255
İlkadım'dan
Kıymetli okuyucu,
Bu sayımızın konusunu, güncel olan ve kanayan bir yaraya neşter olarak vurulmak istenen, Demokratik Açılıma ayırdık. Yüzyıllar boyu bir ve beraber yaşayan insanların yönetim çıkmazı, cahilliklerden, içteki ve dıştaki kimilerinin çıkar hesaplarından kaynaklanan, asrın dramıdır. Bu bir ülkenin en temel kaynaklarından olan insan gücünün, mesaisinin maddi ve manevi varlıklarının bir hiç uğruna heba edilmesidir.
Dinimizin reddettiği ayrımcılık, bir başka deyişle ırkçılık illetinin bir ülkenin insanları arasına soktuğu fitne belasıdır. Müslümanların arasındaki ilk fitnenin temelinde de şuubiyye denilen, kabilecilik ve ırkçılık denilen ayrımcılık fitnesi vardır. Ümeyye ve Haşimîler arasındaki kabile çekişmesi Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ciğer pareleri Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Radıyallahu anhüma’nın şehadetlerine sebep olmuştur. Hz. Hüseyin radıyallahu anh şehadet şerbetini içtiğinde, 18 yerinde hançer ve kılıç yaraları vardı. Yönetim tutkusu, cahillik ve çıkar hesapları, peygamber neslinden akan kanlarının sebebiydi.
Ayrımcılık Belası
Toplumda doğup, toplumda yaşayıp, toplumda ölen insanın cemiyet halinde yaşaması zarurettir.
Cemiyet halinde yaşayan insanların mutluluğu için de tepeden tırnağa bütün fertlerin uymaları gereken bir nizamın mevcudiyeti şarttır. Nitekim Allah elçisi rasul ve nebiler ilahi nizamı önce kendi nefislerinde bizzat uygulamış, sonra da gönderildikleri toplumu bu nizama davet etmişlerdir. Uyulması gereken kaide ve kurallar insanlığın istikrarı, emniyeti, huzuru ve sükûnu için şarttır.
Nizamlar ilahi veya beşeri karakterler taşırlar. İlahi olanlar samimi bir imana dayanıp insanlar üzerindeki denetim gücünü büyük oranda gönül âleminde gerçekleştirir ve pratikte çok güzel neticeler verir. Beşeri nizamlar ise siyasi ve etnik temellere dayandığından insanlar üzerindeki denetimini zorbalıkla gerçekleştirir. Nizamın sağlamlığı veya bozukluğu toplum fertlerine derhal yansımaktadır. Bu bakımdan İslam inansın veya inanmasın insanların tamamının mutlu olacağı sağlam bir cemiyetin kurulmasını sağlar. Böylece mutlu insanlardan oluşan mutlu bir toplum meydana gelmiş olur. Toplumun mutluluğundan maksat; o toplumda yaşayan dini, dili, ırkı, bölgesi, mezhebi, meşrebi ve mesleği ne olursa olsun tüm fertlerin mutluluğudur. Bunu gerçekleştirmeyen toplumlarda insanlık, hak, adalet, huzur ya da mutluluktan bahsetmek mümkün olmaz. Bu faziletler de o insanlar için ütopyadan ileri gidemez. Tarih şahittir ki Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden günümüze gelinceye kadar ne zaman insanlar huzur ve mutluluğu İslamda aramışlarsa mutlu olmuşlardır. Ne zaman da mutluluğu etnik ayrımcılık Araplık, Türklük, Kürtlük vb. şeylerde aramışlarsa huzur ve mutluluğu kaybetmişlerdir. Çünkü hiçbir zaman ırk, kabile, sülale tek başına insan toplumunu huzur ve mutluluğa götürecek bir esas olamaz. Çünkü bu unsurlar bütün insanlığı kucaklayıcı olmadığı için kısırdır. İslamla birlikte iman bağı; ırk, kabile ve aile bağının önüne geçmiştir. İslam bu bağları reddetmemekle birlikte iman bağının olmadığı yerde bu bağların aidiyetten ileri geçmeyeceğini haber vermiştir.
