Aralık 1998 Süleyman ARSLANTAŞ A- A+
A- A+

Dünden Bugüne Muhasebe

Aslında rejim RP'nin yönetime gelmesini istemiyordu. Zira MNP, MSP, RP ve FP. iktidara gelsinler için kurulmuş-kurdurtulmuş partiler de değildi.

Adı geçen partilerin kuruluş amacı, merkez sağ partilerin kefelerinden taşan ya da bu partilere oy vermeyen-vermek istemeyen duyarlı İslami kesimin istenilmeyen mecralara yönelmesini önlemek ve sisteme kanalize etmekti. Ne var ki birbirinin devamı olan bu partiler ilk kez MSP olarak seçimlere girdi ve sonrasında hemen hükümet olmaya talip oldu. Parti Başkanı Erbakan kendilerini "anahtar parti" olarak adlandırdı ve sonunda MSP-CHP koalisyonu gerçekleşti. İlerleyen zaman dilimleri içerisinde de 1980 ihtilaline kadar çeşitli koalisyonlarda görev aldılar.

MSP ve onun devamı olan partiler hiçbir zaman sistemin kendilerine biçtiği rolü anlamak istemedi. 1960'ların başlarından itibaren oluşan-oluşmaya başlayan "bütüncül İslam" anlayışı gittikçe siyasallaşıyor ve bağımsız taleplerde bulunmaya başlıyordu. Bilhassa komünizmle mücadelenin bilinçli olarak rejim tarafından müslüman halkın omuzlarına yıkılması ciddi tepki görmeye başlamıştı. Sonuç olarak 1960'ların sonlarına doğru "milliyetçi muhafazakar" çizgi yerini "ümmetçi-İslam" çizgisine devrediyordu. Ve din, milli olmaktan çıkıyor "evrensel İslami olarak algılanmaya başlanıyordu. Oysa kuruluşundan itibaren cumhuru dikkate almayan "cumhuriyet" rejimi halkın Kur'an'a dayalı, milli olmayan bir İslam anlayışına sahip olmasından ciddi tedirginlik duymaktaydı. İşte bu tedirginlik nedeniyle legal planda "milliyetçi-muhafazakar" anlayışı aşmış "Kur'an-i İslam" anlayışına ulaşmış müslümanların temsili için adı geçen partilere hayat hakkı tanındı.

MSP ve 1983'te kurulan RP radikal söylemleri ön planda tuttuğu zaman hem küçük kalıyordu, hem de gerçekten sistemin tehdit olarak algıladığı İslami kesimin önceki bir kısmını bünyesinde barındırıyordu. Zaten rejim de; bu partilerin laik, liberal, atatürkçü, demokrat olmalarını istemiyordu. Zira buna ihtiyacı da yoktu. CHP gibi AP veya DYP gibi partileri var iken, Atatürkçülük, laiklik RP'nin ne haddine! Asılları var iken sahtesi de neye uğraşsın ki?

Fakat olan oldu, Erbakan ve arkadaşları yumuşadıkça yumuşadılar merkez sağa yaklaştıkça yaklaştılar, üstelik bunlar yetmiyormuş gibi bir de Atatürkçü ve laik kesildiler. İşte bu tercih sistem tarafından kabul edilemezdi. Özellikle Refahyol dönemi uygulamalarına dikkat ettiğimizde Erbakan, başbakan sıfatıyla müslümanları gücendirmekten hiç çekinmedi ve sistemi de, onun banilerini de memnun etmek için elinden geleni yaptı. Sonuç olarak yine 60'ların sonları, 70'lerin başlarındaki gibi siyasi yelpazede kendilerine yer bulamayan "bağımsız müslüman" imajı yaygınlaşmaya başladı. Özetle ifade etmek gerekirse adı geçen partilerin kapatılmaları İslamcı söylem ve yaklaşımları nedeniyle değil, bilakis laik, Atatürkçü (sayın Erbakan'ın; "Atatürk sağ olsaydı RP'li olurdu" sözünü hatırlayınız) söylem ve yaklaşımları nedeniyledir.

YAŞADIĞIMIZ G†NLERE NASIL GELİNDİ?

9 Ocak 1997 günü dönemin başbakanı Erbakan, 'Başbakanlık Kriz Merkezi' kararnamesini imzalıyordu. Bu kararname ya da yönetmelik, hava kirliliğinden, dış müdahaleye kadar her şeyi kapsamaktadır. İşte bu hususlarda MGK'yı tam yetkili kılan bu kararname, Erbakan tarafından onaylanıyordu. Ya da bir başka ifadeyle 'darbe otomatiğe bağlanıyor'du. Yani milletin iradesinin temsil mekanı olan parlamentodan "Kriz yönetim merkezi" kararnamesi ile bu iradeyi temsil yetkisi alınıyor, MGK içerisinde oluşturulacak olan 'kriz merkezi'ne devrediliyordu.

