Beyaz Transit
Mayıs 2020 Salih SADIK A- A+
A- A+

Beyaz Transit

Beyaz transitin sol iki tekerini kaldırımın üstüne çıkarıp dikkatlice geri geri geldi. Kadirgilin deponun yanında arabayı durdurdu. İndi. Transitin zor açılan arka kapısını açtı. Takım çantasından 15 ayar lokmayı ve uzun kontrplak parçasını aldı. Transitin yanına geçti, kontrplağını yere serdi. Uzun boyuna ve heybetli yapısına aldırış etmeden, iki eliyle pantolonunu biraz daha yukarı çekerek kontrplağın üstüne sırtüstü yattı. Elinde 15 ayar lokması ile tek tek transitin koltuklarının vidalarını sökmeye başladı. Yaklaşık bir buçuk saat sonra tüm vidaları sökmüştü. Transitin içine geçti, koltukları tek tek dışarı çıkardı. Kadir’i aradı. Kadir geldi. Depoya tüm koltukları koydular.

“3 gün sonra geleceğim, Allah’a emanet ol guzum” dedi. Vedalaştılar. Yola çıktı. 4 saat sonra artık Kayseri’de idi. Sarı Süleyman ile görüştü, aracı hızlıca tıka basa doldurdular. Tablolar, işlemeli hat çerçeveleri, el işi çeyizlikler, hediyelik eşyalar… Ve Ankara’daki İlkadım abonelerine dağıtılmak üzere o ayın dergileri.

Yükünü yüklendikten hemen sonra tekrar yola çıktı. Gözleri, akşam yolculuklarında arabaların farlarından etkilenirdi. “Olsun”du. İner, transitin ön camını bezi ile siler, pırıl pırıl yapar devam ederdi. Bir saate kalmaz tekrar iner, siler, tekrar pırıl pırıl yapar devam ederdi. Gece geç saatte Ankara’ya geldi. Transitin içindekileri çalınmasınlar diye tek tek evine taşıdı. Dergileri, dergi abonelerinin oturdukları semtlere göre sıraya dizdi. Dergileri her seferinde aynı sıra ile dağıtırdı: Önce Siteler’deki kütüphaneye, oradan Siteler’in içine, oradan Yenimahalle’ye, ardından Demetevler’e, Batıkent’e, Eryaman’a ve sonra Sincan’a.

Saat çok geç olmuştu artık. Hanımı ve üç evladı uyumuştu. Evlatları kendisine benziyordu, iri yapılıydı. Hepsini tek tek öpüp kokularını içine çekti. Küçük oğlu Süleyman henüz iki yaşında idi: kocaman bir bebekti. Oğlunun adını anarken ağzını doldurarak SÜLEYMAN derdi. Bu deyişi kendisinin çok hoşuna giderdi. Sonra O da uyudu. Hemencecik uyurdu. Uyuyuşunu izleyenin canı uyku çekerdi.

Sabah erkenden kalktı. Kayseri’den getirdiklerini hemencecik kermes alanına götürdü. Kermes alanındaki görevlilere “guzum, şunları bir taşıyalım gelin de” dedi. Transiti boşalttılar. Hangi tezgâhta hangi ürünün sergileneceğini ve hangi ürünün ne işe yaradığını tek tek anlatırdı her seferinde. Atladı tekrar beyaz transite. Siteler’e gitti. Tanıdığı aksesuarcılardan, sehpa, çay seti, tepsi vb. mobilyaları aldı. Hızla Siteler ’den ayrıldı, Demetevler ’deki tuhafiyecilerden kermeste satılması için toptan çamaşır aldı.

Tekrar bindi transite. Kermes alanına geldi. “Guzum, el atın hele.” Hemen ürünler yerleştirildi sergilere. En köşedeki çay ocağından bir bardak çay aldı. Yudumladı. Tüm tezgâhları tek tek gezdi. Kendi ticaretiymişçesine: Pazardaki meyve satıcısının elmalarını elbiselerinde parlatarak üst üste dizdiği gibi tek tek tüm ürünleri düzeltti, görünür kıldı.

Tüm gün, tüm hafta sonu kermeste idi. Hiç bilmezdi, kaç geldi, kaç kaldı…

3 gün olmuştu Kadirgilin depoya koltukları bırakalı. Kadiri aradı. “Guzum, geliyorum. Nissan’ın oradayım. Depoya yakın mısın? Şu koltukları bir takalım. Bu işe bir formül bulmam lazım, böyle çok zor oluyor.”

Geldi. Beyaz transitin sol iki tekerini kaldırıma çıkardı. Geri geri dikkatlice yanaştı. İndi. Arka kapıyı açtı. Takım çantasından 15 ayar lokmasını ve kontrplağını çıkardı. Kontrplağını yere serdi. Kadir’in açtığı depodan beraberce koltukları tek tek taşıdılar. İki eli ile pantolonunu beline doğru çekti. Kontrplağının üstüne sırt üstü yattı. Transitin altına doğru kendini çekti. Tek tek tüm vidaları sıktı. Bir buçuk saat sürdü yine. Transitin altından çıktı. Kontrplağı ve 15 ayar lokmasını yerlerine koydu. “Bu işe bir formül bulmamız lazım guzum” dedi. Vedalaştı.