Demokratik açılımın analizi
Son birkaç ay içerisinde tartışmaya açılan, zaman zaman sağlıklı olarak götürülse de çoklukla yarar sağlamayan boyutlarda sürdürülen Demokratik Açılım konusunda biraz da empati yaparak değerlendirmelerimizi sunmak istiyoruz. Ele alınan sorunun adına ne dersek diyelim, çok acı bir geçmişi var. Yaşananları yaşanmamış saymak mümkün değil. O zaman kendimizi başkalarının yerine koyarak, yaşananları ve geleceği yeniden düşünmek zorundayız. Biz de bunu yapmaya çalışacağız.
İÇ ANALİZ
1-Müslüman bir bireyin bakış açısıyla
Kendi hayatını İslam’ın sınırları içinde yaşamaya çalışan ister Türk isterse Kürt olsun bakış açıları aynı olur. İslam’ın bu konuda ilkeleri vardır. Evrenseldir. Bu konuya bakışı da bellidir.
Her biri diğerini kardeşi olarak görür. Etnik kimliğinin üstünlük ya da aşağılanma nedeni olamayacağını kabul eder. Ayrımcılığı ve ayrışmayı reddeder. Doğuştan gelen haklarının ihlal edilmesini zulüm olarak görür. Kendisi veya bir başkasına zulüm edilmesine şiddetle karşı çıkar. Hak gasplarının önlenmesi için mücadele eder. İslam’ın ortaya koyduğu temel ilkeler ışığında atılacak adımları ve açılımları destekler. Özellikle etnik bir kimlik için düzenlenecek, pozitif ayrımcılık kabul edilebilecek açılımları ise ırkçı bir yaklaşıma yol açacağı için benimsemez. Genel haklar muvacehesinde herkese tanınacak haklar konusundan herkesin yararlanması için gayret gösterir.
Tarih Boyunca Güneydoğu
Kürdler uzun yıllardır Orta-Doğu’da yaşayan bir kavim olup, etnik menşe’leri meselesi tartışmalıdır. Bunların etnik menşe’leri hakkında çok değişik görüşler olup, bu hususta net bir fikir ortaya konulamamıştır. Bunların menşei meselesini ne Kürt ananeleri ne de İslam kaynakları kolaylaştırmamaktadır. Kürtler hakkında ilk esaslı bilgilere İslami dönemde Mesudî ve İstahrî de rastlıyoruz. Kürtler hakkında detaylı tarihi bilgiler bölgenin İslam hâkimiyetine geçmesiyle başlar. Diğer bir deyişle Kürtler ancak Müslüman olduktan sonra bir kimlik kazanmışlar, İslamla kendilerine gelmişlerdir. Zira İslamiyetten önceki dönemlerde ne bir Kürt toplumundan ne de bir Kürt devletinden net olarak bahsetmemiz mümkün gözükmemekte, kaynaklarda bunlara ait net bilgiler bulunmamaktadır. İslamî dönemde birçok Kürt hanedanı ortaya çıkmıştır. Ancak bu hanedanlar küçük ve mahalli hanedanlar olmadan öte geçememiş ve hiçbir zaman bütün Kürt unsurları bir araya toplayan büyük ve güçlü bir hanedan ortaya çıkmamıştır. Diğer bir deyişle tarihin hiçbir dönemine damgasını vuran etkin ve güçlü bir Kürt devletinden söz etmemiz mümkün değildir. Mahalli hanedanlar ise, bölgede merkezi otoritenin kaybolduğu dönemlerde bağımsız hareket ederlerken, güçlü ve otoriter devletlerin mevcut olduğu zamanlarda bu devletlerin hakimiyetini tanımışlardır. 6.–10. yüzyıllardaki Türk ve Moğol devletlerinin bölgede hakim olduğu zamanlarda Kürtler bu devletlerin hakimiyetini tanımak zorunda kalmışlardır.
