244
İlkadım'dan
Kıymetli okuyucu, "Rasulullah şimdi olsaydı, şöyle yapardı; şu şekilde giyinirdi, böyle davranırdı" gibi sözleri çoğumuz işitmişizdir. Bunun yanında kendisine Rasulullah'la alakalı bir rivayet aktarılan pek çok kişinin, rivayet aklına yatmadığı zaman, "Rasulullah böyle bir şey demiş olamaz" veya "Rasulullah böyle bir şey yapmamıştır" deyip başkaca bir araştırma ihtiyacı hissetmeden rivayeti reddettiği de görülmektedir.
Kıymetli okuyucu, "Rasulullah şimdi olsaydı, şöyle yapardı; şu şekilde giyinirdi, böyle davranırdı" gibi sözleri çoğumuz işitmişizdir. Bunun yanında kendisine Rasulullah'la alakalı bir rivayet aktarılan pek çok kişinin, rivayet aklına yatmadığı zaman, "Rasulullah böyle bir şey demiş olamaz" veya "Rasulullah böyle bir şey yapmamıştır" deyip başkaca bir araştırma ihtiyacı hissetmeden rivayeti reddettiği de görülmektedir.
Allah'ın Evini Ziyaret
"Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlatmış ve ona (şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut." (Hac 26) Kur'an-ı Kerim'de Kâbe adıyla birlikte beyt (ev), Beytullah (Allah'ın evi), Beytü'l-atik (en eski ev), Beytü'l-mamur (mamur ev), beytü'l-haram ve Beytü'l-muharrem (korunmuş, dokunulmaz, saygı duyulan ev) isimleriyle adlandırılan Kâbe-i muazzama, Allah'ın evidir. "Evimi temiz tut" ifadesiyle bu açıkça belirtilmiştir.
Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Rabbimiz, beytini ve onun duvarına yerleştirilmiş olan Hacerü’l-Esved’i ikram etmiştir. Kâbe, Allah’ın nişânelerindendir. Ona saygı göstermek, Allah’a saygı göstermektir. Rabbimiz:
“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabet) Mekke’deki (Kâbe)dir.” (Âl-i İmran 96) buyurmaktadır.
Diğer bir ayet-i celilede:
“Biz beyti (Kâbe’yi) insanlara toplanma mahal güvenli bir yer kıldık…” (Bakara 125) buyrulmaktadır.
Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem efendimiz de Rüknü’l-Yemânî (Kâbe’nin güneyi gösteren köşesi) ile Hacerü’l-Esved’i istilam etmiş bazen de elini sürerek öpmüş ve “Rüknü’l-Yemânî ve Hacerü’l-Esved’e dokunmak günahları siler.” buyurmuştur. (Müsned)
El-Hacc
Bismillahirrahmanirrahim İslam'ın rükünleri beş olup müslümanın etiketidir. Onun üzerinde görülmelidir. Bunlar; şahadet kelimesini getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve haccetmektir. Hac ibadeti İslam dininin beş temel rüknünden biridir. Şartlarını haiz müslümanlar üzerine fevrî olarak farzdır. Yani borç olduktan sonra geciktirilmeden edâ edilir. Hac ibadeti bedenî ve malî olup, niyabet kabul eder. Büyük hikmetleri vardır.
Hac, büyük bir ibadettir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Hac ibadeti ondan önce geçen günahların tamamını siler götürür.” buyurmuşlardır. Arafat’ta vakfeden birinin en büyük günahı, günahının bağışlandığından şüphe etmesidir. Allah Teâlâ, hac yapanın da hacının kendisi için dua, istiğfar ettiği kimsenin de günahlarını affetmiştir.
Hac, Allah rızası niyetiyle Arafat’ta vakfe yapmak ve Beytullah’ı tavaf etmektir. Farziyeti ayet ve hadis-i şeriflerle sabittir.
“İnsanlardan yoluna gücü yetenler üzerine Allah için haccetmek zorunluluğu vardır. Her kim inkâr ederse bilinsin ki Allah’ın âlemlere ihtiyacı yoktur.” (Âl-i İmran 97)
Ayette “yapmayandan” değil de inkâr edenden müstağnidir, şeklindeki tabir oldukça düşündürücü, ağır ifade ve önemlidir.
