256

İlkadım'dan Kasım 2009

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. İlhami NALÇACIOĞLU

Kıymetli okuyucu,
Tevhid mücadelesi hak ve batıl mücadelesi demektir. Dünya kurulduktan beri yapılan mücadelelerde tevhid her zaman kazanan taraf olmuştur. Çünkü tevhid gerçeğin kendisidir. Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir özelliği vardır.
Şeytan ve yandaşlarının temelsiz, çirkin dayatmaları karşısında bazen Ashab-ı Kehf olunur, bazen de Ashab-ı Uhud. Neticede bu mücadele kıyamet sabahına kadar devam eder. Mühim olan, serçe misali İbrahim aleyhisselama su taşıyabilmektedir.
Bazen Tevhid mücadelesi içerde nefsin heva ve heveslerine karşı “lâ” diyebilmekte, bazen de “lâ” ile zalimlerin keyiflerini kaçırmakta kendini gösterir.
Habib-i Neccar’ın Cennetteki makamını görünce “Keşke kavmim bunu bilseydi!” temennisi de bir Tevhid mücadelesindeki yürek ateşinin tezahürü ve bir merhamet lisanıdır. Tam da şehit olurken “Vallahi kazandım!” diye haykıran sahabe, aynı zamanda bir tebliğ cümlesi de söylemiş ve kendisini şehit eden zatın hidayetine vesile olmuştur. Tevhid öyle bir nur ki, yansıması tebliğe ve rahmete dönüşüyor. Her şeyden geçerek varlığını, Allah Celle Celaluhû’ya feda etmek ve Rabbisinde yok olmak anlamına gelir Tevhid...
Tevhid; heva ve hevesten, makamdan, dünyadan ve dünyalıklardan, kısaca geçici olandan gerçek ve baki olana yönelmek, yüce

Allah'a Davet

Yazar: 
Nureddin Soyak

 
Allah’a davet, Resullerin şahsında tüm inanlara emredilmiş bir dini farizadır. Allah’a davet başlı başına bir ibadettir. Niyet. söz ve amelin usulüne göre gerçekleştirildiği Allah’a davet ibadetinin neticesinden kul mesul değildir. Netice ne olursa olsun, kul, bu faaliyetinin ecrini Rabbinden alır. Hidayet Rabbimizdendir. Resuller başta olmak üzere kullara düşen samimiyetle Allah’a davet etmektir.
Allah’a davet, Resullerin, nebilerin, onların samimi takipçilerinin ilânihaye vazgeçilmez yolu olmuştur. Allah’a davetin tadını alanlar bu uğurda binlerce canları olsa. binlerce defa fedaya razı olmuşlardır. Türlü meşakkat ve engeller onları asla bu yoldan alıkoyamamıştır. Onlar bu yola ‘dostlar alış verişte görsünler’ kabilinden çıkmamış bu yolun izzet ve şerefini bilerek, kutsiyetinin şuurunda olarak çıkmışlardır. Allah’a davet, öncelikle Resul ve Nebilerin görevidir. Rabbimiz, onları bu görev için insanların arasından seçmiştir. Rabbimiz:
“Ey Nebi! Biz seni bir davetçi ve aydınlatan bir kandil olarak gönderdik.” buyurmuştur. (Ahzab 46)

Sahabe’nin Örnekliği, Dindeki Yeri Ve Önemi

Yazar: 
Ömer Çavuşoğlu

Sahabe bizim için sadece bir “bilgi kaynağı” olarak değil, “örneklik” olarak da
vazgeçilmezdir. Bu dinin nasıl yaşanacağını, nasıl ideal müslüman olunacağını doğrudan Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’den öğrenmek şüphesiz ki sadece onlara kısmet olmuştur. Peygamber öğrencisi olmak, Kur’an’da ve sünnette övülmek suretiyle
ebedileşmek dünyada hangi kıymet ile denk tutulabilir?

‘Sahabî’ deyince akla; Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) zamanında yaşayan, müslüman olarak onu görmüş, onunla sohbet etmiş insanlar gelmektedir Çoğulu sahabe ve ashabdır. Bir kimsenin sahâbî olabilmesi için, müslüman olarak Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) sohbetinde bulunmuş ve müslüman olarak ölmüş olması gerekmektedir Sahâbî olmak için, çok az bile olsa Rasulullah’la (sallallahu aleyhi vesellem) sohbet etmiş olmak şart koşulmuştur İman ettiği halde uzakta olup Peygamber’i görmemiş, onuna sohbet etmemiş kimselere sahâbî denmemiştir. Denileni anlamayacak veya sözlere karşılık veremeyecek kadar küçük, yani temyiz çağına erişmemiş çocuklara sahâbî sıfatı verilmemişken, mesela âmânın görme özrü, sahâbî olmasına mani sayılmamıştır Çünkü görmemek sohbet etmeye mani değildir Sahâbî olmak hususunda kadın-erkek ayrımı söz konusu değildir.