Aradan çok geçmeden, 1997 Ocak ayının son günlerinde Genel kurmay başkanı ve MGK genel sekreteri cumhurbaşkanına çıkarak, "Taksime cami yapılması, kurban derileri, karadan hacca gitme girişimlerinden duydukları rahatsızlıkları cumhurbaşkanı'na ilettiler. Yani 'hiyerarşi'den en çok anlayan askerler 'hiyerarşi'yi derkenar ederek Başbakan'ı atladılar ve meramlarını cumhurbaşkanına aktardılar.

Tabi Ocak ayının ortalarında Fadime Şahin-Ali Kalkancı tiyatrosu da sahnelenmeye başlandı. Birinci perde kapandıktan sonra, Fadime Şahin-Müslüm Gündüz perdesi oynandı. Bunları Aczimendi trajedisi izledi. Ve nihayet 28 Şubat günü geldi çattı. O gün askerler devrin başbakanına karşı fiilen darbe yaptılar. Ama bu darbe öncekilere oranla daha çağdaş bir darbe oldu. Topla, tankla, tüfekle yapılmadı. Yani TSK mektup ve silah kullanmadı, bu kez 'medya'yı kullandı. 18 maddeden oluşan MGK bildirisi; Kurban derisinden, irticai sermayeye, 8 yıllık kesintisiz eğitimden dernek ve vakıflara kadar herşeyin yeniden düzenlenmesini istiyordu. İstediklerinin hepsinin de "Büyük kurtarıcı Atatürk"ün şanına yakışır bir biçimde olmasının da altı çiziliyordu.

Mayıs 1997'ye gelindiğinde "brifing"ler safhası başladı. Ve TSK yeni bir MASK ortaya koydu. Yani; "Milli Askeri Strateji Konsepti" Adı geçen konsepte göre yeni "tehdit değerlendirilmesi" yapılıyordu. Aslında TSK'nın görevi ülkeyi dış tehditlere karşı korumak iken; yeni stratejide TSK "iç tehdit"i (ki o da "irtica"dır) "Öncelikli tehdit" olarak değerlendiriliyordu. Yani TSK bu konsepte göre "savunma" işlevini bir kenara bıkarak "polis" işlevine talip oluyordu. En azından MASK'tan anlaşıldığı böyleydi. Ve tabii o dönemde Türk-İsrail ilişkilerinin de böyle bir yaklaşımda payının olup-olmadığı da tartışılabilir. Nitekim 1 Mayıs 1997 tarihli Turkish Daily News gazetesinde "Tel Aviv-Kudüs" mahreçli bir haberde: "Türkiye ve İsrail kayda değer bir yaklaşımla, her iki ülkeye yönelik tehditleri değerlendirmek ve ortadoğu'da gelecekte bir istikrarsızlık durumuna ilişkin ortak önlemler almak ve hazırlanmak amacıyla geniş çaplı bir değerlendirme projesi başlatıyor." deniliyordu. Yine aynı gazeteye göre o günlerde savunma bakanı Turhan Tayan'a İsrail'de, "Herhangi bir tehdide karşılık" ve "Ortadoğu'da gelişmeler" başlıklı brifing veriliyor. Keza 4-6 Mayıs tarihlerinde de Org. Çevik Bir'in yeni planları tartışmak üzere İsrail'e gideceği kaydediliyordu.

Ve Türkiye İsrail'le ilişkileri her alanda geliştirirken, içeride, Şiribom cikletleri, irticacı kebapcılar, çamlıca gazozları, tokai çakmak ve daha neleri neleri irticacı sermaye kapsamına alıyordu ve tabii askeri literatürde öncelikli tehdit ne ise onun yok edilmesi asli görevdir.

Mayıs ayı Genelkurmay'ın siyasiler başta olmak üzere, yargı mensupları çeşitli bürokratlara verdiği brifinglerle geçti. Bağımsız yargı mensupları irtica brifinglerini dakikalarca ayakta alkışladılar. 15 Haziran 1997 tarihli Zaman gazetesi Or. Çevik Bir'in Amerikan New York Times gazetesine verdiği bir demeçte; "Ben ve arkadaşlarım hükümetle mücadeleye karar verdik" haberini yayınlıyordu. 18 Haziran 1997'de Londra'da yayınlanan The Wall Street Journal Europa gazetesi yine Or. Çevik Bir'in Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i "Ordunun yönetimi ele alabileceği" yönünde uyardığını idda ediyordu. Ve Erbakan 17 Haziran 1997 günü 27 yıl sonra kavuştuğu başbakanlık koltuğunu bırakıyor, istifa ediyordu-ettiriliyordu!....