Haccın Mahiyeti Ve Önemi
Hac kelimesi, sözlükte "gitmek, yönelmek, ziyaret etmek" anlamına gelir. Fıkıh terimi olarak hac; imkânı olan her müslümanın, belirlenmiş zaman içinde, Kâbe'yi, Arafat, Müzdelife ve Mina'yı ziyaret ederek, belli bazı dînî görevleri yerine getirmek suretiyle yaptığı ibadeti ifade eder. Hac ibadetini yaparken çeşitli zaman ve mekânlarda yapılan uygulamalardan her birine "menâsik" denir ki, tekili "mensek"tir.
Hac ibadetinin tarihçesine baktığımız zaman, kutsal mekân ve bu yerleri ziyaret olayının hemen bütün din ve inanç sistemlerinde çeşitli şekillerde var olduğunu görmekteyiz. Bazı İslâmî kaynaklara göre de hac ibadetinin Hz. Âdem’e kadar uzanan bir geçmişi vardır. Kur'ân-ı Kerim, yeryüzünde Allah'a ibadet amacıyla yapılan ilk mabedin Kâbe olduğu haber verir.
“Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ibadet evi, Mekke'de âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir. Onda apaçık deliller ve Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse güven içinde olur...” (Âl-i İmran 3/96)
Fakat ilk defa insanları hac yapmak üzere Mekke'ye davet eden peygamber Hz. İbrahim olmuştur. Tahrip olan Kâbe, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından eski temelleri bulunarak yeniden inşa edilmiş, inşaatın bitiminden sonra baba oğul Yüce Allah'a şöyle yakarmışlardır.
Özlem Kavuşmakla Biter mi?
Kâbe'nin yolları bölük bölüktür Benim ciğerciğim delik deliktir Dünya dedikleri bir gölgeliktir Canım Kâbe'm varsam sana Yüzüm gözüm sürsem sana Eşim dostum yüklesinler yükümü Komşularım helal etsin hakkını Görmez oldum ırak ile yakını Canım Kâbe'm varsam sana Yüzüm gözüm sürsem sana
Yanık sesiyle bir hafız, Yunus’un ilâhisini okuyor. Her okunuşunda içimden bir şeyler kopuyor. Davet midir, kısmet midir? Eğer davet ise davet umumi değil mi? Eğer kısmet ise ne zaman? Kuralar çekiliyor ve her seferinde umut başka bir bahara kalıyor. Yoksa geç mi kaldım? Tüm bahaneleri yok edip önce mi davranmalıydım? Sabırsızlığım doğru mu? İçimde büyüyen özlem yüreğimi yakıyor. Yoksa böyle bir özlem, her yıl hac heyecanı yaşamak da bir ayrıcalık mı? Duygularımı tartıyor kendime teselliler arıyorum.
Özellikle Ramazan ayında tüm tv’ler Kâbe’ye yöneliyor. Kâbe’nin etrafında kelebekler gibi pervane olan milyonları evimize taşıyor. Asr-ı saadete uzanıp, geçmişi günümüze getiriyorlar. O topraklarda yaşananlar Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve sahabenin yaşadıkları olaylar olayların geçtiği yerler gösteriliyor.
Siz de bu hasreti duyuyor musunuz? Medine ve Ravza denilince kan basıncınızda bir değişme oluyor mu? Bir arkadaşınız Hacca gidiyorum, Umre’ye gidiyorum, hakkını helal et dediği zaman gözyaşlarınızı engellemekte zorlanıyor musunuz?
Arafat
Arafat Harem dışında Mekke'ye yaklaşık onbeş km. mesafede olup, haccın meş'arinden (hac için belirlenmiş yerlerden)dir. Arafat insanlık tarihinde ve müminlerin hayatında çok önemli bir yer tutar.
Cennetten uzaklaştırıldıklarında arzın ayrı ayrı köşelerinde yalnız başlarına Rablerine tevbe ve istiğfarla sığınan, gönülleri pişmanlık ve ayrılık ateşi ile tutuşan Hz. Âdem aleyhisselam ve Hz. Havva validemizin lütf-i ilâhîye nâil olarak affedildiklerinde buluşturuldukları yer Arafat’tır. Bu bakımdan Arafat yeryüzünde, Allah’ın dilediği, insanî hayatın başladığı merkezdir.
Hz. İbrahim aleyhisselamın Cebrail’den hac ibadetini öğrendiği yer olan Arafat, müminlerin marifetullaha ulaşma koşusunun mahşer meydanıdır.
