254

İlkadım'dan

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu

Kıymetli Okuyucu,
Daha önce duyurduğumuz sevgi medeniyeti adlı sayımız araya Ramazan ayının girmesi münasebetiyle oruç konusuyla değiştirilmişti. Bu değişiklikten dolayı özür dileriz
Milletlerin tarihleri onların mahşeri vicdanlarının göstergesidir. İslam, insan haysiyetine, şahsiyetine ters düşen kölelik müessesesine ilk karşı çıkmıştır. Altıyüz yılı aşkın bir sürede üç kıtada hükmetmesine, topraklarında güneşin batmamasına rağmen arkasında, batı medeniyetinde olduğu gibi kölelik, köle topraklar ve göle insanlar bırakmamıştır. Milli kültürleri örf ve adetlerine dokunmamış İslam'a inansın veya inanmasın tebasını mutluluk ve sevgi içerisinde yaşatmasını bilmiştir. Ecdadımız eşi ve benzeri olmayan bir sevgi medeniyeti -Osmanlı Medeniyeti- kurmuşlardır. Bu sevginin kaynağı Allah ve Rasuluünün sevgisi olmuştur. Sahabe ve yolundan gidenlerin uygulamaları, onların örnekleridir.

Müminler en çok Allah'ı sever

Yazar: 
Nureddin Soyak

 
Sevgi (muhabbet) Arapça HBB kökünden türetilmiştir. Bu kök lügatte beş şey üzerinde dönüp durmaktadır.
Saflık ve beyazlık; yükseklik ve ortaya çıkmak; bağlılık ve sabitlik; iç ve öz; korumak ve tutmak.
Bu şey sevginin gereklerindendir. Çünkü sevgi saflığı, kalbin sevdiğine karşı heyecanını, kalbin sevdiğini arzu etmesinin kalbe yerleşmesini gerekli kılar. Arzu ettiği sevgiliyle irtibatı sebebiyle yücedir.
Bu anlamlardan hareketle âlimler, gerçek sevginin Allah sevgisi olduğu bilinciyle, sevgi konusunda pek çok tanımlar yapmışlardır:
“Sevgi, kalbin sevdiğine meyletmesidir.”
“Sevgi, kalbin sevdiğiyle huzura ermesidir.”
“Sevgi, kalbin yalnızca sevdiğiyle meşgul olmasıdır.”
“Sevgi, sıkıntıyla azalmayan iyilikle artmayan bir iradedir.”
“Sevgi, kapıdan hiç ayrılmamaktır.”
“Sevgi, kalpte yanan bir ateştir. Sevgilinin arzusu dışındaki her şeyi yakıp kül eder.”
“Sevgi, Allah’ın emirlerine uymak konusunda samimiyet, Rasulullah’ın sünnetine riayet konusunda ihlâstır.”
Ebu Bekr el-Kettani şöyle bir kıssa anlatır:
“Panayır günlerinden birinde Mekke’de âlimler sevgi üzerine konuştular. Cüneyd el-Bağdadi bunların en küçüğü idi. Ona, ‘Ey Iraklı! Görüşünü söyle!’ dediler. Başını eğip sustu. Daha sonra ağlamaya başladı. Sonra da ‘Nefsinden kaçıp Rabbinin zikriyle buluşan, O’nun haklarına riayet eden, kalbiyle O’na bakan, heybetinin nurları kalbini yakan, O’nun sevgi kadehinden güzelce içen, gaybın örtülerine rağmen Kadir-i Mutlak olan Allah’ın varlığına şahit olan, Allah ile konuşan, Allah’tan konuşan, Allah’ın emriyle hareket eden, Allah ile duran, Allah ile olan, Allah için olan ve Allah ile beraber olan kuldur.’ cevabını verdi. Bunun üzerine oradaki bütün âlimler ağlamaya başladı. ‘Bundan daha fazla söz söylemeye gerek yok! Ey ariflerin tacı! Allah en güzel mükâfatlarla seni karşılasın!’ dediler.”

Peygamberimiz ve insan

Yazar: 
Bekir Sağlam

 
Nasıl bir insan tipi istenir?
Bizim değerlerimiz nasıl bir portre oluşturur?
İslam tezgâhında dokunabilsek, nasıl bir insan olacağız?
Diğer bir ifadeyle, İslam nasıl bir insan tipi oluşturur?
Üç tip insan çizilir.
Üç tip insandan söz edilir. Toplumlar üç tip insanla iç içe.
Birincisi, silik insan tipi.
İkincisi, otoriter insan tipi.
Üçüncü ise saygın insan.
Silik insan tipleri, fikirleri, görüşleri olmayan insanlardır.
Toplum mühendisliğinin bir sonucu tiplerdir.

