243

İlkadım'dan

Yazar: 
Akif Dursun

Kıymetli okuyucu, Fakültede İdare Hukuku hocamız, "en kötü diktatörlük hâkimlerin diktatörlüğüdür" derdi. Çünkü diktatör zulüm yaptığında gideceğiniz bir mahkeme vardır. Belki karar sizin lehinize çıkmaz ama en azından bir umut olarak baskıya direnebilen bir hâkim bulunur ve diktatöre karşı sizin hakkınızı korur. Ama eğer diktatörler hâkimler ise zulme karşı gidebileceğiniz bir merci bulunmayacaktır.
Hitler dönemi Almanya’sında hâkimler Hitler’in bazı haksız uygulamalarına direndikleri için, “Berlin’de hâkimler var” sözü meşhur olmuştur.
Bir ülkede hâkimlere ve yargı sistemine güven kalmamışsa, o ülkede güce dayanarak iş yapmak isteyenler çoğalır. Bu da çetelerin, mafyanın artmasına ve toplumda etkin olmalarına yol açar. İnsanlar haklarını aramak için mahkemeye gitmek yerine, bu tür gayri meşru organizasyonlara başvururlar.
Mahkemeye giden her insan, mahkemede sadece haklıyı tesbit için uğraşıldığından; haklı olduktan sonra, makam mevkisi, para pulu, derisinin rengi, kılık kıyafeti, inancı veya ideolojisinin mahkeme önünde bir önem taşımadığından emin olmalıdır. Romalıların, adalet kraliçeleri Justita’yı gözleri bağlı olarak tasvir etmelerinin sebebi budur. Bu sebeple hâkimlerin en önemli özellikleri tarafsızlık olmalıdır. Hâkim makamına oturduğu zaman ideolojisinden sıyrılmalı, sadece ve sadece hukuk kaideleri ile kanunlara bakmalıdır.

Hak, Hukuk Ve Adalet

Yazar: 
Nureddin Soyak

Yarattığı her şeyi güzel yaratan Rabbimiz, insanı da en güzel bir şekilde yaratmıştır. Ona güç kuvvet, eller, ayaklar, kulaklar, gözler ve kalp vermiş, mafsallarını pekiştirmiştir. Ona ruhundan üflemiş, konuşmayı öğretmiş ve doğru yolu göstermiştir. Nitekim Rabbimiz;
“Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir? O Allah ki seni yarattı, seni düzgün yapılı kılıp ölçülü bir biçim verdi. Seni dilediği herhangi bir şekilde parçalardan oluşturdu.” (İnfitar 6-8) buyurarak; ruhuyla, bedeniyle, suretiyle, siretiyle en mükemmel şekilde yarattığı insana bu yaradılışına ters davranmamasını emretmektedir.
Rabbimiz bunun yolunu da ayetleri ile bize haber vermektedir.
“Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda müthiş bir kuvvet ve insanlar için birçok faydalar vardır. Bu, Allah'ın dinine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.” (Hadid 25)
Bu ayet müslüman toplumun yol haritasını çizmektedir. Toplum nasıl şekillenmeli ve yoluna nasıl bozulmadan devam etmeli. Toplumların hayatiyetini devam ettirebilmelerinin temel şartı olan adaletin gerçekleştirilmesinin ancak elçilere kulak vermek ve Allah’ın kitabına tâbi olmakla mümkün olacağı haber verilmektedir.
Rabbimizin kulları için sınırlarını belirlediği “hak” yine Rabbimizin kulları için ilkelerini belirlediği hukukla ölçülürse adalet gerçekleşebilir.