Kendisini bekleyen üniversite ve liseli çocukların bulunduğu meydana geldi. Hepsini beyaz transite bindirdi. Transiti sürdü. Teypte Ömer Karaoğlu: Esir Olmuş. Mırıldanmayı çok severdi, bazen neşesi yerinde olunca teybi kapatır, kendi söylerdi. Sesi toktu. Söylerken en çok kendisi eğlenirdi. En çok kendinin hoşuna giderdi. Liseli ve üniversiteli gençler ile Bursa’ya gidiyorlardı. Yol uzundu. Ön cam kirlenmişti. İndi. Bezi ile sildi. Sürdü. “Bu araba mazotlu. İki bin beş yüz devirde süreceksin guzum. İki binin altına düşmeyecek, üç binin de üstüne çıkmayacak.” dedi yanında oturan üniversiteliye. Yanında oturan kimse ona göre konuşurdu. Konuşmayı ve dinlemeyi severdi. Daha çok dinlemeyi…

Cam kirlenmişti. Mola verdi. İndi. Camı sildi. Sonra tekrar yola devam etti. Karınları acıkmıştı. Bir çorbacıda durdu. “Kaşık yok guzum. Ekmek ile yiyin ki doyasınız” dedi. Ekmek ile yediler. Doydular. Kalktılar. Yola koyuldular. Akşama doğru Bursa’dalardı. 14 çocuk ve O. Kermes yoğunluğunda ne ara yaptığı belirsiz, tüm organizasyonu yapmıştı. Kalacakları yere geldiler. Namazlarını kıldılar. Yemeklerini yediler. “Şimdi ben uyuyuncaya kadar ses yapmayacaksınız guzum. Ben uyuyunca istediğinizi yapın. Top atsanız uyanmam.” dedi. Uyudu. Yine çok güzel uyudu. Bir çocuk gibi uyudu. Dev gibi adam: Beşikteki çocuk gibi uyurdu. Az uyurdu ama tadını çıkarırdı.

Onun uyuyuşunun güzelliğine mest oldu, 14 delidolu genç. Top atarcasına şımardılar, oynadılar, ancak tıpkı söylediği gibi: Uyanmadı. Onlar da bir müddet sonra uyudu. Sabah erken kalktılar. Bursa’nın altını üstüne getirdiler. Meşhur teleferiğe bindiler. Uludağ’ı gezdiler. Uludağ soğuktu. Onun sohbeti ısıttı. Din-diyanet anlatmazdı. O işlere çok girmezdi. Ama konuştukları hep erdemdi, ahlaktı. Uludağ’ın tepesinde bile sohbetiyle ısıtırdı.

Dağdan teleferik ile indiler. Dönüş yolunda, yanında oturan üniversiteliye, usulca “biliyor musun guzum, ben teleferikten çok korkarım” dedi. Üniversiteli: “Korkuyorsan neden bindin?” diye soramadı. Üniversiteli genç biraz olsun bilirdi: O’nun için duygularından çok daha önemli bildiği şeylerin olduğunu. “Asıl cesurların, korktuklarını ve bu korkuya rağmen ilerlediklerini.” O’ndan öğrenmişlerdi çünkü. Geldiler. Gençleri aldığı yere geri bıraktı. Dergileri dağıtmak için yola koyuldu...

Hep böyle geçti hayatı. Bırakıp geldiği memleketi Nevşehir’in tatlı şivesinden hiç vazgeçmedi. Hiç kimseye kızmadı. Hiç kimseye küsmedi. Çok didindi. Çok çalıştı. İnandığı fikre göre “yolları” kişiler ile kaim değildi. Onsuz da olurdu. Bunu bilirdi. Ancak hep bilmezden gelirdi. En çok O çalışırdı ama en az O konuşurdu. Hiç sahiplenmedi: Tapusu ondaymış gibi davranmadı; ne “yolun”, ne de beyaz transitin.

Bugün, bu şehirde, kocaman bir hizmet binası, birtakım dernekler, akademiler, imkânlar, insanlar varsa; O’nun çabası, O’nun çalışkanlığı, O’nun yüreği ve güzel dili bunda en çok paya sahip olandı.

İnandığımız fikirler, davalar, duruşlar, insanlar var. Kimisi yarı yolda bırakıp giden, kimisi değişen ve kimisi dönüşen... Kimi insanlar var: Bin laf bilen, yüz bin laf söyleyen: Şu insanların bin tanesi bir araya gelse 14 tane çocuğu alıp bir gezi düzenleyemez, o çocukların yüreklerine dokunamaz, bir kermes organize edemez…

Onun da her birimizin de üstlendiğimiz görevler var; abilik, hocalık gibi… takındığımız roller, büründüğümüz kisveler. Hepsi bir “niyet” uğruna.

“… Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O da size yaptıklarınızı haber verir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.” (Zümer, 7)

Kalplerdekini bilmek Allah’a mahsus. Ancak binlerce göz gördü, şahit oldu: O’nun: Yusuf ŞİBİK abimizin, hayatına, çabasına, sabrına, ilgisine, emeğine, azmine… 15 ayar lokma şahit oldu, tüm koltukları tek tek söktüğüne-geri yerleştirdiğine, beyaz transit şahit oldu: İki bin beş yüz devir ile sürdüğüne.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2020

Sayı: 382

İlkadım Arşiv