Sevgi Pınarı

Yazar: 
İbrahim Çiftçi

 
      Kelimeler vardır, anlamları bile bilinmez, hatırlanmaz, sözlüklerden bulunur. Kelimeler vardır, dillerdedir. Ağızlarda sakız gibidir. Çok duyulur çok bilinir ama anlam değerini yitirmiştir. Onun değerini ehli bilir. AŞK bu kelimelerden biridir. Ağızlarda sakız ama kullananın değeriyle anlam kaybına uğramıştır. Derinliğini kaybetmiştir.
      Sevgi de öyle. Küçükten büyüğe, kültürlüden cahile, erkekten kadına… Herkes “sevgi” diyor, “sevmek” ten bahsediyor.Ama kelimenin anlamına anlam derinliğine dikkat etmeden. Peki nedir “sevgi?”
       Sevgi bir insanî duygu. O insanî özelliklerin göstergesi. Yaratıcımız, kendi özelliklerinden, sıfatlarından çok az veya çok çok az vermiştir. Allah’ın “ merhamet” oranlamasına bakıldığında bu “çok çok az”ın anlamı daha iyi anlaşılır. “çok çok az”la melekleşebilen “eşref-i mahlûkat” olan bir varlık. Olmayınca “belhüm edallum” olan bir varlık insan.

Şiirmizde sevgi

Yazar: 
Nurkal Kumsuz

 
Duyguların mayası, hayatın kaynağı, insanlığın temeli olarak en katı kalpleri yumuşatan, güzelliklerle donatan ve ölümsüzlüğün müjdesini veren sevgidir; insanda var olan en güçlü duygu yoğunluğu olarak, bu heyecanın son noktası da aşktır. Varlığın sebebi ve hayatın kaynağı olarak her şey sevgi üzerine kurulmuştur. Yüreklerinde bir sevgi deryası taşıyan şairler, sevginin çok yönlü derinliğini mısraların ahengiyle dev dalgalar halinde yansıtmışlardır.
            Şairler sevgi çemberinin merkezine bir sevgili sembolü yerleştirerek, yeryüzündeki her güzelliği de tamamlayıcı bir unsur şeklinde kullanarak sevgiyi işlemişlerdir. Şiirlerdeki beşerî, dinî ya da millî konu ve temalardaki duygu, düşünce ve intibalar; mecazî ve gerçek sevgi olmak üzere iki şekilde anlatılmıştır. Mecazî sevgi veya aşk; bir güzele duyulan sevgidir. Gerçek sevgi ya da aşk ise tabiat, vatan, millet din sevgisi; ana, baba, evlat sevgisi; din ve devlet büyükleri, Peygamber sevgisi ve Allah sevgisidir. Bu ana çerçeve ile beraber sevgi teması edebiyatın her devrinde farklı şekillerde yorumlanmıştır.
İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı’nda dilden dile dolaşan bir şiir geleneği oluşmuştur. Şiirler; ozanlar tarafından sığır (av törenleri), şölen (dini ayinler), yuğ (ölen kişinin ardından yapılan törenler) adı verilen toplantılarda söylenmiştir. Özellikle tabiat güzelliğini işleyen koşuklar sevgi mesajını daha net yansıtmıştır. Bu dönemdeki sevgili tipi evine, eşine bağlı, fedakâr bir kadın tipi olarak sembolize edilmiştir.

Mehmet Temiz (Savcı Abi) ile Mülakat

Yazar: 
İbrahim Çiftçi, Baki Öncel

 
İlkadım: Sevgide sıralama nasıl olmalıdır? Allah muhabbetinde sınır söz konusu mudur?
    Mehmet TEMİZ:    Sevgide sıralamayı Cenab-ı Hak Maide suresinin 55. ve 56. Ayeti kerimelerinde beyan buyurmuş: “Sizin en ziyade sevmeniz gereken dostunuz ancak Allah’tır, Rasûl’üdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü’minlerdir. Kim Allah’ı, O’nun peygamberini ve inananları dost edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir.”
     Demek ki sevgi sıralamasında, her şeyi bize veren, sevgiyi de bize kazandıran, gönlümüzde sevgiyi yeşerten ve geliştiren Cenab-ı Hak ilk sıradadır. Her şeyin sahibi olan ve her şeyi bize ikram eden o zât-ı ecellü âlâyı tabiki en çok sevmemiz gerekmektedir. Allah ve Rasûl’ünün sevgisinden sonra mü’minleri de sevmemiz lazım. Mü’minlere sevgi de Allah’a olan bağlılıkları ile orantılıdır. Onlar Allah’a ne kadar kulluk yapıyorlarsa bu derece sevilmelidir. Nitekim 55. ayeti kerimenin devamında sevgiye layık olan müminlerin Cenabı Hakkın emirlerine boyun eğen, namazlarını dosdoğru kılıp zekâtlarını veren mü’minler olduğu bildiriliyor. 
  