Mikatta ihram abdestiyle her türlü maddî-manevî kirden arınma niyetiyle ihramına bürünen mümin, dünyadan soyunup sonsuz hayatın başlangıç elbisesini giyer, Rabbine bağlılık akdiyle O’ndan gayriye olan akitlerinin tümünden sıyrılır. Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk… diyerek Rabbine boyun eğip Harem sınırından içeriye her türlü yanlışlıktan temizlenmek üzere girer.
Bir Tek Seni Sevdim Gerisi Yalan
Ey Kâbe! Sen mi uzaksın biz mi uzanamıyoruz sana, sen mi çok büyüksün, biz mi küçülüyoruz senin yanında? İçindeki yabancı maddeleri attıkça azalıp az olan ama kıymeti artan altın misali. Biz günahlarımızı, gözyaşlarımızı, pişmanlığımızı bırakıyoruz sana, sen de büyüyor musun biz arındıkça?
Bir ev ki:
Kapılmamış kibrine güzelliğinin,
Kapılmamış küstahlığına soyluluğunun
Kapılmamış gururuna uhrevîliğinin…
Ey Kâbe- i Muazzama! Neden bu kadar siyahsın hatalarımıza gece olmak için mi? Neden bir tanesin bir göğse iki kalp sığmaz diye mi? Ey muazzam ev! Neden çinilerin yok, ünlü hattatlar, mühendisler, mimarlar niçin uğramamışlar yanına ve neden dünyanın sekizinci harikası değilsin? Üzerindeki örtün bile yılda bir kere hac zamanı değiştirilir. 14. yüzyıla kadar üzerindeki örtü nakışlı bile değildir, Hacer validemiz kapını sade bir perdeyle süslemiştir. Ey nice sırlarımızı sinesinde saklayan mabed! Örtünde yazan besmele ve kelime-i şehâdet hatırına söyle, neden gözümüzü almaz üstündeki renk cümbüşü, neden bizi şaşkın bırakmaz üzerindeki elmaslar, zümrütler? Bize yitik erdemimiz olan sadeliği hatırlatmak için mi? Seni seven ve sevdiren için sevelim diye mi?
Lebbeyk Allahümme Lebbeyk Buyur Allah'ım Buyur
Bismillah... "İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya incelmiş binekler üstünde (uzak yollardan) her derin vadiyi aşarak sana gelsinler." (Hac 27) Bu çağrıya kulak ver!
İlk Hz. İbrahim çağrılmakla emrolundu. Önce Kâbe’yi inşa etti. Sonra müminleri davet etti. Peygamberimiz bu çağrıyı yeniledi, ebedîleştirdi.
“…yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” (Âl-i İmran 97) ayeti mucibince bu İbrahîmî çağrıya kulak veren müslümanlar “Lebbeyk/Buyur” diyerek bu davetin sıradan bir seyahat olmadığını, özel davet olduğunu bilerek yola koyulur.
Önce Güllerin Efendisinin şehri Medine açar kapılarını sana. Taalal bedru aleyna der, hicrette Efendimize dediği gibi.
Hicreti anlarsın, Mekke’den bir kaçış olmadığını, Allah’ın dinini yaşamak için Medine’ye göçmek olduğunu.
Hicreti anlarsın, Allah’la arandaki engellerden kaçmak olduğunu... Sen de dış dünyadan iç dünyana hicret edersin. Allah’la arandaki engellerden sıyrılırsın.
Efendimiz karşılar seni ilkin, yeşil kubbenin altında. Artık O’nun misafirisin. Ebu Eyyub el-Ensârî’yi hatırlarsın. O da Efendimizi misafir etmişti.
Kur'an'da Bilgi Ve Bilginin Kaynakları-4
Ledünnî ilim Bilindiği üzere vahiy peygamberlere ait bir kavramdır. Yüce Allah kullarından peygamber olmayanlara da bazı bilgiler verebilir. Ledünnî ilim, vahiy dışında Allah'ın kullarından istediğine dilediği bilgileri öğretmek suretiyle kendi katından verdiği ilme denir.
“Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” (Kehf 18/65)
Bu ilmin güvenilirliği konusundaki delil ise Hz. Musa’nın bu kişiyle sahip olduğu ilmi öğrenmek üzere arkadaşlık yapmak istemesidir. Hz. Musa bu ilmin doğru bilgi olduğu hususunda şüphe etmemiştir.