KISA KISA...

Nasıl bir ülkede yaşıyoruz?

1982 Anayasası'nın 2. maddesi: "Türkiye cumhuriyeti, toplumun huzuru; milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti'dir" der.

Ama, ne var ki uygulamada asker gölgesinde çıkartılan ve kabul ettirilen 1982 Anayasası'na uyulduğu görülmemektedir. Cumhuriyet, halkın tercih ettiği dünya görüşünün halk için, halkla birlikte tatbik edilmesinin adı iken, bugün cumhura-halka dayanmayan bir "cumhuriyet"le yüzyüzeyiz. İnsan haklarından söz ediliyor, ne var ki insan hakları, düşünce ve inanç özgürlüğü ihlali konusunda uluslararası sıralamada bir hayli öndeyiz. Demokrasi hiç olmadı. Demokrasi ne direkt ne de temsili olarak hiç yaşanmadı, bu ülkede. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar onlarca partinin kapatıldığı, düşüncelerinden dolayı yüzlerce insanın tutsak edildiği, inancının gereği başını örttüğü için üniversite kapılarından kovulan kızların olduğu, namaz kıldığı için ya da hanımı başörtülü olduğu için çeşitli kamu kuruluşlarından işine son verilen yüzlerce insanın varolduğu, İslami duyarlılığı olduğu için sermayesi bile horlanan iş adamlarının olduğu bir ülke eğer "demokratik" ise, Avrupa ve Amerika'daki yönetimlerin adları ne acaba?

Dinin devlete, devletin de dine karışmamasının adı olan laiklik, eğer bir ülkede var olduğu iddia ediliyorsa, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın devlete bağlı bir kurum olarak faaliyet göstermesinin adı ne ola ki?

Hukukun üstünlüğünün adı olan "hukuk devleti" yerine "konunun üstünlüğü"nün esas alındığı bir ülkeye "hukuk devleti" denir mi?

"Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul" ekonomisinin geçerli olduğu, DİE belirlediği asgari geçim endeksi ile bile örtüşemeyen ücret politikalarının geçerli olduğu bir ülkede ekonomik adaletten söz edilebilir mi?

Kemalizmin ve onun ilkelerinin şaşmaz, aşılmaz doğrular kabul edildiği bir ülkede düşünce hürriyetinden söz edilebilir mi?

Hasılı ekonominin, çetelerin, mafyanın, belirli sermaye çevrelerinin elinde olduğu bir ülke, sosyal adalet ilkesinin egemen olduğu bir ülke asla değildir.

Hukukun üstünlüğü bir tarafa, kanunların bile farklı farklı uygulandığı bir ülkede yargı bağımsızlığından söz edilemez. Siyasallaşmış bir "hukuk"tan adalet de beklenemez.!

NE YAPMALIYIZ?

Vaziyet bu merkezde, o halde ne yapmalıyız?

Önce devlet, toplum bireylerini "İNSAN" olarak görme erdemliliğini yakalamalı.

Toplum ile kendi arasında "diyalog" zemini oluşturmalı.

Toplumun "inanç" ve "değerler"ine saygılı olmayı öğrenmeli.

Ve en önemlisi de; "korkutarak itaat" ettirmekten vazgeçmeli, "sevdirerek itaat" e önem vermeledir.

Ve nihayet hiçbir yenilik yapmaya gücü yetmiyorsa tadil edilmiş, 1982 Anayasası'na hile katmadan, topluma deklare ettiği biçimde sadık kalmalı...

BEN NE YAPMALIYIM?

İslamı bir "kavga" dini olarak değil, "barış" dini olarak yeniden algılamalıyım.

Antitezle uğraşmaktan vazgeçip tezimi yaşamaya ve gerekiyorsa kendi mutluluğum, sair insanların mutluluğu için yenitezler üretmeliyim.

Muhatabı "anlamak" için dinlemeliyim. Keza muhatabıma "anlaşılmak" için konuşmalıyım.

Sapkınlar, yoldan çıkmışlar bana bir zarar verdiğinde önce kendime bakmalıyım ve doğru yolda olup-olmadığımı test etmeliyim.

Eğer bir sapkın yüreğime Allah'tan daha çok korku salıyorsa, imanımı yeniden gözden geçirmeliyim.

Ve dahası imanımla ancak "üstün" olabileceğimi farketmeliyim-farkettirmeliyim.

Ve de son olarak; "Emrolunduğum üzere dosdoğru olmalıyım."

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr