Şubat 2016 Fatih TURAN A- A+
A- A+

Ey Ölüm Meleği Canımı Hemen Al!

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hud, 112) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu ayetin bulunduğu sure için “Beni ihtiyarlattı.” diyor. (Tirmizi, Tefsir 57)

Rabbimizin emrettiği doğru yolda olduğunu ispat için Efendimizin yükümlü olduğu şeyler her ne ise -Peygamberlik vazifeleri hariç- hepsi aynen ümmeti için de geçerlidir. Tebliğ, cihad, helal, haram, namaz, oruç, hac, zekât vb.

Efendimiz makam sahibi olmasına rağmen ihtiyarladım diyorsa ümmeti olarak bizim ne dememiz lazım? O zaten doğru yol üzereydi ve ümmetinin de bu yol üzere hayatını devam ettirmesi için yılmaz bir çaba içerisindeydi. Eğer yoldan çıkarsak diye bizleri Fatıma annemizin şahsında ikaz ediyordu. “Ey Fatıma! Babam Peygamber diye sakın güvenme. Rabbine karşı kulluk vazifeni yap. Eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile seni kurtaramam.” (Müslim, İman 89,351)

Müslümanın hedefi bellidir. Hedef cennettir. Cenneti kazanabilmek ise yön okları ve rehberimiz olmasına rağmen öyle kolay değildir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de cenneti nasıl kazanacağımızı anlatmıştır. Yolumuzu çizmiştir. Bize düşen yolcu olabilmektir. Yola bir kere revan olmayagörün, hemen engeller çıkar karşımıza. Mal, evlat, makam, eş. Önemli olan bunların imtihan olduğunu bilmek ve yoldan çıkmamıza sebep olabileceklere denk gelince yolculuğun selameti açısından yönümüzü değiştirebilmektir.

Şu imtihan dünyasında doğru yolda olmak çok zor. Nefis ve şeytan, heva, arzu ve istekler, menfaat ve ihtiraslar, bağımlılık ve tutkular, güç ve dünya tutkusu, sürekli iman ve istikametimize zarar veren, bizleri hidayetten dalalete sürükleyen unsurlardır. Bu sebeple imtihanı, ancak Rabbimizin lütuf ve inayetiyle, sadık iman, samimi niyet, sahih bilgi ve salih amellerle kazanabileceğimizi bilmeliyiz. Gerçekten bugün Müslümanlar olarak bizler “iman ve istikamet” noktasında nerede duruyoruz? Kur’an’ın yanında, Peygamberimizin tarafında mıyız? Hakkı istiyor, hakikati arıyor muyuz?

Şeytan çeşitli şekillerde yolumuzdan alıkoymaya çalışıyor. Yaptığımız hizmetleri kendimizden bilmek, şımarmak dahi yoldan çıkmaya bir sebeptir. Mütevazı olmalıyız ki takvaya ulaşabilelim. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi esnasında Mekke’ye muzaffer bir komutan edasıyla değil, zaferin Allah’tan olduğunu bilen bir kul edasıyla giriyordu. Başını o kadar eğmişti ki; neredeyse sakalları devesinin boynuna değecek kadar tevazu ve vakar içindeydi. (İbni Kesîr, Bidaye 4, 315) Bu hâl “Allah yolunda neyinizi ortaya koyarsanız koyun, ortada bir zafer varsa bilin ki Allah’tandır.” demenin bir ifadesiydi. Hem Rabbimiz şöyle buyurmuyor mu? “Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Resulüm! Sen atmadın Allah attı.” (Enfâl, 17)

Günümüzde Müslümanların rahat olması ortaya farklı sorunların çıkmasına sebep oldu. Artık İslam’ı sadece sohbetlerde anlatılan bir inanış haline getirmeye başladık. Sahabelerin hayatının adeta ulaşılmaz bir efsane gibi anlatıldığı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatının kutlu doğum haftalarına sıkıştırıldığı bir zamana doğru gitmekteyiz. Onların da insan olduğunu unuttuk nedense. Ya da öyle bir hayatın yaşanması gerektiğini.

Geçenlerde bir sohbette hocaefendi “Allah Teâlâ’dan ihlâsla şehitlik isteyen yatağında ölse de şehit olur”. (Müslim) dedi. Herkes sevindi. Hatta şefaatçi olacaklarımızı bile düşündük desem yalan olmaz. Hâlbuki yanı başımızda insanlar gerçek anlamda vurulup şehitlik mertebesine ulaşırken acaba bizlerin şehitlik istemesi ne kadar yeterli olur. İnsan bu istemeyi acaba bir vesvese mi diye düşünmeden edemiyor. Oturduğumuz yerden şehitlik isteyelim ve sevabına erişelim! Hadis-i şerife muhalefet etmek niyetinde değilim ama yenilen yemekler ve içilen çaylar sonrasında yapılan sohbetlerden sonra şehitlik istemek ve sevabına erişmek biraz zor gibi geliyor.