Mektupla Davet

Yazar: 
Erkan Özdemir

Mektuplar İslâm tarihinin önemli dönemeçlerindendir. Bu siyasi hareket, İslâm’ı bölgesel olmaktan çıkarıp uluslararası boyutlara taşımıştır.
Rasulullah –sallallahu aleyhi ve sellem– hicretin yedinci yılı, muharrem ayında yazılmış olan davet mektuplarının her birini elçileri vasıtasıyla yaşadığı devrin melik ve reislerine göndermiştir. Bizans İmparatoru Kayser Heraklius’a ashaptan Dihyetülkelbi’yi, İran Kisrasına Huzeyfe oğlu Abdullah’ı, Habeş Necaşisine Ümeyye oğlu Umeyr’i, Mısır Azizine Beltea oğlu Hâtıb’ı, Ğassan Emirine Vehb oğlu Şucâ’yı, Yemame Melikine Umeyr oğlu Selit’i göndermiştir.
Bu davetin karşısında bazıları müslümanlığı hemen kabul etmiş, bazıları mektuba karşı saygılı davranmakla birlikte müslümanlığı kabul etmemiş, bazıları alelade bir nezaket göstermiş, bazıları da hürmetsizlik ve kibirlilik ederek reddetmiştir. Herkes davetten nasibi ölçüsünde hissesini almış ve mektuplara karşı aldıkları tavra göre akıbetlerini hazırlamıştır. Böylece uluslararası platformda yerini bulan müslümanlık, bölgesel savaşların oluşturduğu dar çerçeveden çıkarak İslâm’ı kabul eden hükümdarlarla yepyeni ufuklara yelken açmıştır. Bu açılım Hudeybiye anlaşmasıyla ortaya çıkan en uygun bir zamanda gerçekleşmiştir. Çünkü Hudeybiye ile İslâm devleti tartışmasız Arap yarımadasının en güçlü devleti olmuştur.

Tebliğ Ve Tebliğde Vasıtaları Gaye Edinmemek

Yazar: 
Bekir Balaban

Elest bezminde “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitab-ı ilâhisine muhatap olan insan “Belâ” cevabıyla kainatın rabbını tanımış, o tanıyış esası (fıtrat) üzere takdir buyurulan zamanda ahsen-i takvim bir varlık olarak yaratılıp, dünyayı şereflendirmiştir.
Bu dünyada insana yüklenen misyon ise; Allah’a kulluk şuuruna erip, bu şuuru ömür boyu taşımak, kendisine ilâhi ileti olarak sunulan yol (din)da yaşamak ve kendi dışındaki sosyal çevreye de yaşatma gayreti içerisinde olmaktır.
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık”, (95/4) “Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık…” 17/70 ayeti kerimelerinde yaratılışta büyük bir değer yüklendiği belirtilen insanoğlunun, bu değerini ölene dek koruması, hem dünyada hem de ahirette mutlu olabilmesi için ortaya koyacağı çabaya tebliğ diyoruz.
Tebliğde mihver insandır. Alemlerin Rabb’ı “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. İnsan bunu sırtına yüklendi. Çünkü o çok zulümkâr, çok cahildir.”33/72 buyurduğu ayet’i kerimesinde insana yüklenen mükellefiyeti ve onun ağırlığını açıkça ortaya koymaktadır.
Hz. Adem (aleyhisselam)’dan Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’e kadar tüm peygamberler tebliğle görevlendirilmiş olup, onların tâbiîleri de bu vazifeyle mükellef kılınmışlardır.

Tebliğde Hitap Şekilleri

Yazar: 
Ahmet Hunluoğlu

Sahip olunan hayrın ve güzelliğin sahip olmayana ulaştırılması, bulunduğu yerden daha güzel bir yere varabilmesi için yapılan çağrıya tebliğ denir.
Tebliğ; Allah’ın (celle celaluhu) emirlerini kullarına duyurmaktır. Tebliğ ile beraber yaklaşık aynı anlamı taşıyan fakat farklı mana ifade eden değişik kelimeler de var. Bunları ifade ettikten sonra kimlere hangi hitapta bulunmamız gerektiğini izaha çalışacağım. İRŞAD; insanlara maslahatlarını (menfaatlerini) göstermek ve çıkarlarını anlatmaktır.
Davet: İslam’ın gerçeklerine halkı çağırmaktır.
Tavsiye: Doğruyu ve gerçeği telkin etmektir.
Nasihat: Tatlı söz, öğüt vermektir.
Tebliğ, İslam’ın en ana umdelerinden biridir. İslami hakikatten uzak veya başka bir dine mensup kişileri İslam’a çağırma esasına dayalı bir iş olduğundan; çağrı yapacağın insanın yaşayışına, fikrine, yaptığı işine ve hatta insanın inancına müdahale anlamına geldiğinden tebliğ yapacak tebliğci her yönüyle donanımlı olmalıdır. Bilgisiyle, giysisiyle, jest ve mimikleriyle, nezaket ve nezafetiyle iyi bir görüntü arzetmeli. İslam’ın vakar ve ciddiyetini muhafaza etmelidir.
Kibir, gurur,ucub gibi kötü hasletlerden uzak durmalıdır. İslami mehabeti koruyup, kollayan mütevazı bir karaktere sahip olmalı. Hepsinden öte hitap ettiği muhatabını iyi tanımalı ve ona göre davranmalıdır.