Sevgi bahçesinde gül yetiştirmek

Yazar: 
Ali Özkanlı

 
Sevgi insanı olmak, sevgi medeniyetine ulaşmak, sevgiyle yaşamak… “Sevgi tüm varlığın yaratılış sebebidir. Kâinattaki her şeyi yaratan Allah Teala insanı sevgiyle yaratmış, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.”
 İnsan ekmekle doyar, emekle büyür ve sevgiyle yaşar. Sevgi toplumu olmak istiyorsak aile binasının harcını sevgi ve inançla karmalıyız. Harcı sevgi ve inançla karılan aileler, her iki dünyada da çözülmezler. Evlerimizi Cennetten bir köşe yapan şey sevgidir. Sevgisizlik evlerimizi ve toplumu Cehenneme dönüştürür. Sevgiyle Cennetten bir köşeye dönüşen evlerde yetişen çocuk kendisiyle ve toplumla barışık olur. Kendine ve başkalarına güvenir. Kendisine güvenilir, sevecen, mutlu, umutlu ve hoşgörülü bir insan olarak hayata atılır.
Ailede sevgiyi, ilgi doğurur. İlgi sevginin hem anasıdır hem de çocuğudur. İlgisiz sevgi, iktidarsız sevgidir. Sevgiyle bir arada tutulamayan aileler, baskı ve zorbalıkla tutulmak zorundadır. Aile bireylerine özgürlük sevgiyle verilir.
Varlık âlemi Allah’ın sevgisinin bir ifadesi olduğu gibi, çocuk da insan sevgisinin bir ürünüdür. Her çocuk cennet meyvesidir ve bu meyve sevgi ağacında biter. Annenin yerini hiçbir şeyin tutamadığı gibi sevginin yerini de hiçbir şey tutamaz. Sevgiyle büyütülen çocuk umut ve hayat dolu bir insan olur. Sevgisiz bir ortamda yetişen çocuklar nefret, kin ve intikam hisleriyle doludur. “Benim şu kadar çocuğum var. Sizin gibi öpüp sevmedim” diyen bedeviye Peygamber Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem “Allah senin kalbindeki merhameti söküp aldıysa ben ne yapabilirim ki?” demesi bizi düşündürmelidir. 

Sevgi

Yazar: 
Ahmet Servet

 
Sevgi, sözlüklerde "İnsanı bir şeye ya da bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu" olarak tanımlanırsa da, bu tanımın yetersiz ve yüzeysel olduğunu söyleyen birçok kişi, sevginin tam anlamıyla tanımlanamayacağını düşünmektedir.
Sevgi denildiğinde genellikle akla ilk önce, iki karşı cins arasındaki duygusal çekim gelmekteyse de, aslında sevgi, yöneldiği hedefe (sevgiliye duyulan sevgi, Allah sevgisi, vatan sevgisi, ebeveyne duyulan sevgi, çocuğa duyulan sevgi vs.) ve biçimlerine bağlı olarak büyük bir çeşitlilik göstermektedir. Şefkat, merhamet ve fedakârlık sevginin farklı kılıklardaki yansımalarıdır. Sevgi yalın anlamıyla bir duygu ve heyecan türüdür. Sevgi, insanın bir şeye ya da bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermesine denir. Bir başka tanıma göre de “sevgi, öğrenilen duygusal bir tepkimedir.”

Gözümüz bizi gözetliyor

Yazar: 
Selim Armağan

 
“Sonunda oraya geldikleri zaman, kulakları, gözleri ve derileri yaptıklarına karşı kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.” (Fussilet:20)
 
 
         Yerleri gökleri yaradan Rabbimiz hiçbir şeyi başıboş bırakmamıştır. Rakîb sıfatı da; Her şeyi görüp gözetmek, denetlemek, kontrol etmek, kulları üzerinde gözcü… gibi anlamlara gelir.
         Kuran ı Kerim, Rabbimizin murakabesini anlatırken semi, basar, alîm, habîr gibi sıfat ve esmalarına doğrudan vurgular yapılar. Bazen de kullarındaki işitme görme gibi duyularıyla vicdan ve akıllarına yönelir. Oların Kendisi ile olan irtibatlarına dikkatleri çeker. Aslında kullarının bütün azalarıyla yüce Allah’a ihsan derecesinde yönelen birer mümin ve muhsin olduğunu, günahları işlerken de ulvi yolda sıratı müstakim üzere yürürken de ne yaptıklarının farkında olduklarına işaret eder. Azaların kendi kontrolleri ellerinde olmadığı için yanlış işlerde kullanıldıklarında Âlemlerin Rabbinden hicap duyduklarını anlatır.    
Kullar açısından bakıldığında murakabe; kendi iç âlemine bakmak, gayeyi düşünmek; kalp ile daima Allah'a yönelmek, kalbi kötülüklerden korumak için nefsi kontrol altında bulundurmak ve Rabbimizin her halimizi bildiğini bilmektir. İnançta ve amelde ihsandır.

