Şubat 2016 Fatih YILMAZ A- A+
A- A+

Büyük Sınav

Gerçek insanlığa giden yol, başkalarını düşünürken icabında kendini ihmal etmekten geçer. Olgun insan ve gerçek dost, cehennemden çıkışta ve cennete girişte bile “Buyurun” demesini bilendir. Dost, kendi kovasına süt sağarken, dostunun kovasını da boş bırakmaz. Kardeşini her zaman kendine tercih ederken, tevazuun zirvesine ulaşır. Müslüman, feraset sahibi olduğundan seçeceği arkadaşını da çok iyi belirler. Gurur ve kibrinden yanına yaklaşılmayan ve kendisini küçük görenlerle asla dostluk kurmaz.

Hazreti Peygamber aleyhisselam Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Sakın kendisine verdiğin kıymeti sana vermeyenle arkadaş olma.”

Sen adamı dost, arkadaş zannedersin ama dost bildiğin şahıs seni hiç görmez. Hep kendisine tabi olunmasını ister. Gurur ve kibir emareleri gözükmektedir. O halde ne yapmalıyız? Hala bu karaktere sahip kişiyle arkadaşlığa devam etmeli miyiz? Hayır. Hadis-i şerifte de belirtildiği gibi böyle insanlardan uzak kalmak daha hayırlıdır. Arkadaşlık; senin gibi düşünen, duygularını paylaşan ve karanlıktaki yıldızlar gibi seni zor gününde dahi yalnız bırakmayanlarla yapılmalıdır. İyi günde herkes dost olur; önemli olan zor anlarda senin sıkıntını paylaşan dostların var olmasıdır.

Hz. Mevlana “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.” diyor.

Başka biri de dostluk kurulacak, sımsıkı bağlanılacak kişiyi çok enteresan bir şekilde tarif ediyor: “Gerçek dostlar yıldızlara benzerler, karanlık çökünce ilk önce onlar gözükür.”

Allah, insanı yeryüzüne halife olarak seçmiştir. Yeryüzünü onun hayati tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde donatmıştır. Bu görevde sürekli kalabilmesi için onun yeteneklerini, zayıflıklarını ve üstün özelliklerini ortaya çıkaracak bir sınavdan geçmesi gerekiyordu. Bu nedenle o bazı zayıflıklarının yüzeye çıktığı bir sınava tabi tutuldu. O, aldatma ve ayartmalara kanmaya eğimli idi. İtaatte sebat gösteremiyordu, unutması mümkündü. Çünkü çabucak hata yapıp, yanılgıya düşebilecek bir fıtratta yaratılmıştır.

İnsan, hüküm gününe dek belli bir sınamaya tabi olacak ve bu dönemde hayatını devam ettirebilmek için ihtiyaçlarını kendisi elde etmek zorundaydı. Ona tüm yeryüzü kaynaklarını tüketme ve diğer yaratıklara hükmetme yetkisi de verilmiştir. Yeryüzünde ne varsa, hepsi insan denen “eşref-i mahlûkat”a hizmet etmek için yaratılmıştır. İnsansa bir sınavdan geçmek için yaratılmıştır. Sınav şuydu:
İtaati veya isyanı seçme özgürlüğüne sahip olduğu halde Rabbine itaat edecek mi, yoksa etmeyecek mi? Eğer unutursa veya arzularına uyup kandırılırsa, hatasını fark ettiğinde uyarı ve öğütlerle pişman olup tevbe edecek mi? Salih ameller işleyerek imtihandan başarı ile çıkabilecek mi?  Bunun için Allah Teâlâ, Kur’an-ı mübîninde “Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayacağım.” buyuruyor. (Taha, 82)

Hz. Huzeyfe’nin anlattığı şu hâdise, ashabın son nefeste bile sergilediği ulvî ahlâk ve fazileti aksettirmesi bakımından ne kadar dikkat çekicidir; Yermük Muharebesi’nde idik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de bin bir güçlükle kendimi toparlayarak amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra nihayet aradığımı buldum.

Fakat ne çare, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işaretleriyle dahi zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek “Su istiyor musun?” dedim. Belli ki istiyordu, çünkü dudakları hararetten âdeta kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecali yoktu. Sanki göz işareti ile de muzdarip hâlini ima ediyordu. Ben kırbanın ağzını açıp suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından İkrime’nin sesi duyuldu:“Su! Su! Ne olur bir tek damla olsun su!”

Amcamın oğlu Hâris bu feryadı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek kaş ve göz işaretiyle suyu hemen İkrime’ye götürmemi istedi. Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime, tam elini kırbaya uzatırken Iyaş’ın iniltisi duyuldu: “Ne olur bir damla su verin! Allah rızası için bir damla su!” Bu feryadı duyan İkrime elini hemen geri çekerek suyu Iyaş’a götürmemi işaret etti. Hâris gibi o da içmedi.

Ben kırbayı alarak şehidlerin arasında dolaşa dolaşa Iyaş’a yetiştiğim zaman kendisinin son sözlerini işitiyordum. Diyordu ki: “İlâhî! İman davası uğruna canımızı feda etmekten asla çekinmedik. Artık bizden şehadet rütbesini esirgeme. Hatalarımızı affeyle!” Belli ki Iyaş artık şehadet şerbetini içiyordu. Benim getirdiğim suyu gördü fakat vakit kalmamıştı. Başladığı kelime-i şehadeti ancak bitirebildi.

Derhal geri döndüm, koşa koşa İkrime’nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; İkrime de şehid olmuş! Bari amcamın oğlu Hâris’e yetişeyim dedim. Koşa koşa ona gittim. Ne çare ki o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula ruhunu teslim eylemişti. Ne yazık ki kırba, dolu olarak üç şehidin ortasında kaldı. Huzeyfe radiyallahu anh o andaki hâlet-i ruhiyesini şöyle anlatır:

“Hayatımda birçok hâdiseyle karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırıp heyecanlandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde bunların birbirlerine karşı bu derecedeki diğergam, fedakâr ve şefkatli hâlleri, (yani son nefeslerini de hayatlarındaki gibi fazilet içerisinde vermeleri ve “… Ancak Müslüman olarak ölünüz” (Âl-i İmran, 102) ayet-i kerimesinin şuuru ile hayata veda edebilmeleri) gıpta ile seyredip hayran olduğum büyük bir iman celâdeti olarak hafızamda derin izler bıraktı.”

Cenab-ı Hak, cümlemizin son nefeslerini hüsn-i hâtime ile neticelendirsin. Bu fani dünyadaki son nefesimizi, ebedî vuslatımızın ilk nefesi eylesin! Amin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2016

Sayı: 331

İlkadım Arşiv