İslam’ı seçen CEBRAİL ve SUSAN ile mülakat “İslam ile hafifledik, sıfırdan yeni bir hayata başladık”

Yazar: 
Röportaj: Mustafa Ablak

Mustafa Ablak: Bize kendinizi tanıtır mısınız?
Cebrail: İsmim Peter Doha idi. Şimdi Cebrail oldu. 1970’te Kerpen’de doğdum. Hauptschule mezunuyum . Üç yıllık evliyim. Şu an işsizim ve iş arıyorum. Ailemle bir şeyler yapmak, oğlum Mikail, Kızım Mirzam ve kedim Lucky ile oynamak, çocuklarımla alış verişe gitmek hobilerimdir. Motor (Roller) sürmeyi çok seviyorum. Ev işlerine yardım etmekten, yemek yapmak, bulaşık yıkamaktan çok hoşlanırım.
Mustafa Ablak: İslam’la nasıl şereflendiniz?
Cebrail: İş arkadaşımın namaz kıldığını gördüm, merak ettim ve ne yaptığını sordum. Namazı, kılınışını, günde kaç kez namaz kılındığını bana anlattı. Merakım, araştırmayı getirdi. Okul zamanımda oluşan merak ve araştırma devam etti. Sonra Duisburg’a, şimdiki komşularımın Abdulbaki Kanza’nın yanına taşındım. Daireyi gezerken camdan baktım ve camiyi gördüm. İlk önce ne olduğunu bilmiyordum. Sonra camide ne yaptıklarını sordum. En büyük oğlu Zeli’nin evinde çay içerken (o zaman daha Hristiyandım) onlara kaç kez namaz kılındığını ve namaz kılmadan önce neler yapılması gerektiğini sordum. Onlar da cevapladılar. Namazı çok merak ettim. Namazla ilgili sorularım ve aldığım cevaplar beni Müslüman yaptı. Yani beni namaz Müslüman etti. Elhamdülillah üç senedir Müslümanım.

Tebliğ, Ama Niçin?

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. İlhami NALÇACIOĞLU

 Tebliğ kelimesi genel anlamda, bir haberi, bilgiyi veya olayı muhatabına ulaştırmak, haberdar etmek manasındadır. Konu dinimiz olunca, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Allah’tan aldığını insanlara bildirmesi, anlamını taşır. İnsanlara bildirilen konuların başında ise, “Tevhid İnancı” yer alır. Oldukça geniş olan tebliğ konusunu Tevhid İnancı çerçevesinde ele almaya gayret edeceğiz.

Evrenin yaratıcısı ve yegâne hâkimi Allah’tır. İnsanların bu temeli bozmalarının neticesinde, rahmetinin sonucu olarak Allah, zaman zaman peygamberler göndermiştir. Peygamberimiz gönderildiğinde, Kureyş toplumu Tevhid İnancını bozmuş, Allah’a putları ortak koşmakla İbrahim Aleyhisselamdan kalma Din-i Hanif’in dışına çıkmışlardı. Bu durum, Tevhid İnancının temel rükünlerini bozma demektir. Zira putları Allaha ortak koşmakla, Ulûhiyetin Tevhidi (Allah’ı birlemek) bozulmuştur. Bu, arkasından Tevhid akidesinin diğer bir rüknü olan Ubudiyetin Tevhidini (yalnızca Allah’a ibadet etmek) bozmak demektir. Bunun arkasından Rububiyetin Tevhidinde de (evrendeki her türlü oluşumu Allah’a hamletmek) hiçbirşeye güçleri yetmeyen putlar Allah’a ortak getirilmiştir..

İman Aydınlığı, Küfür Karanlığı-2

Yazar: 
Zeki Soyak

 Muhterem müminler! Durmadan dinlenmeden insanları uyarmak lâzım. Hak bilgisini, Allah bilgisini, İslâm, Kur’an bilgisini insanlara aktarmak lâzım. Tamamen dünya işleriyle meşgul olan aileler, maalesef ne kendileri istenilen bir şekilde asgarîde İslâm’ın farz-ı ayn kıldığı ilimleri öğrenme fırsatını bulabiliyorlar, ne de çocuklarına böyle zarurî olan, farz-ı ayn olan ilmi öğretme imkânına sahip oluyorlar.

Hâlbuki biz çocuklarımızı ailelerimizde eğitmeliyiz. Her gün onlarla meşgul olmalıyız. Bir baba, anne olarak bizim en büyük vazifelerimizin başında bu geliyor. Çünkü bu aynı zamanda kulluk vazifesidir. Allah (celle celâluh)’un, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin bize emridir. Çocuklarımızı Allah sevgisiyle, peygamber sevgisiyle, İslâm sevgisiyle yetiştirmek, İslâmî ahlâkla, Kur’an ahlâkıyla ahlâklandırmak ve onları Allah (celle celâluh)’un istediği bir şekilde iyi bir kul olmaları için çaba göstermek bize İslâm’ın emridir.
Hayat öyle bir telâşla devam ediyor ki sabahtan akşama kadar insanlar işyerlerinden bunalımlar, stresler içerisinde döndükleri evlerinde de aynı stres, aynı bunalımlarla karşı karşıyalar. Televizyonların karşısında sinir bozucu, ruh sağlığını bozucu, ahlâkâ inanca aykırı programlar karşısında da saatlerini geçirerek aileleriyle meşgûl olamıyorlar.

HAYAT

Yazar: 
Selim Armağan

 “De ki: Benim namazım, kurbanım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.” (Enam:162,163)
 

Ma sivallah dediğimiz Allah’tan (celle celaluhu) başka her şey Allah’ın (celle celaluhu) rahmeti sevgisi ve şefkati ile var olmuştur. Varlığın hayati gıdası da sevgi ve merhamettir. Rabbimiz bütün kâinatı insanın emrine verse de “Allah (celle celaluhu), müminlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cenneti vermek üzere satın almıştır...”(Tevbe:111) ayeti ile evreni, hatta kendi canını dahi Allah’ın (celle celaluhu) aşkına, onun sevgisini kazanmaya bezletmesini ve her şeyini ona feda etmesini istemektedir. Kurban ibadeti de Habil ve Kabilden itibaren Allah’a yaklaşma çabası içerisinde olduğumuzun pratik bir örneğidir.
“Elbette onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmayacaktır. Ancak O’na sizin takvanız ulaşacaktır...” (Hac: 37 )

Rasulullah'ın Gözyaşları

Yazar: 
Ahmet Ağmanvermez

 İnsanlığa rahmet için gelen nebiler ümmetlerine ağladılar. Ümmetlerinin akıllarını kullanamayışlarına, Allah’ın nimetlerine karşı insanların nankörlüğüne ağladılar. Kur’an onları, hep ağlayan, inleyen, yalvaran zatlar olarak anlatır.

“ İşte bunlar, Allah’ın nimetine mazhar olmuş olan bu zatlar, Âdem neslinden, Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızın evlatlarından, İbrahim ve İsrail (Yakub)in nesillerinden ve hidayete erdirip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlar Rahman’ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (Meryem, 19/58)
“Ukbe bin Âmir şöyle rivayet ediyor: Allah Rasûlüne sordum. “Ya Resûlallah! Necât ve kurtuluş nerededir?” Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdiler: “Dilini tut, evini geniş yap (çok misafir ağırla) ve hataların üzerine ağla.”(Tirmizî, Zühd, 61.)
Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadislerinde de şöyle buyurdular: “Allah korkusuyla gözyaşı döken kişi, sağılmış süt memeye dönmedikçe Cehenneme girmez. Cihad tozu ile Cehennem dumanı asla bir araya gelmez.” (Tirmizî, Zühd, 9)

Emri Bil-Ma’ruf Nehy-i Anil Münker

Yazar: 
Cemil Usta

 
Toplumda iyiliği tavsiye, kötülüklerden uzaklastırma hususunda neler yapılabilir ?

İslam kültüründe emri bil maruf nehyi anil münker; toplumda iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi ve böylece erdemli bir toplum oluşturulup bu toplumun yaşatılması için gösterilen faaliyetlerin hepsini ifade eden bir terimdir.
Bu hususla ilgili âyet-i kerimede Allahu teâla şöyle buyuruyor: “Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vazgeçirmeye çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin tâ kendisidir.” Âli İmran 104
Bu ayet-i celileye göre kişileri kötülüklerden, haramlardan sıkındırmak farzı kifayedir. Yani bazıları vazifeyi yerine getirirse diğerlerinden vebal sakıt olur. Aksi halde Allah’ın nehyettiği haramlar rahat işlenirse, bu konuda önlem alınmazsa hatta haramlar teşvik edilirse o zaman emri bil maruf nehyi anil münker farzı kifayedir. Bazları vazifeyi yerine getirirse diğerlerinden vebal sakıt olur. Aksi halde Allah’ın nehyettiği haramlar rahat işlenirse, bu konuda önlem alınmazsa hatta haramlar teşvik edilirse o zaman emri bil maruf nehyi anil münker farz-ı ayn olur ve herkes sorumluluk altında kalır, nesiller helak olur.

Çocuklara Allah’ı Anlatmak

Yazar: 
Öğr. Gör. Yusuf BİLAL

 
lk çocukluk yıllarından itibaren çocukların
en çok duyduğu kelime Allah’dır.
Fıtratı gereği çocuklar Allah’ı bilme ve tanıma ile ilgili sorular sormaya başlar.
İnsanlık tarihi boyunca din duygusu insanın içinde hep varolmuştur. Bu, yaratılıştan gelen temel bir duygudur. Dünyadaki varlığını ve akıbetini ilahi bilgilerle ve inançlarıyla açıklayan insan, bir yüce yaratıcının varlığını kabul eder. Bu bilinç aynı zamanda insanın fıtratına da uygun düşer. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “yüzünü doğru olan İslam’a, insanların fıtratına uygun olan dine çevir” (Rum:30) buyurulmaktadır. Bu durum insanın dini kabullenmeye yetenekli bir tarzda yaratıldığını da ortaya koymaktadır. Konu ile ilgili Hz. İbrahim (a.s.) örneği güzel bir örnektir. Gerçekte insanın dünyadaki varlık nedeni Allah’ı bilmek, tanımak ve ona kul olabilmektir. Allah her insanın ruhuna, onu bilme gücünü yerleştirmiştir. Yaratılıştan gelen bu ihtiyaç karşılanmazsa Allah inancının boşluğu başka hiç bir şeyle doldurulamaz
Her doğan çocuk Allah’ın insanın içine yerleştirdiği bu fıtratla doğar. Ancak herkes bu fıtrata uygun yaşamaz. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder. Sonra ebeveyni onu hıristiyan, yahudi, mecusi ya da müşrik yapar. Eğer anne babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur” buyurarak bu gerçeği açıklamaktadır. (Buhari, cenaiz-79)

M. Es’ad Erbilî (k.s) Hazrete İthafen

Yazar: 
Mehmet İlalan

 

Od, âteş olmuş ki, âteş-i sûzan
Ateş dâhi dayanmaz bu âteşe bir lahza, bir an
Mekke âteş, Tâif âteş, Yesrib âteş
Pir-i Üstad buyurmuş, Âlemdeki zerre âteş
Dost’a serîn olan, od; dâhi âteş
Hicrân yakar gönülü, Hümeyrâ’yı yakan âteş
Her şey, nârdan cem olmuş, kordur ki eş
Bülbül yanar sevdâ ateşinde, gülzâr da âteş
Aşka iman, elde şimdi kor âteş
Dosttan atılan gül; Hallac’ı, yakan ki, aşk-ı âteş
Dürülmüş defter, sahifesi âteş

Turgut Cansever

Yazar: 
Ahmet Belada

 O bir İstanbul efendisi, katıksız bir entelektüel, halis bir sanatkar ve benzersiz bir mümindir. Bir konuşmaya başladı mı, çok değil, birkaç dakika içinde bir düşünce solosu dinlemeye başladığınızı hisseder ve bir süre sonra ardı ardına sıraladığı, bilgi ve düşünce yoğunluğundan adeta çatlayacak reddeler gelen cümleleri takip edemez olursunuz; çünkü zihniniz yorulmaya başlamıştır. Fakat hoca yorulmaz; her düşünce, onun zihnini biraz daha açmakta… hocayı dinledikten sonra, Rönesans’a, Selçuklu’ya, Osmanlı’ya başka bir gözle bakmaya başlarsınız…
Genç Cumhuriyetin bütün birikimini tevarüs ettiği gibi, Osmanlı irfanını temsil eden son kuşakları yakından tanıma şansına da kavuşmuş; çok iyi bildiği ve tahlil ettiği Batı karşısında bir üçüncü dünyalı gibi değil, muhteşem bir medeniyetin mağrur çocuklarından biri olarak başını dimdik tutmayı başaran, hatta Batı’da yapılanların dışında durmak şartıyla, birçok alanda Batı’nın önüne bile geçilebileceğine, özellikle mimaride yeni yönelişlerin bundan böyle ancak Türkiye’de olabileceğine inanan; inanan değil bunu bizzat gösteren bir bilge/mimardır.” Beşir Ayvazoğlu “Defterimde Kırk Suret” isimli eserinde Turgut Cansever hakkında bunları yazmış.
Yaşadığımız çağın tanığı olan Turgut Hoca, kişinin fikri ve fiziği ile nasıl temsil edilebilirliğini çok güzel sergileyen istisna insanlardandır. Gerek fikri gerekse ülkeler arası ve ülke içindeki farklı çalkantılara rağmen kendini en iyi şekilde muhafaza edebilen büyüklerimizdendir. Herkesin savrulduğu, rotasını değiştirdiği, kimlik bunalımına düştüğü, hatta çıktığı kabuğu beğenmeyip yeni kabuklar aradığı dönemde ayakta kalabilmesi kolay olmasa gerek.

Söz Üstüne Birkaç Söz

Yazar: 
Abdullah Gülcemal

Söz: üç harften oluşan, tek hecelik bir kelime…
Söz: konuşma kabiliyetine sahip olan insanların arasında bir iletişim aracı…
Söz: bütün hayatımızı kuşatan bir atmosfer…
Söz: söyleyen kişinin karak-ter ve şahsiyet şifrelerini muhataplarına bildiren formüller lûgatı...
Söz söylemek sıradan bir iş değil; belki en mühim şeydir.İnsanın mutluluğu ve felâketi, söylediği söze bağlıdır.Kem söz, geçmez akçe sahibine aittir.
Söz bazen insanı yücelere çıkartan çifte bir kanat, bazen ustasının elinde ince bir san’at, bazen de bir hattatın kaleminde hüsn-ü hat olur…
İnsan bazen sözü kendi ağzına bir kilit, bileklerine takılan bir kelepçe, ayaklarına vurulan bir pranga olarakta kullanma bedbahtlığına düşer.
İnsan; söz söylerken çok dikkatli ve uyanık olmalı…

Ashab-ı Kehf ve Diğer Mazlumlar

Yazar: 
Fatih Yılmaz

 
Güneşin etrafında mütemadiyen dönen dünya yine o eski dünya. Değişen bir şey yok. Hak da bâtıl da yerli yerinde duruyor. Hâbil de aramızda Kâbil de. Bir zamanlar Bilâl-i Habeşî’nin annesi Hamâme el-Habeşiyye, tıpkı oğlu gibi kâfirlerden ağır işkenceler gördü. İran asıllı Zinnîre dininden vazgeçmesi için dövüldü, sövüldü. Onu bıkıncaya kadar döven efendisi “Sana acıdığım için bıraktığımı sanma, yorulduğum için ara verdim” derdi. Bunu söylerken merhametsizliğinin doruğuna erişiyordu. Zinnîre Ebû Cehil’den gördüğü ağır işkenceler yüzünden gözlerinden oldu. Onun Bilal’i bugün yaşıyormuş gibi gönüllere taht kurdu. Her ezan sesinde onu duyuyor gibiyiz. Ama Ebu Cehiller ve onun yandaşları bu gün hala lanet ve nefretle anılıyor.
Ammâr İbni Yâsir’in annesi Sümeyye, kızgın güneş altında dayanılmaz işkencelere tâbi tutuldu ve sonunda zâlim Ebû Cehil’in kanlı mızrağıyla İslâm’ın ilk şehidi olma şerefine erişti. Efendileri o pırlanta insanları bin bir işkence altında inim inim inletirken kendilerine bir çıkış yolu gösteriyor: “İmanından dön, işkenceden kurtul!” diyorlardı. Ama onlar inançlarından en küçük bir tâviz bile vermiyorlardı. Bunlar, tarih boyunca anıldılar ve yevmi kıyamete kadar da anılmaya devam edilecektir.

İ’lâ-yı Kelimetullah Heyecanı

Yazar: 
Hamit Haksever

İ’lâ; yükseltmek, yüceltmek demektir. Kelimetullah ise Allah’ın kelimesi, Allah’ın sözü anlamındadır. İ’la-yı kelimetullah; Allah’ın kelimesini yüceltmek demektir. Bu, “Lâ ilahe illallah” kelimeyi tevhidini bütün cihana duyurmak ve Allah’ın son dini olan yüce İslam’ı bütün insanlığa ulaştırmak manasındadır. İ’la-yı kelimetullah uğrunda yapılan her faaliyet cihaddır.
Tevbe suresi 40. Ayeti celilesinde Rabbimiz, kâfirlerin sözünü alçalttığını beyan ettikten sonra “Ancak Allah’ın sözü yücedir” buyurmuş ve hemen ardındaki 41. Ayeti kerimede de müminlere “Size kolay da gelse, zor da gelse hepiniz cihada çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Bilseniz, bu sizin hakkınızda ne kadar hayırlıdır.” buyurarak biz müminlere istesek de istemesek de cihada devam etmemizi emir buyurmuştur. İşte bu ayeti kerimenin fermanına gönül veren müminler varlıkta-yoklukta, gençlikte ihtiyarlıkta, meşguliyette-boş vakitte, evliyken-bekârken, hâsılı her halükarda i’la-yı kelimetullah için gayret etmişlerdir.
Yaşı bir hayli ilerlemiş olan Ebu Talha, Tevbe suresini okurken bu ayete gelince: “Ey Rabbimiz!.. Gençler ve ihtiyarlar, hep beraber savaşa çıkacağız. Ey oğullarım, beni techiz edin!” diye inledi. Oğulları: “Allah sana merhamet etsin... Sen, vefatına kadar Resulullah’la beraber savaştın. Sonra vefatına kadar Hz. Ebubekir’le, sonra vefatına kadar Hz. Ömer’le beraber harbettin. Bırak bugün de senin yerine biz savaşalım.” dediler. Ebu Talha oğullarının bu isteğini reddetti. Yapılacak deniz seferi için gemiye bindi. Gemide iken ruhunu teslim etti. Tam 9 gün defnedecek bir adacık bulamadılar. Bu süre zarfında Ebu Talha’nın cesedi hiç bozulmadı. Nihayet 9 gün sonra onu bir adaya defnedebildiler.