"Lafta değil pratikte eşitlik için açılım gerekli"
“Ne aynıyız ne gayrı/Hem ayrıyız hem gayrı.” Eskilerin deyimiyle, “Vahdet içinde kesret/Kesret içinde vahdet.”
Çok değerli okuyucularımız ülke bizim ülkemiz. Bu ülkenin iyi yönetilmesi ve milletin huzur içinde yaşaması en temel isteğimiz.Milletimizin büyük çoğunluğu da bunu istiyor.Ama mahallenin (……)bırakmıyor ki huzurla yaşayalım. Daha önce, farklı sebeplerle ele aldığımız “ tam demokrasi” şu anda genel ve özel anlamda “demokratik açılım”adıyla ülke gündemindedir.
İlkadım Dergisi olarak ülke gündeminden hiç düşmeyen bu konuyu ”devlet millet barışması ve huzurlu yaşamak”çerçevesinde ele aldık. Sorun ve çözümle ilgili görüşlerimizi ortaya koymak istedik.Buna bağlı olarak konunun çilekeşlerinden ve aynı zaman da uzmanlarından saygıdeğer Mehmet Metiner’e “açılımı” sorduk. Çok yoğun olduğu halde sorularımızı cevaplandırdı. Kendisine yakın ilgi,samimiyet,hassasiyet ve bilhassa dakikliğinden dolayı teşekkür ederiz.Onun sadece samimiyet içeren cevaplarıyla sizi başbaşa bırakıyoruz.
( İlkadım )
İman Aydınlığı, Küfür Karanlığı -1
Bismillahirrahmanirrahim.
Muhterem müminler!
Allah celle celâluh, Kur’anı Keriminde İbrahim Sûresi’nde, yolumuzu aydınlatıcı, bizleri dünya hayatında karanlıklar içerisinde kalmaktan kurtarıcı mesajlar sunuyor, bize yol gösteriyor. Allah celle celâluh, bu sûre-i celîlenin ilk ayetlerinde şöyle buyuruyor:
“Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye gâlip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.”
Kur’an genel olarak küfrü, şirki karanlığa, imânı aydınlığa benzetir. İslâm aydınlık bir yoldur. İmân aydınlık bir yoldur. Küfür, şirk, nifâk ise karanlıktır. Karanlık sadece şu zâhirî karanlık değildir. İnsanların beden gözleri görmese, güneş, ay, yıldızların aydınlığı veya insanların sunî olarak yapmış oldukları aydınlıklar onun için bir mâna ifade etmez. Aydınlık içinde karanlığı yaşarlar. Bunun gibi bir insan veya bir toplum, eğer kalp gözü kör olan bir insan ve toplum olursa, İslâm’ın aydınlığından, Kur’an’ın aydınlığından, imânın aydınlığından habersiz yaşarsa, güneşe, aya ve yıldızlara rağmen gözleri görmeyen insanın karanlıkta yaşadığı gibi onlar da manevi bir karanlıkta hem de zifirî bir karanlıkta yaşar. Ki bu karanlık onların helâkine, ebedî helâkine sebep olur.
Kan, zulüm, işkence ve eziyetten beslenen bir anlayış
Türkiye Cumhuriyeti gerek kurulurken gerek kurulduktan sonra ayaklanmalar veya parti kuruluşları ya da herhangi bir konu bahane edilerek halka ve halkın sevdiği kişilere çok zulüm edilmiştir. Rejim ve cumhuriyet sonrası yöneticiler ve bürokratlarca akla hayale gelmeyen zulüm ve işkenceler din,dil,ırk,mezhep,cinsiyet farkı gözetilmeksizin halka yapılmıştır.İstiklal mahkemeleri ve onun cezaları infazları bu hususu doğrular niteliktedir.Son zamanlarda “açılım”la beraber gündeme gelen Güney Doğu’da halka yapılan işkence ve yaptırımlar rejim ve onun orantısız koruyucu ve kollayıcılarının sicilinin ne kadar bozuk olduğunu ortaya çıkartmıştır.Ama şunun bilinmesi gerekir ki yapılanlar sadece “Kürtlere” mahsus değildir.Bu zulüm.işkence,baskı, yıldırma ve sindirme, kendilerini onaylamayan kendileri gibi düşünmeyen herkese yapılmıştır.Zalimlerin zulmünde bir ayrım yoktur.Ceberrut devlet anlayışında olanların bazı icraat ve zulüm ve işkencelerini kaynaklardan aktardığımız da olayın vehameti anlaşılacaktır. “ Tarih tekerrürdür” derler. Bakın bakalım öyle miymiş?