Sorumluluklarımızı Bilelim

Yazar: 
Zeki Soyak

 
Allah(c.c), nisa suresi 136. ayet-i kerimede devamla şöyle buyuruyor:
 “Kim ki Allah’ı inkâr ederse, kim ki melekleri inkâr ederse, kitapları inkâr ederse, peygamberi ve ahiret gününü inkâr ederse o mutlak surette sapıklığa düşmüştür.”
Dikkat buyurun kardeşler, Rabbimiz(c.c) tahkik ediyor. “Mutlak, şüphesiz çok büyük dalalete, çok büyük sapıklığa düşmüştür. O gerçekten sapıtmış, kâfir olmuştur.” buyuruyor. Allah cümlemizi muhafaza buyursun. Şimdi birçok ateist insanlar çıktı. Allah’ı inkâr ediyorlar. Yazık bu zavallılara. Satanist gençler türüyor şeytana tapıyorlar ülkemizde. Şu milyonlarca şehidin kanıyla sulanmış vatan topraklarında, ecdadının arasında şehitler olan, belki de alimler, arifler olan nice evlatlarımız ateist yapılıyor. Satanist yapılıyor. Şeytana tapıyor. İslam’a karşı hayat yaşıyorlar. Kur'anî hakikatlere zıt bir yaşayış içindeler. Müslümanım diyorlar gayr-ı Müslim gibi yaşıyorlar.
Değerli kardeşlerim, anneler babalar olarak, büyükler olarak hepimiz bundan mesulüz. Çocuklarımıza sahip çıkmamız lazım. Aile efradımıza sahip çıkmamız lazım. Aile efradımıza sahip çıkmakla kalmayıp komşu, akraba, ulaşabildiğimiz her mümine sahip çıkmamız lazım. Onları bu gibi kötülüklerden korumamız lazım. Bu devir öyle bir devir ki siz sahip çıkmazsanız başkası sahip çıkıyor. Onu alıp götürüyor. Allah korusun işte bir güzel yavrumuzu alıp satanist yapıyor. Şeytana taptırıyor, ateist yapıyor veyahut da tamamen İslam dışı bir hayata onu sürüklüyor. Peki, gözümüzün önünde cereyan eden bu hadiselere karşı bigâne kalırsak bu Müslümanlık olur mu? Böyle bir Müslüman olur mu? Olamaz. Allah bizi sorguya çeker, mesul tutar.

Geçmişte ve günümüzde karz-ı hasen

Yazar: 
Ahmet Ağmanvermez

 
Enes Bin Mâlik (radiyallahuanh)’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Miraç Gecesi bana, cennet kapısında şöyle bir yazı gösterildi:”Sadaka için on katı, karz-ı hasen için 18 kat sevap vardır.” Cebrail’e karz-ı hasen’in niçin sadakadan daha üstün olduğunu sorduğumda şu cevabı verdi :”Şüphesiz dilenci (çoğu zaman) yanında varken de ister. Ödünç isteyen ise ancak ihtiyaç sebebiyle ister.” (İbn-i Mace Sadakat, 19)
            Hadiste geçen karz-ı hasen , “Güzel ödünç verme” anlamına kullanılmıştır. Dine uygun, hiçbir dünyevi karşılık beklemeden verilen ödünce de karz-ı hasen diyoruz. Karz, lügatte, nakit para veya ölçülebilir, tartılabilir bir malı, bir mislini geri almak üzere, bir şahsa vermek anlamına gelir.
            Karz-ı Hasen tabiri Kuran’da altı ayette geçmektedir. Hadid suresi 11. Ayette “Allah’a kim güzel bir ödünç takdim ederse, Allah, karşılığını kat kat verir. Ona, bundan başka çok değerli bir mükâfat da vardır.” buyrulmaktadır. Maide Suresi 12. Ayette ise, ilave olarak günahlarının örtüleceği, Bakara Suresi 245’te de “Darlaştıran da bollaştıran da Allah’tır. Dönüşünüz de O’nadır” deniliyor. Ayrıca Hadid suresi 18, Müzzemmil suresi 20 ve Tegabun suresi 17. ayetlerde de benzer ifadelerle karz-ı hasen övülmektedir. Sadece karz-ı hasen değil, ihlâsla, Allah rızası için yapılan her iş, söz ve davranış, katlanarak ödüllendirilmektedir.