Rasulullah'ın İslam'a Davet Metodu

Yazar: 
M.Selçuk Özdoğan

Kıymetli okuyucularımız. Bu ay sizlerle İlkadım Kitaplığı’mıza önemli bir eser daha kazandıracağız. Eserimiz kitaplığımızda mutlaka bulunması gerekiyor.. Eseri Prof. Dr. Ahmet ÖNKAL hocamız kaleme almış.

Eserimizin dikkat eken ilk kısmı kapağı. Hoş bir kapak düzenlemesi yapılmış. Ayrıca cilt kullanılması da kitap için güzel bir özellik.
Eserimiz giriş bölümü dâhil dört bölümden oluşuyor. Şimdi kısaca eserimizin bölümleri tanıyalım.
Giriş bölümünde Kuran-ı Kerim, Hadis-i Şerif’te davetle ilgili bölümler ele alınmış. Bunun akabinde davetin iman, ibadet, muamelat ve ahlaki prensipler noktasında yapılması gerektiği belirtilerek, davetin niçin gerektiği soru cevaplanmış. Bu bölümde ayrıca diğer peygamberlerin de davet metotları üzerinde durulmuş.
Kitabımızın birinci bölümünde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin daveti inceleniyor. Kitabımızın esas bölümünü de burası teşkil ediyor. Bizi ilgilendiren asıl kısım da burası diyebiliriz. Çünkü burada kitabi bilginin yanında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin uygulamaları inceleniyor. Sonuçta En Güzel Örneğin örnekliği var ortada. Bu az bir şey mi? Müslümanlar davete ruhi, ilmi, bedeni ve maddi olarak hazırlanarak; bu hazırlık sürecinden sonra ilk tebliğini aile fertlerine yaparak tebliğine başlayacak, daha sonra bu tebliği güvendiği diğer insanlara yayacak. Bu davetleri yaparken Müslüman artık tecrübe kazanmıştır. Tebliğini genelleştirecek, ufkunu geniş tutarak ulaşabildiği insanlara ulaşmaya çalışacak. Müslüman bu tebliğini yaparken muhatabını iyi tanıyacak, ona güzel bir şekilde davranacak, ona değer verecek, ortak özellikleri tespit etmeye çalışacak, sürekli tekrarlarla ona hediyeler sunacak. Ayrıca davetçi sabırlı ve azimli, sürekli ümitvar, şefkat ve merhamet sahibi, af ve müsamahayı şiar edinen adam kazanma gayreti içerisinde, tevazulu en önemlisi de yaşantısıyla örnek olmasını bilecek.

Paylaşarak Kristalleşmek

Yazar: 
Mükremin Çelik

 
Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde, doğu vilayetlerimizde kıtlık baş göstermiştir. Durumdan faydalanmak isteyen İngiltere, bu bölgeye ajanlarını gönderip kıtlığı bahane göstererek bir ayaklanma çıkartılıp çıkartılamayacağını öğrenmek ister. Olası bir ayaklanma ile Osmanlı’yı meşgul etmek ve bu esnada petrol bulunan güney vilayetlerini ele geçirmek sevdasındadır.
Ajanlar vakit kaybetmeden doğu vilayetlerimizde gizli çalışmalar yaparlar. Üç ay civarında bir çalışmanın neticesinde raporlarını İngiliz hükümetine teslim ederler. Bu raporlarda şunlar yazılıdır: Bu bölgelerde kıtlık var fakat açlık yok. Çünkü; sıkıntı içindeki aileleri diğer aileler aralarında paylaşmıştır. Dolayısıyla bu bölgelerde kıtlık sebep gösterilerek halkı ayaklandırmak imkanı yoktur.
Öyle müşahede ediyoruz ki; toplumumuz içerisinde bu güzel ahlak halen devam ediyor. Bu güzel ahlakı daha da güzelleştirerek gelecek nesillere kazandırmak için büyüklerimiz bazı metodlar geliştirmiş ve uygulamış. Sadaka verirken çocuklarını da alıştırmak için sadakaları çocuklarına verdirmek gibi...
Yine yakın zamanda Cenab-ı Hakka kavuşmuş bir gönül insanı Musa Topbaş Hocaefendi’nin kucaklayıcı ve kalpleri hareketlendiren üslubu ne müthiştir. Zaman zaman Bursa’ya ikamet için gittiklerinde gece saat üç civarında, birisi kapıyı zorlar açamayınca pencereye yönelir. Niyetinin kötü olduğunun anlaşılması üzerine yakalanır ve etkisiz hale getirilir. Hocaefendi‘ye haber verilir. Hocaefendi mutadı olduğu halde gece evradı ile meşgul olmak için zaten ayaktadır. Kapıyı açıp da durum kendisine bildirilince kamelyaya geçer ve niçin böyle bir işe tevessül ettiğini o kişiye sorar. O kişi de fakir olduğunu çocuklarının aç olduğunu başka yapacak bir şeyinin olmadığını söyler. Hocaefendi duruma çok üzülür ve içeri geçip bir tepsi üzerinde yemekle geri döner. O zat yemeği yerken kendisi de tatlı tatlı nasihat eder, sonra da içinde hatırı sayılır bir meblağ bulunan zarfı takdim eder. O zat, Hocaefendi’nin kendi aracıyla evine bırakılır. Daha sonra bir işe yerleştirilir. Gözü yaşlı ehli hal tesmiye olunan ve kemalat sahibi bir mümin olur. İsmi de kıyamete kadar gizli tutulur.