Kalpler Birleşmeli
“Sakın kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra parçalanıp çatışmaya düşenler gibi olmayınız. Böyleleri için büyük bir azap vardır. “(Ali İmran: 105)
Atom çağı, uzay çağı, bilgi çağı, ya da iletişim çağı denilen bir süreçte yaşıyoruz. Bu yüzyılın en önemli özelliği belki de iletişimde ulaştığı baş döndürücü gelişimdir. Her birimizin elinde, dünyanın diğer ucuyla sözlü, yazılı ya da görüntülü iletişim kuracak aletler var. Bu durum hamd etmeyi şükretmeyi gerektirdiği gibi bize müslümanlar olarak gerek tebliğ vazifemizde ve gerek emri bil maruf ve nehyi anil münker vazifemizde yeni sorumluluklar yükler. Mahlûkatın nefesleri adedince olan tebliğ ve irşat yollarını aramamızı zamanın gereçleriyle mücehhez olup görevlerimizi yeniden üstlenmemizi istemektedir. Hayra çağırmak, iyiliği emretme, kötülüğe engel olma bütün müslümanlara farz-ı kifayedir. Bu görev yapılmayınca hiçbir müslüman mesuliyetten kendini kurtaramaz.
Resuller ve nebiler görevlerini hakkıyla yerine getirdiler. Peygamberlik makamının tacı Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) de geride gün gibi aydınlık bir din bırakarak yüce Rabb’imize yürüdü. Yasin suresi 6.ayetteki ” (Bu Kur'an) Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.” Hükmü ile Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) yüklenen görev artık biz müminleredir. Ataları uyarılmadığı için ya da bilgi çağında olmasına rağmen Allah’tan ve Kuran’dan habersiz milyonlarcasına ulaşmak, Allah yolunda hakkıyla, gücünün yettiği kadar gayret etmek ve bu konuda hiç kimsenin kınamasından korkmamak, hatta anası, babası veya kendi aleyhinde bile olsa Allah için adalet ve doğruluktan ayrılmamak birinci vazifemizdir.
"Ben kendi başıma dinimi, imanımı koruyabilirim." demek tehlikelidir. Kendi başına öz İslam’ı yaşayacağım iddiası ile yalnız kalmak isteyen kişi ve guruplar hatta kendilerini diğer müslüman toplumlarından uzaklaştıran yalnızlaşan ülkelerin, iman ve İslâm üzere iyi bir sonuç alabilmeleri şüphelidir. Böyle bir yaşam tasviri Allah’ın (celle celaluhu) ayetlerinde ve peygamberinin tebliğinde yoktur. Fert zorlama ve baskı altında her şeyini kaybedebilir. "Allah'ın (celle celaluhu) kudreti cemaatle beraberdir." Dinin dünyadaki en büyük hedefi insanları Allah’a (celle celaluhu) iman ve itaat temelinde kardeşçe yaşatmaktır. Bunun içindir ki, cemaatini yitiren veya perişan edenler muhakkak perişan olurlar. Tevhid nizamı bozulduğu zaman, ortaya çıkacak şer ve bela da yalnız zalimlere isabet edip kalmaz, herkese bulaşır.“Sakın kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra parçalanıp çatışmaya düşenler gibi olmayınız. Böyleleri için büyük bir azap vardır. “(Ali İmran: 105)
Rasulullahın Dilinden Marufu Emir Münkerden Nehiy
Huzeyfe radıyallahu anhden rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “ Canımı, gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azab gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz ama duanız kabul edilmez.(Tirmizi, Fiten, 9)
Bu hadise göre maruf (iyilik) emredilecek, münker (kötülük) de yasaklanacak. İyiler, iyilikleri hâkim kılma güçlerini kullanmayınca, kötüler ve kötülükler topluma hâkim olur. Bela ve musibetler gelmeden önce görevler yapılmazsa, sonradan yapılacak dualar kabul olunmaz. Duanın kabulü için kul üzerine düşeni yapmalıdır.