“Mûsâ ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı?” dedi. Adam, şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin. İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?” Mûsâ, “İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim” dedi.” (Kehf 18/66-69)
İslam Dininin İlim Ve İlim Adamına Verdiği Değer-2
Değerli müslümanlar, ilim öğrenmek ve ilim öğretmek çok büyük bir ibadettir. Peygamber mesleğidir. Peygamberimizin izine, yoluna düşmektir. Onun için müslüman hayatının sonuna kadar ilim öğrenmekle mükelleftir. Çünkü bilmediklerimiz ile bildiklerimizi kıyas etsek, bildiklerimiz bilmediklerimizin yanında bir nokta bile değildir. Öyleyse bir kısım bilgileri edindikten, öğrendikten sonra artık "ben yeterli bilgiye sahip oldum" deyip asla ve asla ilim öğrenmekten kendimizi azad etmeyelim. Kendimizi ilim öğrenmekten müstağni kılmayalım. Son nefesimize kadar ilim öğrensek, ilim öğretsek yine de bilmediklerimiz yanında bildiklerimiz bir nokta mesabesinde bile değildir.
Bunun yanında bildiğimiz ve öğrendiklerimizi de başkalarına öğretmek durumundayız. Birisi bizden ilim öğrenmek için gelse veya bir sorusu olsa da cevap istese şayet bunu biliyor isek, öğretmemiz gerekir. Hatta o konu farz ve amel konusunda ise o anda o bilgi verilmezse o insan yanlış bir şey yapacaksa, o bilgiyi ona vermek ve öğretmek farzdır.
Yapmadığı Şeyi Söylemek
"Ey inananlar! Yapmadığınız, (yapmayacağınız) şeyi niçin söylersiniz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur." (Saffat 2-3)
Bu âyetinde Rabbimiz:
1- Yapmadığımız şeyleri konuşmaktan bizi menediyor. Namaz kılmadığımız halde kıldık demekten, borcumuzu ödemediğimiz halde ödedik demekten, oruç tutmadığımız halde tuttuk demekten bizi menediyor.
2- Amelin konusu olmayan, bizi hemen amele sevk etmeyecek, ya da bizden herhangi bir amel istemeyecek lüzumsuz konuları konuşmaktan menediyor Rabbimiz. Dünyamızı ve âhiretimizi ilgilendirmeyen konuları konuşmaktan kaçınacağız. Bakın Allah’ın Rasûlü buyuruyor ki:
“Kişinin iyi bir müslüman olduğunun alâmetlerinden birisi de onun kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir.”
Bu bizim tüm konuşmalarımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı, hareketlerimizi içine alan bir konu... İnsan bir adım atacak, bir söz söyleyecek, bir bakış yapacak, bir karar verecek, bir eylem gerçekleştirecek ama bu lüzumsuzsa, kendisi için gereksizse hemen onu terk edecek.
Umre
''Umrenin hükmü nedir? Nelere dikkat etmemiz gerekir? İlkadım'a şimdiden teşekkürler''(Hakan Arıdil)
Umre: Belirli bir vakte bağlı olmaksızın usulüne göre ihrama girdikten sonra, tavaf ve say yapıp tıraş olmaktan ibarettir. Hanefî ve Malikî mezheplerinde, ömründe bir defa umre yapmak müekked sünnet, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde ise farz sayılmıştır.
Umrenin Farzları
1- İhram Hanefilere göre şart, Şâfiîlere göre ise rükündür.
2- Tavaf umrenin rüknüdür.
Peygamber aleyhisselamın umresi
Buhari, Müslim ve Ahmed’in rivayetine göre hazreti Enes şöyle diyor: Peygamberimiz aleyhisselam dört defa umre yapmıştır. Bu dört umre, hicretin altıncı yılında Beytü’l-Haramı ziyaret maksadıyla yaptığı Hudeybiye umresi, yedinci yılında yaptığı kaza umresi, Mekke ile Taif arasında bulunan ve Mekke’ye üç gece uzaklıktaki Huneyn vadisindeki Cirane mevkiinden sekizinci yılda yaptığı umre ve dokuzuncu yılda haccı ile birlikte yaptığı umrelerdir. (İslam Fıkhı, Prof. Dr. Zuhaylî, 3/462)
Peygamberimiz aleyhisselam şöyle buyuruyor:
İşte Böyle
Kamil ağa ailenin fertlerine tembih ederdi: ''Hacet için eve gelenleri boş çevirmeyin. Çok veremezseniz az verin. Lakin gelen eli boş dönmesin. Belli olmaz gelen Hızır olabilir.'' "Bu anlatılanlar aynıyla vakidir." Emiroğlu Ailesi, Bursa'nın Orhaneli Kazasının Karesi Köyünde yaşamaktadır. Üç nesil (dede, baba, torun) yardımseverlik ve misafirperverlikleriyle tanındılar.