Borç vermenin hükmü

Yazar: 
Cemil Usta

 
Soru: Faiz yüzünden nice insanların sıkıntıya düştüğünü her gün müşahede ediyoruz. Bunun alternatifi nedir?
 
BORÇ VERMENİN HÜKMÜ
Faizsiz ve bir menfaat beklemeksizin verilen ödünce karz-ı hasen denir. Güzel borç demektir. Karz-ı hasen; ihlâs ve gönül hoşluğu ile verilen borç demektir. Bir kimsenin nakit para, döviz, altın, gümüş, buğday, arpa, zeytin, demir, çimento gibi usulüne uygun şeyleri alıp, yerine benzerini vermek üzere bir anlaşmadır. Gayesi rıza-i baridir. Dünya imtihan dünyasıdır. Mal insanlara Allah’ın emanetidir. Hatta sadece mal değil her şey bize emanettir. İşte her şeyi onun razı olduğu yerlerde kullanmak ne güzeldir. Ama insanlarımız bu güzelliklerden uzaklaşır, Allah’ın haram kıldığı faizi buna tercih ederse dünyada da perişan olur, ahrette de. Bugünkü bereketsizliklerin huzursuzlukların nedeni, Allah’ın men ettiği haramlara tevessül etmemizdir. Allah u Teala karz-ı hasenle ilgili şöyle buyuruyor: “Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu? Darlık veren de bolluk veren de Allah’tır. Sadece ona döndürüleceksiniz.” Bakara 245

Çocukları sevmek demek; onları anlamak demektir

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu

 
Aile hayatının en tatlı ve sevimli meyvelerinden birisi de çocuklarımızdır. Bu tatlı ve sevimli yanlarına rağmen bir o kadar da sıkıntıları, sorumlulukları da beraberinde getirir. Allah Teala Celle Celaluhu “Kendinizi ve aile efradınızı cehennem ateşinden koruyunuz” (Tahrim 6) buyurmaktadır. Onların yetiştirilmeleri bizlerin iki cihan saadetimizi içerdiği gibi yavrularımızın gelecekleri ile de ilgilidir. Çocuklarımızın terbiye ve eğitimleri ile ilgilenmek ve gereklerini yerine getirmek bizlere büyük ve önemli sorumluluklar yükler. Bu konudaki ihmal, dünya ve ahret hayatımızın -Allahu Teala Celle Celaluhu Korusun- kararmasına neden olabilir. Bu sebeple ebeveynlerin, öğretmenlerin ve bütün yetişkinlerin görevlerini ve rollerini gerektiği biçimlerde oynamaları zorunludur. Bunun zorunluluğu ve sorumluluğu ile ilgili olarak peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu konudaki hadislerinden birkaçını hatırlamakta yarar vardır.
“ Çocuk kalp meyvesidir ve cennet rızkındandır. Çocuklarınıza iyi bakınız, onları güzel terbiye ediniz. “
            “ Bir kimsenin çocuğunu terbiye etmesi ve ona edep öğretmesi, her gün sadaka vermesinden hayırlıdır. “
            “ Küçüklerimize şefkatli olmayan, büyüklerimizi saymayan bizden değildir. “

Mazhar Osman

Yazar: 
Ahmet Belada

 
Mazhar OSMAN (1884-1961)
 
            Yakın tarihimizin renkli, bir o kadar da karizmatik ve meşhur şahsiyeti Mazhar OSMAN’ın hayatını yazmak istedim. Mazhar OSMAN ismi geçtiğinde birçok kimsede tebessümün oluştuğunu hissedebilirsiniz. Yaptığı ve uyguladığı birçok yöntem gerek ülkemizde ve gerekse ülkemiz dışında model olarak benimsenmiştir.
            Halk arasında “mazhar Osmanlık” deyiminin hala kullanıldığı da bir gerçek. Ülkemizde yetişen bu değer; Şu anda Yunanistan sınırları içinde olan Dedeağaç’ın Sofular köyünde 1884 yılında dünyaya geldi. Kırklareli’nde Üsküdar idadisi (Lise)’ni bitirdikten sonra, Askeri Tıbbiye’den mezun oldu. Yüzbaşı rütbesiyle Gülhane Askeri Hastanesinde bir yıl stajının akabinde, Askeri Tıbbiyede akıl hastalıkları dersi muallim yardımcısı oldu.
            1908 yılında Almanya’ya giderek, Berlin ve Münih üniversitelerinde Nöroloji ve Psikiyatri ihtisası yaptı. Yaklaşık dört yıl yaptığı ihtisasın ardından yurda döndüğünde Gülhane Askeri Hastanesi Emraz-ı Akliye (akıl hastalığı) kliniğinde göreve başladı. 