Al-i İmran suresi 104. Ayette: “ Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler de onlardır.”
Ayete göre, hayra çağırma, marufu emir ve münkerden nehiy müslümanlar üzerine farzdır. İslam nizamı, bu farzın yerine getirilmesiyle kemale erer, yücelir. Ümmetin bu farzı yerine getirebilmesi için bir cemaat yetiştirmesi de farz-ı kifayedir.
Yolculuk Namazı
Misafirin, yolculuk süresince namazı dört rekât yerine iki rekât kılabilmesi için, en az 90 km. mesafeye yolculuk yapması gerekir. Yolculuk esnasında misafir olduğu gibi gittiği yerde, 15 günden az kaldığı taktirde de yine misafirdir.
Yolcu olan kimse dört rekâtlı farz namazları iki rekât kılar. Bunları dört rekât kılması mekruhtur. İki rekâtı dört rekat kıldığı taktirde, eğer ikinci rekâtta ettehiyyatü için oturmuşsa ilk iki rekât farz yerine geçer. Son iki rekât da nafile olur. İkinci rekâtta oturmamış ise namaz bozulur. İmamla beraber kılıyorsa imamla beraber namazı dört rekât kılar, imamla beraber selam verir. İmama uyan kişi imam iki rekâtı kıldırdıktan sonra kendi başına selam verip ayrılamaz. İmama ikinci ve üçüncü rekâtlarda da uyarlar. İmamın selamından sonra namazı dörde tamamlarlar. İki ve üç rekâtlı farz namazlarda değişiklik yoktur. Onlar mükim de olsa, misafir de olsa durum değişmez. İmam misafir, ona uyan da mükim ise imam iki rekâttan sonra selamını verir. Mükim ise imamın selamından sonra ayağa kalkar, kalan o iki rekâtını imamın arkasında kılar gibi tamamlar ve kıratta bulunmaz.
Yolculuğa çıkan kimse, oturduğu şehir, kasaba veya köyün binalarını geçince misafirlik başlamış olduğundan, kılacağı namazları buradan itibaren kısaltarak kılar. Yolculuktan dönüldüğü zaman da, oturulan yerin binalarından içeri girince misafirlik bitmiş olur. Namazlarını dört rekât kılar.
Çocukları sevmek demek; onları anlamak demektir - 2
0-9 yaş arasına Gelenek Öncesi evre adını vermiştik. Bu evrede, çocuğun gelişimi son derece önem arz eder. Ebeveynin göz önünde bulunduracağı konulardan bir tanesi de; çocuğun neleri yapıp - yapamayacağıdır. Anne-baba olarak bizler çocuklarımızın güzel şeyler öğrenmesini, yapmasını ve birden gelişmesini isteriz. Bu konuda çok aceleciyizdir. Çocuğun istediğimiz davranışı yapabilmesi ve onu gerçekleştirebilmesi belli bir gelişime ulaşımını gerekli kılar. Çocuk bu gelişim ve olgunlaşma sürecinden geçmeden belli becerileri kazanamaz ve yapamaz. Ebeveynin yapacağı, bu gelişim ve olgunlaşma sürecini gözlemlemektir. Erken davranış gereksiz uğraşılarla vaktin geçmesini sağlar. Bu sebeple çoğu kez boşuna uğraşılarla zaman geçiririz. Örneğin: 03–04 yaşlarındaki bir çocuk okuma – yazmayı, sayı saymayı, renkleri fark edemez. Buna karşılık dili öğrenmeye o yaşlarda, büyüklerden çok daha yatkındır. Bir başka noktadan bakıldığında, 8–9 aydan itibaren bir bebek duyduklarını yinelemeye ve kapmaya başlar. Bu nedenle