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhari, Edeb, 27)

Gündemimizde Suriye var, Filistin var. Ve oralarda kardeşlerimiz şehit oluyor. Biz onların çektikleri eziyeti ne kadar hissediyoruz? Onların derdiyle ne kadar hemhal olabiliyoruz? Nasıl ki yaptıklarımızın ve söylediklerimizin hesabını vereceksek yapmamız gerekirken yapmadıklarımızın, söylememiz gerekirken söylemediklerimizin de hesabını vereceğimizi bilmemiz lazım. Eğer kıyıya vuran Aylan bebeğin cansız bedeninin hesabı sorulmayacak zannediyorsak yanılıyoruz. Madaya’da insanlar açlıktan evcil hayvanları, kedi ve köpekleri yiyorsa, ot kaynatıp çorba yapıyorsa ve bizler haberlerde bunları izlerken canımız sıkılmasın diye kanal değiştiriyorsak, telefonumuza falan yere yardım için gelen sms’lere “Evet” yazıp 5 lira bağış yapınca kendimizi huzurlu hissediyorsak bunun hesabını veremeyiz.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Komşusu açken tok yatan kimse bizden değildir.” (Hâkim, 2,15) buyuruyor. Geçtiğimiz haftalarda Suriyeli küçük bir kızın yazdığı vasiyet mektubu vicdanlarımızın ne kadar nasırlaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Suriyeli küçük kız, çizdiği resimle tabutun içinde kendini tasvir ederken, ailesine yazdığı vasiyette “Bu benim vasiyetimdir. Canım anneciğim! Senden benim güzel gülüşlerimi hatırlamanı ve yatağımı olduğu gibi bırakmanı istiyorum. Ve sen ablacığım! Arkadaşlarıma de ki ‘O açlıktan öldü...’ Ve sen abiciğim! Üzülme; ama ikimiz birlikte ‘Biz açız!’ dediğimizi hatırla. Ey ölüm meleği! Acele et ve ruhumu al ki artık cennette yemek yiyeyim. Ben çok açım. Ve ey ailem! Benim için korkmayın. Ben sizin yerinize de cennette yiyebildiğim kadar çok yiyeceğim.” diyerek Rabbine gitmedi mi?

Müslümanların en büyük sorunu tek bir vücut olamamak. Cumhuriyet döneminin Müslümanlar açısından en rahat olduğu şu ortamında ümmetin derdiyle dertlenmek yerine, en çok birlik olabilecek bir zamanda kendi cemaatimizi ya da kendi grubumuzu büyütme ve ihtiyacını giderme tarafına meylettik. Ayetleri ve hadisleri yaşantımızdan çıkardık, sohbetlere hapsettik.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki insanlar gerçekten şehit olurken biz şehitlik sevabı istiyoruz. Dünyanın dört bir yanında kardeşlerimiz ağır imtihanlara tabi tutulurken, aileleri gözlerinin önünde katledilirken, kiminin malına kiminin ırzına el konulurken suni gündemler yaşıyoruz. Gerçekten gündemimizde olması gerekenlere bizlere soluk dahi aldırmayan gündelik işlerden fırsat bulamıyoruz. Gerçekten şehitliği istemiyoruz. Lafını yapmak kolay. İş icraata gelince kaybedeceklerimiz gözümüzün önüne geliyor.

Hâlbuki Rabbimiz “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır.” (Nisa, 126) buyurmuyor mu? Zaten gerçekten bizim olmayan şeyleri kaybetmek neden bize bu kadar zor geliyor? Kendi yavrularımızı Aylan bebeğin yerine ya da Suriyeli küçük kızın yerine koyabilsek belki aldırmazlığımıza bir son verebiliriz.

Mezhepsel düşüncelerin beynimizi kemirdiği sosyolojik bir travma yaşıyoruz. Şii diyoruz Sünni diyoruz. Şimdilerde bir de Vahhabi demeye başladık. Müslüman olduğumuzu, yekvücut olduğumuzu unuttuk. Ölenlerin Müslüman olduğunu unuttuk, kanıksadık. Hiç birlik olmaya çalışmadık. Kendi çıkarlarımızı ön planda tuttuk, ümmeti unuttuk. Özümüzün bir olması gibi sözümüzün de bir olması gerekliliği için çaba göstermiyoruz.

“Rabbimiz Allah’tır” deyip de istikamet üzere dosdoğru yolda yürüyenler için ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir. İşte onlar, cennet ehlidir. Amellerinin karşılığı olarak orada ebedi kalacaklardır.” (Ahkaf, 13-14)

Dualarımız Rabbimizedir. Çünkü dualara karşılık verebilecek sadece O’dur. Yeniden güç istiyoruz Rabbimizden, Müslümanca yaşamak için. Yeniden kul olabilmek için, yeniden ümmet olabilmek için. İstikamet üzere olmak ve bu yolda ölmek için. “Her insan ölümü tadacaktır.” buyuruyor Rabbimiz. (Âl-i İmran, 185)

Madem ölüm tek bir defa gelecek
O da neden Allah için olmasın?
Abdullah Taşkıran

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2016

Sayı: 331

İlkadım Arşiv