Aba'dan Mektup (3)

Yazar: 
Nuri ERCAN

 

Sevgili kızım, yaşadığınız dünyanın hakikatlerin ter yüz edildiği bir dünya olma yolunda epeyce mesafe kat ettiğini söylememe lüzum hissetmiyorum. Sizler de sohbetlerinizde geçmişi yâd ederek, bu mevzular hususunda kelam ediyorsunuzdur. Aranızdan, hangi güzelim değerlerin çekip gittiğini, hangi güzel âdet ve geleneğin yerini ne idüğü belli olmayan nevzuhur uygulamalara bıraktığın dile getiriyorsunuzdur. Biliyorum kaybettiklerinize içiniz gidiyor, bu sebeple “ah” çekiyorsunuzdur. Lakin bu değerlerin ve sahih geleneğin aranızdan ayrılmasına gayri ihtiyari de olsa sizlerin sebep olduğunu kabul etmek size zor geliyordur. Oysa “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez.”
Sizlere, geçmişte baş tacı ettiğiniz uygulamalarınızın kısa bir zaman diliminde nasıl ayaklar altına alındığını birkaç misalle izah edeyim de ahların vahların içerisine sizleri gark edeyim!
Bir zamanlar, çocuklarınız dünyaya geldiğinde, yeniden sahabe hayatını günümüze aktarmak maksadıyla Sümeyye, Rumeysa, Enes, Yasir, Ammar, Huzeyfe gibi isimleri onlara ad olarak seçiyordunuz. Sizin bu ameliyenizin anlaşılır diğer bir sebebi de, yaşadığınız çağın pisliklerine bütün asırların en muazzez insanlarının isimleri ile haykıra bilme isteği idi. Bu arada, aranızda bu güzel isimleri yeniden çocuklara koyma modasına öyle çok iltifat edildi ki, Aişe, Fatıma, Hatice, Abdullah, Mustafa, Ali, Osman, gibi isimler hor görülecek diye tir tir titredim. Doğrusu, yeni isimlerin ve yüzyıllardır kullanılagelen meşhur isimlerin, harman edilerek çocuklarımıza isim olması idi. Lakin sizler bir güzelliği tattığınız zaman diğer güzellikleri unutuyorsunuz. Ya şimdi? Şimdi durum daha vahim. Benim evlatlarımın çocukları Sümeyye’den de, Hatice’den de vazgeçmek üzere, Huzeyfe’yi de Furkan’ ı da mazının bir cüzünde, bir cüz olarak bırakmaya etmeye meyilli gibi. Artık Ammar’ı, Selman’ı, Yasir’i, Mehmed’i kaba buluyor. Bunların yerine kibar ve teatisi daha yüksek isimler mi buluyorsunuz? Ne gezer! Şimdilerde çocuklarınıza uygun gördüğünüz yeni isimlerin hangi ölçüye göre seçildiğini pek anlamış değilim. Bizler siz evlatlarımıza ad ararken, “Kuran’a uyar mı, Kuran’da var mı, talkına gelir mi?” diye soruştururduk. Böylece çocuğumuz büyüyüp, bu bilgi kendisine ulaştığında anne-babanın çocuğu hakkında ne derece hassas olduğunu bilir ve kendisinin de nelere dikkat etmesi gerektiğini anlar; en azından kökünün nelere isnat ettirildiği konusunda bilgi sahibi olurdu.Görüyorum ki, bu hassasiyet aranızdan terk-i diyar eylemek üzere. Artık çocuklarınızı anlamsız, tarihî hiçbir şahsiyeti hatırlatmayan, vurgusu olmayan, hatta bir çoğu kulağa hoş gelmeyen isimlerle çağırdığınızı bilmelisin. Misal istiyorsan önce kendi çocuklarının, sonra da sizler gibi düşünen kişilerin çocuklarının isimlerine bakıver kızım! Sadece şunu söyleyeyim: Kızınıza bir Melisa, oğlunuza bir Tosun ismini koymadığınız kaldı!