özellikle çocukta bu aylardan itibaren buna yönelik ilgi ve uyarıların artırılması gerekir. Önemli olan yanlardan bir tanesi de, 03–04 yaşlarından itibaren olgunlaşma süreciyle ilgili olarak uygun hale geldiği noktalardan birsi de işitme yetisi ile ilgilidir. Bu dönemlerde bu yeteneklerinin geliştirilmesi bakımından Kuranı Kerim, ilahi dinletmek son derece yaralıdır. Aile içi çekişmelerden uzak, sakin ve gürültüsüz bir ortama ihtiyaç duyar. Daha önce de belirttiğimiz gibi çocuk bu dönemleri hayatında bir kez yaşar ve uygun dönem geçirir. Atalarımızın dediği gibi “ demir tavında dövülür. ” uygun dönemde o döneme uygun davranışların sergilenmesi çocuk gelişimi için oldukça önemlidir. Buna “ Kritik Dönem “ adı verilir. Zira Fransa’da ormanlık bir alanda 10–11 yaşlarında bulunan bir çocuk hiçbir dili konuşamayacak haldeydi. Sosyal ilişkilerden kaçıyor, hiç konuşamıyordu. Beş yıllık bir eğitimden sonra ancak birkaç kelime ve isim söyleyebilmeyi başardı. Yaşıtlarının için karışmıyor, iletişim kuramıyordu. Tercih ettiği yalnızlıktı. Bu da gösteriyor ki; çocuk eğitiminde aile ortamının olmazsa olmaz bir yeri vardır.
Bediüzzaman Said Nursi
Türkiye’de ve dünyada en çok tanınan dini cemaat önderlerinden biri de hiç şüphesiz Bediuzzaman Said Nursi’dir. İleri görüşlülüğü, idealistliği, kararlılığı ve sarsılmaz imanı ile hem yaşadığı dönemde, hem de günümüzde büyük bir kesimin hayranlığını ve takdirini kazanmıştır.
Tıpkı İmam-ı Azam gibi hapse atılmayı, idealinden taviz vermeme pahasına kabul etmesi; Hz. Yusuf (aleyhisselam) gibi çıkarılmamasına karşılık teklif edilen imkanı reddetmesi; ülkesinin menfaatini her şeyin üstünde görmesi yönüyle gerçek bir örneklik ortaya koymuştur.
Van valisi Tahir Paşa’nın, bin altın, hususi bir konak ve kızıyla evlenmesini istemesine rağmen kendine özgü kılık kıyafetinden ödün vermemiştir. Sarığını çıkartmak istediklerinde; “Bu sarık ancak başımla beraber çıkar” diyerek ilkeli insan olduğunu ortaya koymuştur. Tıpkı Ahmet b. Hambel’in, Kur’an mahluk değil demesine mukabil hapse gitmesi gibi. Tarih bu karakter insanlardan övgüyle bahsetmektedir.
Kul zulmetse de kader adalet eder
1894 ‘te İstanbul’da doğdu.İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi.Hayatı boyunca “Hukuk” diyenlere, hep “Guguk” dedi O… Çünkü; dönem “Milli Şef” dönemiydi…O da şeflik döneminin, astığından ve kestiğinden sorumlu olmayan ünlü valisiydi…
Keyfini kanun yapan ve “ Devlet Benim” zihniyetinin mümtaz bir temsilcisiydi.
Zulüm eli uzundu Sayın Valinin.Kimi zaman insanlara zorla kıyafet giydirmeye çalışır, kimi zaman da sözde milletin efendisi olan köylüyü şehrin merkezine sokmazdı.Kimse de ona hesap sormazdı, soramazdı …
1927 yılında Malatya Valiliğine, 1929 yılında da Ankara Valiliğine atandı.Görevi süresince hem valilik, hem belediye başkanlığı görevini birlikte yürüttü.
Ne kadar mı ?