Bayramlar bayrama gitti

Yazar: 
Abdullah Gülcemal

 
Alnımıza yazılan ilâhi yazı BAYRAM
Kulun yüce Allah’a niyazı, nazı BAYRAM
Bayramı severim de, Bayramda sevinemem
Havf ve reca arası gönlümde sızı BAYRAM
 
 
Bal tadında bayramlarımız vardı çocukluğumuzda. Gül kokuluydu çocukluğumuzdaki bayramlarımız… Bayram gelecek diye, günler öncesinden yüreklerimiz kıpır kıpırdı…
 
Günah izi yoktu dudaklarımızda… Gönül dünyamız bu kadar kirlenmemişti, kirletilmemişti…
 
Bir sevgi atmosferinde yaşardık. Oyuncaklarımız bize göreydi… Dünyanın en güzel oyunlarını biz oynardık. Dünya o zaman kocamandı. Uykularımız tatlıydı, düşlerimiz tatlıydı, hayallerimiz tatlıydı… Gökkuşağının altından bile geçerdik.
 
Mübarek Ramazan’da, davullarla kalkardık sahura. O rahmet iklimi nasıl da sarardı bizi… Küçük küçük oruçlar tutar, ellerimizde yufka ekmekten yapılmış dürümlerle, dam başında ezanların okunmasını beklerdik…
 

50 yılda nasıl değiştik

Yazar: 
Fatih Yılmaz

 
Yaklaşık 50-60 yıl öncesinden günümüze kadar olan bölümde cemiyet hayatı nasıl değişti? Bu geçmiş zaman diliminde neler değişti? 1960-2010 aralığına baktığımız zaman toplumdaki çürümenin hızla devam ettiğini görüyoruz
Değişen zaman değil, değişen insanın ahlak anlayışı, edep anlayışı, hayata bakış açısı, kısaca değişen insanın ta kendisi. Belirli günlerde hep hayıflanıp duruyoruz. Ah şu eski ramazanlar, eski bayramlar, eski dostluklar ne kadar da iyiydi diye. Hepimiz sanki içimizden bir şeylerin kopup gittiğini hissediyoruz. İnanın bir şeylerin kaybolduğunu hepimiz biliyoruz ama o değerleri yeniden canlandırıp hayatımıza sokmaya hiç birimiz yanaşmıyor.
Neydi o kısa geçmişte saklı vazgeçilmez değerler, doyumsuz hazlar ve uğruna her türlü fedakarlıkların yapıldığı şeyler? Bunlardan kısa da olsa bahsetmede çok yarar olduğuna, 2010 çocuklarının bunları bilmesinin çok önemli olduğuna candan inanıyorum.
Samimi bir aile fertleri gibi herkes birbirini candan ciddi olarak severdi, birinin neşesi hepsinin neşesi, birinin kederi hepsinin kederi olurdu. Düğünlere, derneklere herkes iştirak eder, gönül hoşluğu ile hoş, güzel günler geçirilirdi. Hastalar ziyaret edilir, tatlı söz, güler yüzlerle kederi izale edilirdi. Gariplere, yoksullara darda kalmışlara gönül hoşluğu ile Allah rızası için, herkes elinden geldiği kadar yardımda bulunurdu.

Bayramlarımız

Yazar: 
Hamit Haksever

 
Tarih boyunca pek çok medeniyet tarafından kültürel, dini ve milli olmak üzere pek çok bayram kutlanagelmiştir. Bunlar, önemli olayların hatırası için olabildiği gibi tabiattaki değişimler sebebiyle de olabilmektedir. Bu bayramlardan, başka dinlere ait olan ve dini mahiyeti olanları kutlamak son derece tehlikelidir. Kültürel ve milli özellikteki diğer bayramları kutlamak da uygun değildir. Nitekim İslamiyetten önceki Medine toplumunda İran menşeli Nevruz ve Mihricân bayramları kutlanmakta idi. Peygamber Efendimiz, “Allah, sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, Kurban ve Ramazan bayramlarıyla değiştirmiştir.” buyurarak Nevruz ve Mihricân bayramlarının kutlanmasını yasaklamıştır. Bu gerçeğe rağmen İslam toplumları başka bayram kutlama bidatine tarih boyunca düşmüştür. Mesela Abbasiler, Fatımiler ve Selçuklular Nevruz ve Mihricân bayramlarını kutlamışlardır. Bizim Ramazan ve Kurban bayramı dışında bir bayrama ihtiyacımız yoktur.

