Kasım 2020 Erol KENTLİ A- A+
A- A+

Bataklığı Kurutmak Varken

Bataklığı kurutmak varken sivrisineklerle mücadele etmek boşunadır.

Toplumumuzda son yıllarda maalesef kadın cinayetlerinde dikkate değer bir artış görülmektedir. Bunun sebeplerine inildiğinde önemli bir kısmında flört denilen kadın-erkek arkadaşlığı dikkat çekmektedir. Bu arkadaşlığın seviyesi fertlere göre değişmekte, içlerinden bir kısmı normal evlilikle neticelenmekteyken bunların birçoğu hayatı tozpembe gördüğünden karşı cinsi istismar ederek maalesef anlaşmazlıkları cinayete kadar götürmektedir.

Diğer taraftan nikâhsız devam eden kadın-erkek beraberliğinden doğan yavrunun çoğu zaman cami avlusuna veya çöplüğe bırakıldığı da bir gerçektir. Bu konuyla ilgili Şebnem dergisinde (Ağustos 2020, sayfa 10) Halime Demireşik adlı yazarın röportajının bir bölümünde şöyle bir olay anlatılır; “Bir gün camide vazifemi bitirdim, çıkarken müftülükten arayıp dediler ki; hocam, Edirne Keşan’dan bir genç kız kaçmış, Sinan Paşa camisinin avlusuna sığınmış. Sen git, kızı oradan alıp Mor Çatı Kadın Sığınma Evi’ne bırak.

Akşam 17.00 civarı kızı aldım. Yaşı büyük ama ufak tefek, minyon tipli, 20 yaşlarında bir kızcağız. Taksiye bindik, Mor Çatı’ya vardık. Kızı psikoloğa bıraktım, ben çıkıyorum dedim. Yok, çıkamazsın. Bizim onunla konuşup buranın şartlarına uyup uymadığına karar vermemiz gerekiyor dediler. Yirmi dakika kadar bekledim, çıktılar. Psikolog; biz bu kızı alamayız, rehabilite olması lazım dedi.

Akşam olmuştu ve kızla ortada kaldım. İstiklal caddesi boyunca yürüyoruz, kız yol boyunca bana bağıra çağıra küfrediyor. Öyle böyle küfürler değil. Kimse dönüp de burada ne oluyor diye sormuyor.

Kızcağıza her şeye rağmen kızamıyorum. Gayrimeşru olarak dünyaya gelmiş, cami avlusuna terk edilmiş, arkadaşlarının tacize uğradığına çok şahit olmuş ve korkmuş. Bu yüzden hastanelerin ve karakolların civarında banklarda yatıp kalkmış. Çok ağır kokuyordu, Allahu âlem aylarca yıkanmamış. Ağır travmalar yaşadığı için rehabilite edilmeden resmi kurumlar onu bünyesinde bulundurmak istemiyordu.

En son ümidi bizdik galiba… Biz de ona bir yol bulamayınca çok sinirlendi, kendini kaybetti. Küfürler savururken İstiklal caddesindeki heykelin orada boğazıma bir yapıştı, boğmaya çalışıyor. Seni öldüreceğim, seni öldürürsem en azından gidecek bir yer bulurum, hapiste kalırım diye bağırıyor.

Resmen öldürmeye çalışıyor, bağırıyorum, çırpınıyorum. Bir Allah’ın kulu yardıma gelmiyor. Neden? Orası Beşiktaş. O esnada müftü bey aradı, can havliyle telefonu açıp bu kız beni öldürüyor, İstiklal caddesindeyim diyebildim. Polislerle geliyoruz diye bağırdı. Kız bunu duyunca beni bırakıp bağıra bağıra:

Allah’ım ben sana ne yaptım, benden ne istiyorsun, ben mi istedim böyle yaşamayı, ben mi istedim gayrimeşru doğmayı diyordu. Beni silkeleyip itti ve koşarak kaçıp gitti. Hemen müftü beyi aradım. Kaçıyor, peşinden koşup yakalayayım mı dedim, o da bırak gitsin dedi.