Öyle uzun bir süre değil…Topu topu 18 yıl…Yani 9 Temmuz 1946’ da beylik tabancasını başına dayayıp, tetiği çekene kadar…
Ankara’da Bahçelievler’de bulunan bir meydana adını verdiler.
TANDOĞAN Meydanı …
İdrisi Bitlisî ve Faaliyetleri
İdrisi Bitlisi 15. yy. ortalarında Bitlis’te dünyaya geldi. İyi bir eğitim alan İdrisi Bitlisî bölgenin âlim ve fazıl şahsiyetlerinden birisi oldu. O dönemlerde doğu bölgelerimiz bir Türk devleti olan Akkoyunlulara tâbi idi. Akkoyunlu sarayında divan kâtipliği yapan İdrisi Bitlisî, hükümdar çocuklarına lalalık vazifelerinde de bulundu. Akkoyunlu Devleti Safeviler tarafından ortadan kaldırılınca Şah İsmail, İdrisi Bitlisî’yi Tebriz’e davet etti. O ise, sapık görüşlere sahip olan Şah İsmail’in davetini reddederek Osmanlı’ya sığındı.
Osmanlı sarayında büyük itibar gören İdrisi Bitlisî II. Beyazıt’ın emriyle “Heşt Behişt” isimli Osmanlı tarihini yazmaya başladı. Farsça ve manzum olarak kaleme aldığı bu tarih kitabını otuz ay içinde tamamlayıp padişaha arz etti. Padişahın iltifatlarına ve ihsanlarına mazhar oldu. Yavuz ve Kanuni doğuyla ilgili yapacakları işlerde muhakkak İdrisi Bitlisî ile istişare ederlerdi. İdrisi Bitlisî asıl büyük hizmetini Yavuz Sultan Selim zamanında ifa etti. Yavuz’un şark politikalarında ona danışmanlık yaptı. Yavuz, doğu illerinin nizamlandırılmasını tamamen İdrisi Bitlisi’nin tasarrufuna bıraktı.
Huzurlu Aile Yuvası
Kıymetli okuyucularımız. Bu ay da sizlerle yine iki kitap daha tanıyacağız. Tanıyacağımız kitaplarımız Osman Nuri TOPBAŞ Hocaefendi’ nin yazdığı Dünyadaki Cennet Huzurlu Aile Yuvası ve Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL’ ün eseri Nebevi Müjdenin İzinde isimli eserlerdir.
Osman Nuri TOPBAŞ Hocaefendi’ nin eserlerini daha önceki sayılarımızda da tanıtmıştık. Hocaefendi’ nin, dini bilgilere vakıf olduğunu ve Türkçe’yi de gayet güzel kullandığını diğer eserlerinden biliyoruz. Bu eseri soru cevap şeklinde hazırlanmış. Soruların özelliği ise bizim aklımıza gelen ama soracak kimse bulamadığımız sorular olması. Tabi cevaplar da Hocaefendi’ nin vasıflarına uygun olarak doyurucu olması. Kitabımız fazla hacimli değil. Ailelerin üzerinde mütalaa ederek okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Konular üzerinde gerekli tartışmalar yapıldığında ve Hocaefendi’ nin tavsiyelerine uyulduğunda, ailemiz “Dünyadaki Cennet” e dönüşecektir. Bununla bağlantılı olarak yazarımız “Kadının fazileti ve iffeti, toplumu cennete çevirir. O cennette büyüyen nesiller de, toplumların huzur kaynağı olur. Bu bakımdan Saliha kadın; ailede toplumun billur bir avizesi gibidir.” diyor. Ayrıca eserimizde İslam’ın aileye bakışı, erkek ve kadının dindeki durumu, erkeğin mesuliyetleri ve bu mesuliyetleri yerine getirdiğinde kazanacakları, evlatlarımızı nasıl terbiye edeceğimiz, kızlarımızın eğitimde Kuran Kurslarının önemi kadınların İslam’daki mevkii, görevleri ve görevlerini nasıl yerine getirecekleri gibi konularla da ilgili bilgiler veriliyor. Bu bölümü Hocaefendin’ nin duasıyla bitirelim: “ Niyazımız o ki; Rabbimiz, bütün kızlarımıza Fatıma validelerimizin kalbi hayatlarından, Hazret-i Aişe validemizin zekâ, firaset ve iffetinden ve bilhassa Hazret-i Hatice validemizin sadakat ve fedakârlığından hisseler nasip eylesin. Âmin.”