Baba Hacı Necib; “Hocam bunları yazıp da bizi reklâm etme, bu işler Allah rızası için yapılır, O’nun bilmesi kâfidir” dediyse de, biz gelecek nesillere “güzel bir misal” olsun istedik. Hacı Necib Efendinin kalp güzelliğine, ihlâsına ve ısrarına rağmen, bu meziyetlerin tarihe geçmesini münasip gördük.
Haziran 2008 sonlarında, bir Perşembe günü, akşamla yatsı arasında Emiroğlu Ailesine misafir olduk. Yemek ikram etmek istediler, biz sofra başından az önce kalktığımızı söyledik. Kiraz getirdiler. Bir taraftan kirazları yerken, bir taraftan da anlatılanları zevkle dinledik. Osmanlı köylü ruhunu bir daha derinden hissettik. Alacağımızı aldıktan sonra müsaade istedik. Ev halkı hep beraber bizi arabamıza uğurladılar. Poşetlere hazırladıkları kirazları arabanın bagajına koydular. Biz onlardan ayrılırken çok güzel duygular içindeydik
Bir Yönetim Nasıl Çöker?
Tarihî süreç içinde ihtişamlı dönemlerinden sonra batağa saplanmış ve tarihe gömülmüş nice kavimler ve yönetimler görülür. Zeval arzu edilen bir şey değildir yönetimler için. Ancak genel anlamda yönetimler zevallerini kendileri belirler. Cenab-ı Allah'ın vaz'ettiklerinden sapma ve zulme yönelme yönetimler için zevalin başlangıcıdır. İşte bir zevalin hikâyesini anlatan e-posta:
“Beşiktaş Çırağan’da Yahya Efendi Türbesi vardır bilir misiniz? Kanunî Dönemi’nde yaşamış bir âlimdir kendisi. Aynı zamanda Kanunî’nin sütkardeşidir. Halen bir mescidin de ibadete açık olduğu Yahya Efendi türbesi bugün de geçmişteki o mistik özelliğini devam ettirmektedir. Yaşadığı dönemde Kanunî ile arasında cereyan eden bir öyküden bahsedeceğim bugün size.
Kanunî Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar…
Bu gibi soruları çoğu zaman sütkardeşi meşhur âlim Yahya Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir…
“Sen ilâhî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlale uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir.
Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır:
Nihai Evrensel İslam Birliğine Giden Süreçteki Dönüm Noktaları-13
Kur'ân ve Sünnetin içerisinde sarmal biçimde yer alan; itikâdî, ahlâkî, fıkhî (uygulamaya yönelik) unsurları, bir eğitim süreci içerisinde, müminlerin ruh ve beden dünyalarına aktarmak ve bütün Ümmet-i Muhammed'i, aynı usûlle, "ümmet bilincine" ulaşacak doğrultuda eğitmek...
Bir yapı düşünün: Hem tekke ahlâkî değerleri üstün tutan bir anlayış ve inanç yapısını, çatısı altında, nefis tezkiyesinden geçme iradesiyle mürîd olanlara aktarıyor; hem de medrese itîkâdî, ahlâkî ve fıkhî bilgileri, sahih ve muteber kaynaklara dayalı olarak öğretiyor ve uygulamalı eğitimle hayata geçiriyor… İşte, ümmet bilincinin yok olmaya yüz tuttuğu, Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği zaman diliminin başlarında, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, ilerleyen süreçte, inananları, tekrar, “ümmet bilinci” içerisinde, sosyal, ekonomik, askerî ve siyâsî birliğe taşıyacak yapının ilk harcını atıyor ve öncelikle tekke ve medrese arasındaki ayrılığı kaldırıyordu. Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin, halîfeleri vasıtasıyla İslâm Diyârında şekillendirdiği yapılar, aynı zamanda birer mektep konumundaydı. Zîrâ, kendisi, fizik, matematik gibi ilimlere de vâkıf bir insandı. Özellikle son yüz yılda, müslümanlar arasındaki ayrılıkları birlikteliğe inkılâp ettiren; İslâm Âleminin siyâsî, ekonomik ve kültürel gelişiminde rol alan aktörlerin büyük çoğunluğunun, “Hâlidiyye Ekolü”nün ahlâkî tedrîsinden geçmiş kişilerden oluştuğunu göz önüne aldığımızda: “Evvel zamanı (Asr-ı Saâdet ortamını), Âhir zamanda da oluşturmaya gayret etmek suretiyle İttihâd-ı İslâm’a ulaşma” stratejisi doğrultusunda yol alan insanların beslendiği kaynağı ve bu kaynağın “damarlarını” iyi kavramamız gerektiği gerçeği açıktır…
Sorumluluk
Allah'ın yeryüzünde halifesi olması hasebiyle büyük bir sorumluluk yüklenen insanoğlunun bu durumu Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de, onlar onu (emaneti, yerine getiremeyecekleri korkusuyla) yüklenmekten yüz çevirdiler ve bundan endişeye düştüler. (Bunun için de üzerlerinden alınmasını rica ettiler). Fakat onu (emaneti) insan yüklendi. Böylelikle o, (nefsine) çok zulmetti ve (akıbetinden) cahil oldu.” (Ahzab 72)
Âyet diyor ki; eğer, dağa inseydi Kur'ân;
Paramparça olurdu dağ Allah korkusundan.