Televizyon, şiddet ve çocuklarımız

Yazar: 
Dr. İsmet Filiz

 
Televizyon, insanlık tarihinin belki de en önemli iletişim araçlarından birisidir. Fakat bu sihirli kutu her teknolojik yenilik ve icatta olduğu gibi amacından uzaklaşınca insanlara yarardan fazla zarar vermeye başlıyor. Hafızalarımızı şöyle bir yokladığımızda insanoğlunun hayatını kolaylaştıran yapacağı işleri hızlandıran pek çok icat aklımıza gelecektir. Bulardan birisi de dinamitin bulunmasıdır.
Alfred Nobel, dinamiti bulduğunda insanların kol ve makine gücüyle yapamayacakları işleri kolaylaştırmayı düşünüyordu. Böylelikle insanlar sarp geçitleri, yalçın kayaları, dağları ortadan kaldırarak demiryollarını, karayollarını açabilecekler ve yıllarca uğraş gerektiren işler çok daha kısa sürede yapılabilecekti. İşte bu yüzden Nobel’in adına barış ödülü verilmektedir.
 İşlerimizi bu kadar kolaylaştıran dinamit, kötü niyetli insanların ellerinde hayatı cehenneme dönüştüren bir silaha da dönüşebilmektedir. Eğer bu imkânı insanlara hizmet için kullanırsanız mesele yok. Yoksa bir silaha dönüştürürseniz nesilleri yok edebilirsiniz.

Boşluk

Yazar: 
İdris Arpat

 
 İnsan, yüce Allah’ın gösterdiği istikamette bir yol tutmalıydı. “Yaşadığı hayatı Allah Teâlâ’nın onayına sunmak” diye bir meselesi olduğunu bilmeliydi. “Rabbim Allah” demenin ne anlama geldiğinin farkında olmalıydı.
Yaratanımız yaşatanımız Allah Teâlâ olduğundan garazsız ivazsız iyiliğimizi isteyen de yalnız odur. Dolayısıyla onun bize teklif ettiği hayat en güzel hayattır.
Bu güzelliğin mahiyeti nedir?
Bunu anlamamız kur’an ve sünnetle ilgilenmemize bağlıdır. Bir hobi olarak değil bir zaruere bir mecburiyet olarak ilgilenmek. Bir şoförün trafik kurallarına bir hastanın doktorun tavsiyeleriyle ilgilendiği gibi ilgilenmek.
İlgi bilgiyi doğuracak ve bilgi yolumuzu aydınlatacaktır.
İtiraf etmeliyiz ki murad-ı ilahiyi anlamakta umursamaz ihmalkâr bir halimi var. Hâlbuki hayatımızın güzelleşmesi dünya ve ahiretimizin cennete dönüşmesi Allah ve rasulunü anlamamıza bağlıdır. İnsan kendi başına güzel ve dengeli bir yaşayışı tutturabilecek mesut bir hayatı yaşayabilecek olsaydı peygamberlere ve kitaplara ihtiyaç kalmazdı. Ne ki vahiyden bağımsız bir akıl hayatı izah edemediği gibi fıtratı da açıklayamıyor. İnsan yalınkat bir varlık değildir. İnsanın fiziğini de akıl ve ruh dünyasını da ancak Allah izah edebilir. Hayatî önem arzeden nice suallerimizin cevabını ancak Allah Teâlâ verebilir.

Sözyangını

Yazar: 
M. Selçuk Özdoğan

Kıymetli okuyucularımız!
 
Bu ay sizlerle, İlkadım Kitaplığımızda iki tane daha kitap tanıyacağız. Bu kitaplarımız Senai Demirci’nin kaleme aldığı Sözyangını ve Avni Aslan- Ziya Demirel’in yazdığı Osmanlı Tarihinden İlginç Hikaye ve Anekdotlar’dır.
Sözyangını - gıybetin yaktığı dudaklardan k/özlü sözler – konu itibariyle günümüz Müslümanlarının en fazla işlediği günah olarak değerlendirilen gıybeti konu edinmiş. Gıybet gerçekten dikkat çekici. Şöyle ki sık sık telaffuz edilen bir cümle var: “ Müslümanlar zina yapmıyorlar, içki içmiyorlar, kumar oynamıyorlar ama gıybet yapıyorlar.” Yazarımız da bu konudan muzdarip olduğu için gıybeti ele almış bu yeni kitabında. Eserimizi Senai Demirci yine kendisine has üslubuyla yani cümleler uzun ve şiir tarzında yazmış. Ama okurken böyle su içer gibi kolay okunan yazılar üzerinde de uzun uzadıya düşünmeyi gerektiriyor Eser yine Senai Demirci’nin diğer eserlerinde olduğu gibi çeşitli görsellerle zenginleştirilmiş. Kitabımızda gıybetle ilgili kitabi bilgi verilmiyor. Yazarımız gıybetle ilgili farklı başlıklar bulmuş ve bunları yorumlamış. Eserimizde dikkat çeken konulardan biri “ Gıybet Testi” olan bölüm. Burada bizleri dört tane farklı başlık karşılıyor. Başlıklarda bazı bölümler nokta ile boş bırakılmış. Mesela “…nın damlasını ağzıma koymam.”  cümlesini bizler “içkinin” diye tamamlıyoruz. Peki o noktalı yeri “Gıybetin diye tamamlayabiliyor muyuz?” diye soruyor yazarımız. İlginç değil mi? Diğer dikkatimizi çeken bölüm ise 99 Esma 99 Özür bölümü. Allah Teâlâ’nın her bir ismini kısa bir şekilde açıklayarak sonunu hep gıybete bağlıyor ve her ismin sonu ya af isteği ya özürle bitiyor. Mesela Semi’ isminde “ Sen işitmiyormuşsun gibi dilimi değdirdiğim savruk sözler için, nefesime doladığım gıybetler için, dudaklarıma aldığım yalanlar için özürler diliyorum ey Rabbim.” diyor yazarımız. (Timaş Yayınları)

