam Müslim\'in mi, yoksa İmam Nesâî’nin mi, daha titiz olduğunu sordum. \" İmam Nesâî daha titizdir\" dedi\"
Sa\'d b. Ali ez-Zencânî, İmam Nesâî\'nin hadis kabul ve rivayetindeki şartlarının İmam Buhârî ve İmam Müslim\'den daha da ağır olduğunu söyler.

İmam Nesâî’nin Amelül-Yevm vel- Leyle adlı eseri, Hz. Peygamber\'in -sallallahu aleyhi ve sellem-  günlük dua ve zikirleri ile bu konudaki tavsiyelerini ihtiva eder ve her insanın, hemen hemen her işinde sünnete uygun şekilde nasıl davranacağını gösterir. Eser sabah duası ile başlamakta, eve girerken ve çıkarken, alışveriş yaparken, yatarken ve kalkarken, namaz ve oruç gibi çeşitli ibadetleri ifa ederken neler söyleneceğini, sevinç ve keder hallerinde, çeşitli tabiat olayları karşısında nasıl dua edileceğini bütün ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Bizim Türkçeye çevirdiğimiz kitap İmam Nesâî’nin aynı isimli kitabının mükerrer olan bazı hadisleri çıkartılarak hazırlanmış bir muhtasarıdır. Rabbim çok büyük meşakkat ve gayretlerle Rasûlünün sünnetini bize ulaştıran bu değerli âlimlerden razı olsun, bizleri de onlara yoldaş aynı zamanda onların yolundan gitmeyi ve onları örnek edinerek o yüce Rasûl’ün sünnetine en güzel şekilde tabi olmaya muvaffak eylesin!

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Temmuz 2015

Sayı: 324

İlkadım Arşiv