Teşekkür
Teşekkür edebilmek ne büyük bir nimettir. Çünkü nimetin farkında olmayı gerektiriyor. Farkında olmadığımız nice nimetler elden gidince anlaşılıyor. Önemli olan o nimet elden gitmeden o nimeti fark ederek, nimeti verene teşekkür edebilmektir. Hasta olmadan önce sağlığın kıymetini bilmek gibi. Ya da ölmeden önce hayatın değerini anlamak gibi.
Nimeti verene teşekkür edebilmek için nimetin ulaşmasına vesile olanlara da teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmiş olmaz” buyuruyor, Efendimiz aleyhisselatüvesselam. Yine bir soru üzerine şu muhteşem cevap veriliyor alemlerin Efendisi tarafından: “Sahip olunanların en kıymetlisi, zikreden bir dil, şükreden bir kalb, kocasının imanına yardımcı olan saliha bir zevcedir.”
Allah Rasulü buyurur: “Ey Aişe! Cibril’in bana haber verdiğine göre, Allah Teala kıyamet günü mahlukatı haşrettiğinde, bir başkasından iyilik gören kuluna şöyle buyurur: “-Sana iyilik eden kuluma teşekkür ettin mi?” O da: “-Ey Rabbim! Bana dokunan iyiliğin Sen’den geldiğini bildiğim için sadece Sana şükrettim.”der. Allah Teala ona: “- Bu iyiliklerin sana ulaşmasına vasıta kıldığım kuluma teşekkür etmedikçe Bana şükretmiş olmazsın!” buyurur.
Aba'dan Mektup (2)
Sizlere mektubumun ikincisini yazıyorum. Acele cevap beklerim demiştim; evlatlarım cevaplarını zihinlerine yazıyorlar galiba. Yoksa küstüler mi bana? Bir nebze evlatlarımın kendi vaziyetlerini tefekkür ettirmelerine sebep olabiliyorsak kendimizi bahtiyar hissedeceğiz. Bu arada bazı okuyucu torunlarım benim, tâ iki nesil öncesinden kendilerine hitap ettiğimi düşünmemin lüzumsuz olduğunu, bırakın iki nesil öncesini, belki çeyrek asır öncesinde bile benim gibi düşünen abaların, ninelerin, anaların mevcut olduğunu, hatta şimdi bile, az da olsa köy ve kasabalarda yaşamaya devam ettiklerini ihsas ettirdiler. Çok mesrur oldum.
Evvelki mektubumda tesettürle ilgili bir iki kelam etmiş idim. Hoş görün, tesettürün ana unsuru olan zihnin tesettüründen bahsetmeyi unutmuşum. Sizler de bilirsiniz ki, maksatsız din olmaz. Her dinin bir hedefi vardır. Efendimizin Mekke’de ve Medine’de yaşadığı hayat ve gerçekleştirdiği tebdilata zahmet edip nazar edilirse anlaşılır ki, risaletin başlangıcından, Efendimizin öte dünyaya irtihaline kadar, sanki madde madde uygulanan bir plan mevcuttur. Kızlarından utandığı için onları diri diri gömen, hanımlarını adam yerine koymayıp, her türlü eziyeti onlara reva gören bîherifler, Efendimizin yoluna girdikten sonra sizlerin “kılıbık” tabir edeceğiniz bir mahiyette hanımlarına şefkatli beyefendiler, kızlarına merhametli babalar olabilmişlerdir. İffeti, namusu, edebi, hayâyı, O’ndan sadece öğrenmekle kalmayıp, bir hayâ medeniyeti kurabilmeyi başarabilmişlerdir.
