İslam Hukuku Ve Beşerî Hukuk

Yazar: 
Akif Dursun

İslam hukuku, cemiyet hayatını tanzim etmek, insanların ve devletlerin birbirleri ile ilişkilerini düzenlemek gayesindedir. Bu söylediğimiz hususlar diğer hukuk sistemlerinin de amaçlarını oluşturur. Ancak İslam hukukunu diğer hukuklardan özellikle de beşerî hukuktan ayıran bazı hususiyetler vardır:
1- İslam hukuku ilâhî kaynaklıdır:
İslam hukukunun kaynağı, Allah Teala’nın yeryüzüne indirdiği son kitabı Kur’an ve insanlığa gönderdiği son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetidir. İslam hukukunun diğer kaynakları olan icma ve kıyas bunlara tâbidir.
Bu özellik İslam hukukunun beşerî hukuktan ayrıldığı en belirgin özelliktir. İslam hukukunda ictihad yapan müctehidler vardır. Bunların ictihad çabalarına büyük mükâfatlar vaat edilmiştir. Kur’an ve sünnetin açıkça belirtmediği yerlerde müctehidler ictihad yaparlar. Ancak bu icithadlar hiçbir zaman Kur’an ve sünnetin naslarına aykırı olamaz; Kur’an sünnetin çizdiği çerçevenin dışına taşamaz. Böyle bir durumda o ictihadın muteberliği kalmaz.

İslam Hukukunda Kaza (Yargı) Sistemi

Yazar: 
Yunus Keleş

Kaza (Yargı), devletin bir organı ve aynı zamanda mahkemenin icraatlarından biridir. Organ olarak yargı, yasama ve yürütme gibi, devletin en önemli fonksiyonlarındandır.
İslam Hukuku'nda kaza (yargı) önemli bir yer tutar ve bu "kaza" ve "hüküm" kavramları ile ifade edilir. Bu iki kelimenin sözlük anlamları farklı olsa da, terim olarak aynı manayı ifade ederler
 
KAZA (YARGI)NIN TANIMI
İslam hukukçuları kaza (yargı) kavramını derinlemesine incelemişlerdir.
Kaza lügatte emir, hüküm, ahkâm, imza, takdir, infaz, vahiy, bir hadiseyi söz veya fiil ile ayırmak, kesmek, bir hakkı sahibine ödemek, vacip kılmak, bir şeyi lazım kılmak, arzu edilen şeye isteyerek razı olmak gibi manalara gelmektedir.(Demirkol, Ferman, Yargı Bağımsızlığı, İstanbul, 1991, s.3.)
Istılahta ise insanlar arasında çıkan hukukî ihtilafları, Kur'an ve sünnetten alınan şer'î hükümlere göre çözümleyip karara bağlamaktır. Mecelle’de, kaza hüküm ve hâkimlik manalarına gelir, denmektedir. (Berki, Ali Himmet, Açıklamalı Mecelle, İstanbul, 1978, s.405; Mecelle, md. 1784.)

İslam'da Adalet

Yazar: 
Nazım Erzurumlu

Adalet kelimesi "adele" fiilinden türemiştir. Adele fiili; düzeltmek, tashih etmek, eğri bir yoldan doğru bir yola meyl, sapmak, eşit olmak, dengede tutmak gibi manalara gelir.
Adl mastarı ise zulmün zıddı ve hükümde doğru olmak,[1] eşit olmak,[2] eşit kılmak(Allah’a şirk koşmak manasına da kullanılmaktadır bu anlamıyla),[3] orta yol, misil,[4] suçun karşılığı ceza, ölçü ve denge,[5] hak, bedel, fidye[6] gibi anlamlara gelmektedir.[7] Kısaca ifade etmek gerekirse adalet, dengeyi gözetmek, hak yememek, doğru yoldan sapmamak, ziyade ve noksan yapmadan hak sahibine hakkını vermektir.
Halife Abdulmelik, Said ibn Cübeyr’den adl kelimesinin manasını sorduğunda Said cevabında adaleti özetle şöyle ifade eder: “Adl dört kısımdır; İlk manası, “İnsanlar arasında hükmettiğinizde adalet ile hükmedeceksiniz!” (Nisa 4/58) emrine uygun olarak hükümde, yargıda adalettir. İkinci manası, yine “konuştuğunuzda adaletli konuşun(ölçüyü aşmayın)” (En’am 6/152) emrine uygun olarak sözde, kelamda adalettir. Üçüncü manası; doğru davranışa yöneliş adaletidir ki “kimseden o gün hiçbir fidye (adl) kabul edilmeyeceği günden sakının” (Bakara 2/123) ayetinde buyrulmaktadır. Dördüncü manası Allah’a eş koşmaktan kaçınmak manasınadır “ne var ki kâfirler, O’na eş koşarlar(ya’dilun)” (En’am 6/1) ayeti bunu bildirir.”