Yok ol ve kurtul

Yazar: 
Mükremin Çelik

 
Cenab-ı Hak kendisine muhabbet edip bilinmeyi istedi. İlk olarak da Peygamber Efendimiz ( sallallahu aleyhi vesellem) ‘in nurunu yarattı. Ondandır ki:
 “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl / Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl” diye destanlaşan bir beyt bugünlere kadar geldi. Habibim dediği iki cihan sultanı Efendimiz aleyhisselatü vesselam, yaratılış cevherinin özüdür. Rabbimizin en çok sevdiği olan Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’e ne kadar çok benzersek, sünnetlerini ne kadar çok icra edersek Allah katındaki değerimiz ve sevilme oranımız da o kadar çok olacaktır.
                 Kalabalıklar içinde yalnızlaştıysan korkmamalısın. Hiç kimse beni anlamıyor diyorsan, kendini bu dünyaya bu havaya ait görmüyorsan, ilgisizlikten yahut beklediklerini bulamamaktan rahatsızsan müjdeler sana! Çünkü Yüce Kudret’in sevgi akışlarına muhatap olacak bir yol üzerindesin. Çünkü Habibini Mekke’de yalnızlaştırıp belli bir süreçten sonra vahye muhatap kılmıştır. Sana kimseden fayda olmadığını, sadece Kendisine (celle celaluhu) yönelmen gerektiğini anlaman için ‘sana özel’ bir kapı açılmıştır! Yalnızlaşmak seni korkutmasın. Asıl Rabb’inin sevgisinden mahrumiyet seni korkutmalıdır. El Vedûd isminin tecelligâhı olan yüreğin nasıl?

Aba'dan Mektup

Yazar: 
Nuri Ercan

Mektubuma başlamadan önce selam eder, cümlenizin hatırını sual ederim. İş bu mektubumla taife-i nisa’ya hitap etmek arzusundayım. Sizler, beni görmediniz, tanımazsınız, Görmediğiniz ve beraber yaşamadığınız birisinin düşüncelerini anlayıp, kavramakta zorlanacağınızı biliyorum. Siz beni, maziden hitap eden nineniz, aba’nız olarak tahayyül ediniz. Biraz da geçmişe merak sararsanız beni anlama işini kolaylaştırmış olursunuz. Benim sizler ve tarz-ı hayatınız hakkında yaptığım değerlendirmeleri fehmetmekte daha da zorlanacak olursanız, iki nesil önce yaşamış babaannenizin ya da anneannenizin sizlerin aranızda dolaştığını, sizi anlamaya ve garip karşıladığı durumları sizlere sunmaya çalıştığını farz ediniz.
Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Ama bir yerlerden başlamanın lüzumu ortada. Sizlerin tabiatınızdan gittikçe uzaklaştığınızı dile getirerek mektubuma giriş yapmış olayım. Evveliyatla söyleyelim ki Allah’ın yarattığı bedeni beğenmemek olmaz. Sizlerin arsında bu kendi bedenini beğenmeme fiili gittikçe yayılıyor. Hanım torunlarımın ekseriyeti boya küpüne düşmüş gibi bir halde imişler. Etrafınızın cıvıl cıvıl renklerle, sunî boyalarla boyanıyor oluşu, genç yaşlı herkesi tesir altında bırakmış anlaşılan. Oysa boya yapılan yerler duvarlar, kapılar, pencereler değil mi kızım! İnsan boyanır mı? İnsanın boyaya ihtiyacı var mı? İnsanların Boyacısı, onları ihmal edip renksiz gönderir mi dünyaya? Dahası Allah’ın boyasından daha güzel boya olur mu? Bir de saçlarındaki beyazlığa tahammül edemeyen erkeklere şaşarım ki, savaşta düşmana genç gözükme ihtiyacı hissedercesine saçlarını boyuyorlarmış. Erkeklerin bu hali yaşlanmaya, ölüme, sünnetullah’a direnmek değil midir?