O gün, o heykelin orada iki saat ağladım.”

Dergide geçen ve yaşanmış olan bu olay beni günlerce etkiledi ve siz okuyucularımızla paylaşmak istedim. Allah azze ve celle ne buyuruyor? “Zinaya yaklaşmayın.” (İsra, 32) Allah’ın bu emrini çiğneyenlerin acı bir meyvesiyle karşı karşıyayız. Bu, yaşanmış sayısız olaydan sadece bir örnek.

Bu olay karşısında günümüzün psikologları, sosyologları, bilim adamları nasıl bir çözüm önerirler merak ediyorum?

Batı kaynaklı seküler (dünyevi) görüşe göre insan nefsinin her isteği, her şeyi bir sınır tanımadan yapabilir. Karşı cinsle anlaştıktan sonra onlar için her türlü beraberlikte bir sakınca yoktur. Bu hastalıklı zihniyet birçok ülkede olduğu gibi bizim ülkemize de sirayet etmiştir.

Tarihte yaşanan sapıklıkları günümüzde savunan zihniyetler ortaya çıkmıştır. Aynı cinsteki kişilerin evliliği, homoseksüellik, cinsiyet, yüz değiştirme vs. gibi.

Batı’da yıllarca uygulanan bu tercihler insanları mutlu etmemiş ve ailelerin yıkılmasına sebep olmuştur. Bu olgu ülkemizi de tehdit etmektedir. Batı toplumları hızla çöküşe doğru gitmektedir. Çare olarak, zina sonucu doğan çocuklara kreşler açılmış, her yirmi çocuğa bir görevli verilmiş ama yirmi çocuğun maddi ve manevi ihtiyaçları tabiî ki yerine getirilememiştir.

Fakültede okuduğum yıllarda eğitim psikolojisi hocamız şöyle derdi: “Bir çocuk annesinin kucağında büyümeli. Çocuk annesinin göğsüne yaslanarak kalp atışlarını dinler, bu da çocuğun hayat boyu çevreye güven duymasını sağlar.” Bir görevli yirmi tane çocuğu ne kadar kucağında taşıyabilir ki onlara güven versin?

Geçmişte İsveç’te bahçıvan olarak çalışan Türk işçi; kreşteki çocukların bahçedeki çiçekleri tahrip ettiği, çevreye zarar verdiği, saldırgan bir tavır içerisinde olduklarını söylemişti. Demek ki Allah’ın bize emrettiği tabii dengeyi bozarsanız çözüme ulaşamazsınız, mutlu olamazsınız.

Konu İsveç’ten açılmışken şöyle bir olayı da hatırladım; Batı hayranı bazı siyasiler “Sosyal adaletin İsveç’te en güzel şekilde uygulandığını, insanların maddi olarak birbirine yakın gelirlere sahip olduğunu anlatıyorlardı.

O yıllarda, İktibas isimli dergiden şöyle bir bilgi okudum; “İstatistiklere göre İsveç gibi İskandinav ülkelerinde intiharlar ölüm nedenleri arasında ilk sırayı alıyordu. Sebep, maddi doyuma ulaşan insanların manevi boşlukta oldukları için farklı tatmin yolları aramasıydı. Bunun sonucunda uyuşturucu, sapıklık ve kumar gibi yollara yöneliyorlardı. Ruhsal tatmin olmadığı için en sonunda bir kısmı intihara kadar gidiyordu. Tabi ki bir kısmı da cezaevine düşüyor veya psikolojik tedavi görüyordu.

Bataklığı kurutmak varken üreyen sivrisineklerle uğraşmak israf ve hüsrandan başka bir şey değildir. Çözüm, Kur’an ve sünneti rehber edinmektir. Böylece dünyada maddi ve manevi denge sağlanmış olur. Ahiret yolculuğu kolaylaşır.

Rabbim, zamanımızın bu afetlerinden hepimizi korusun, bizlerin yar ve yardımcısı olsun.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Kasım 2020

Sayı: 388

İlkadım Arşiv