Hangi insan durup da, ibret almaz ki bundan?
Sen ki, bir dağ yanında, ne kadar da cücesin,
Haddini bilmen için, DAHA KUR'ÂN NE DESİN!
Hesap Sorulabilen Ve Bedel Ödetilebilen Bir Demokrasi
Herkes işini yapıyor. Herkes işini yapmalı. Asker işini yapıyor, yapmalı. İstihbaratçı işini yapıyor, yapmalı. Siyasetçi işini yapıyor, yapmalı. Yapmıyor mu hesap sorulabilir olmalı. Yok, ABD istihbaratı yapmamışmış, Barzanî'nin peşmergeleri yardım etmemişmiş, PKK uzun zamandır buna hazırlanıyormuş. Başka bir şey mi bekliyoruz. Düşman düşmanlığını yapacak. Siz de görevinizi yapacaksınız.
PKK gündüz gözüne karakolunuza saldırıyor ise bir güvenlik zaafı var demektir. Bunu yazmak güvenlik zaafı oluşturmaz. Bunu konuşmak güvenlik zaafı oluşturmaz. Bunu söylemek güvenlik güçlerinin moralini bozmaz. Asıl moral bozucu olan onbeş askerimizin kendi karakollarında şehit edilmesidir. Orada bir zaaf var ise nedenleri bulunmalı, bulunuyor ve ek önlemler alınıyorsa bunlar kamuoyuyla paylaşılmalı. Sınırdan dört kilometre içerde bir saldırı oluyorsa beklenen şudur. Askerimiz saldırgan grubun tamamını imha eder, elinden kaçırmaz. Buna imkânı da gücü de vardır. Sonra şehitlerimize ağlarız ama hiç değilse kanları yerde kalmadı deriz. Güvenlik güçlerimiz gereğini yaptı deriz. Saldırı olacaktır. Terörün doğasında bu vardır. Siz de onları ve destekçilerini pişman edeceksiniz.
Okuyamama
Birkaç yıl süren bir okuyamama hikâyesi anlatacağım sizlere. Bu hikâye benim hikâyem. Bu hikâye sizin de hikâyenizdir belki. Bu hikâye fetrete alışmış; fetret dönemleri ile kendini geliştirmiş, fetretler sayesinde dünya milletleri arasında mümtaz bir yer edinmiş bizim milletimizin hikâyesi.
Bu hikâye son fetretin ezikliğini, mahrumiyetlerini üzerinden bir türlü atamayanlardan bir tanesine ait bir hikâye. Bu hikâye unutulmaya yüz tutan acı gerçeklerin yeniden hatırlanış hikâyesi belki de…
Zamanın behrinde yakın bir akrabamın evine bayram ziyareti için ailecek gittik. Eve vasıl olup salonun köşelerinden birine ilişince, salonun en geniş duvarında bir değişiklik fark ettim. Dikkatlice bakınca çok mesrur oldum. Orada hüsn-i hat levhaları var idi. Malum, son yıllarda seküler anlayışın sarıp sarmalamadığı ailelerin sayısı da azalmaya başladı. Artık evlerimizin duvarlarını hilye-i şerifler, kelime-i tevhid yazıları, kıymetli tezhip örnekleri, ebru levhaları veya hiç olmazsa karınca dualarının yazılı olduğu minnacık levhaların yerine, maalesef Batı kültürünü hatırlatan modern resim örnekleri süslemektedir. Duvardaki levhaların bu gerçeğe rağmen orada bulunuşu beni sevince gark etmişti.
