Yargı Tarafsız Olmadıkça....

Yazar: 
Ahmet İlhan

Genel anlamda "hukukun üstünlüğü" düşüncesini gerçekleştirmek için gerekli olanlar bellidir. Tarih boyunca insanoğlu bunun peşinde koşmuştur. Bugünün dünyasında iyi-kötü buna yaklaşan devletlerin de buna ulaşmak için geçirdikleri aşamalar da bellidir.
Ülkemiz ise hep hukuk skandalları ile sarsılmakta, yargıya olan güven bunalımı artmaktadır. Hem yargı içinden hem de dışarıdan gelen eleştiriler bir yargı reformunu zorunlu kılmaktadır. Özellikle uluslar arası hukuk kurumları nezdindeki itibar kaybı, sistemimizi sorgulamamıza neden olmaktadır. AİHM tarafından Türk Yargısı aleyhine verilen kararlar neredeyse tüm Avrupa ülkelerinin tamamına verilenden daha fazladır.
Tam bir hukuk devleti için çokça duyduğumuz cümleleri alt alta sıralarsak, belki bize bir fikir verir:
- Kuvvete dayalı değil, hukuka dayalı devlet
- Yargı Bağımsızlığı
- Yargıç güvencesi
- Çoğulcu, demokratik ve katılımcı demokrasi ve yargı
- Hukukun üstünlüğü
- Yargının tarafsızlığı

Kur'an'da Bilgi Ve Bilginin Kaynakları - 3

Yazar: 
Dr. Vahit Göktaş

Beş duyumuzdan kısaca bahsettikten sonra bilgi kaynağı olarak aklı açıklamaya geçelim.
 1. Akıl
Akıl da bir bilgi edinme vasıtasıdır. Düşünce ve muhakeme gücü olarak da isimlendirebileceğimiz akıl, bilgi edinme açısından insana büyük imkânlar açar. Akıl sayesinde insan hayatını devam ettirme için gerekli bilgiyi edinir. Akıl, insana sahip olduğu bilgilerden hareketle yeni bilgiler edinmesini temin eder.
Yine akıl beş duyu ile elde edilen bilgilerden hareketle bu bilgilerin arka planını yorumlar ve daha farklı sonuçlara ulaşır. Bir manada akıl hem bilgi edinme vasıtası hem de bilgileri yorumlama melekesidir.
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz insanı akıllı olması sebebiyle sorumlu tuttuğunu açıklar:
“…Ey akıl sahipleri! Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide 5/100)
“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.” (Âl-i İmran 3/191)

Vâdeli Satış

Yazar: 
Cemil Usta

SORU:"Alışverişte vâde farkı eklemek caiz midir?" (Fatih SOYAK)
İslam dini ister peşin ister vâdeli olsun alışverişi mubah kılmıştır. Cenab-ı Hak buyuruyor: "Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır..." (Bakara 275)
Alışveriş peşin olursa normal olarak kâr etmek tabii olduğu gibi vâdeli olursa da insaf dairesinde, karşı tarafı yıkmadan, belirtilen zamanı ölçerek kâr etmek de tabiidir. Her tarihte bu tip alışveriş olmuştur. Yani alışverişte vâde farkı alınmıştır. Alışverişe vâde farkını eklemek cumhuru ulemaya göre caizdir. Bu hususta cumhur ulema ihtilaf etmemiştir. Ancak idraki kıt olan bazı kimseler “Peygamberimiz aleyhisselam bir satış içinde iki satış yapmaktan men etmiştir” mealindeki hadise dayanarak alıverişte vâde farkını eklemek caiz değildir diyorlar. Hâlbuki bu hadis vâde farkından hiç bahsetmiyor. Fukahadan hiç kimse de ona hamletmemiştir. (Günümüz Meselelerine Fetvalar-Halil Gönenç 1/114)
Peşin alışveriş caiz olduğu gibi veresiye alışveriş yapmak da caizdir. Çünkü Kur’an-ı Kerimde: “Ey iman edenler belirlenmiş bir süre için birbirlerinize borçlandığınız vakit onu yazınız” (Bakara 282) buyrulmaktadır. Âlimlerin çoğu ayet-i kerimenin hem veresiye satışa hem de ödünç vermeye müsaade ettiğini belirtmişlerdir.

İslam Dininin İlim Ve İlim Adamına Verdiği Değer-1

Yazar: 
Zeki Soyak

Muhterem müslümanlar, bu sohbetimizde İslam dininin ilme ve ilim adamına verdiği değerden bahsetmeye çalışacağız. İslam dini kıyamet sabahına kadar bâki olacak hükümleri içermektedir. Onun için İslam dini cehle karşı savaş açmıştır. İslam'da cehlin, cehaletin asla yeri yoktur. O bakımdan her müslüman kadın ve erkeğe fariza-i diniyesini yani Rab Teâlâ'ya, yaratıcısına kulluk yapacak kadar, ibadet edecek kadar ilimleri öğrenmesi farz kılınmıştır.
Böyle bir hakikatle karşı karşıya olduğumuz halde, müslüman milletlerin cahil kalması asla ve asla kabul edilemez. Hele hele İslam dini, irtica, gericilik veya çağdışılıkla itham edilemez. Aklıselim bir insan tarafından asla ve asla böyle çirkin ifadeler kullanılamaz. Çünkü her şeyden önce İslam dini, yaratıcımız tarafından vaz’ edilmiştir. Onun ahkâmı, geçmişi, hâli, geleceği bilen ve bizi yoktan var eden Rabbimiz tarafından konulmuştur.
Böyle bir dinin, inananlarını gerçek ilme, faydalı ilme teşvik etmesi en tabii bir neticedir. Maalesef bir kısım nâdanlar, bir kısım cahiller, bir kısım münkirler İslam dinine bu yönüyle de saldırmakta, İslam dininin ilme karşı olduğu vehmine kapılmakta veya bile bile böyle bir iftira atmaktadır.

Adaletle Hükmetmek

Yazar: 
Ali Küçük

 "Hiç şüphesiz Allah size, emânetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür."(Nisa 58)
Muhakkak ki Allah emânetleri ehline vermenizi, emânetleri ehline tevdi etmenizi, emânetleri ehlinde tutmanızı, emreder size.
Emânet bir tesbih mi almıştın arkadaşından? Yerine, ehline, sahibine gönder onu. Para mı almıştın bir arkadaşından emânet? Yerine ulaştır, ehline, sahibine tevdi et onu. Evlenmek üzere emânet bir kadın mı almıştın Allah’tan ve kardeşinden emânet olarak? Kadınını yanında emânet bil ve onunla ilişkin konusunu emânetin sahibine sor. Ya Rabbi! Bu hanımım senin bende emânetindir. Emânetin sahibi olarak bu kadınıma nasıl davranmamı istersin? Onu nasıl giydirmemi, onunla nasıl bir ilişki içinde olmamı istersin? diyerek emânetin sahibine sormak zorundasın.

Yokluğuna Alışamadık

Yazar: 
İdris Arpat

Büyük insanlar, toplumun orta yerinde bir ağırlık merkezi gibi durarak toplumu sabit tutarlar, savrulmaktan korurlar. Yirmi birinci asrın bu kanlı kinli dünyasında insanlara, kurda kuşa, cümle yaratılmışlara rahmet olacak fazilet abidelerine ne kadar muhtacız. Onların yokluğuna rağmen huzur bulmak ne mümkün. Yıllar yılı denedik onlarsız olmuyor.
 İnsanlar toplu halde yaşarlar. Toplumda her çeşit insan bulunur. Kuvvetli, zayıf, kabiliyetli, kabiliyetsiz, faziletli faziletsiz, becerikli, beceriksiz v.b. Toplum içinde her bir insanın kendine göre bir yeri, yapacağı iş, dolduracağı bir iş vardır. Yeter ki taş yerini, dere yatağını bulsun. İdarecilerin görevi, her bir insanı yerinde istihdam edip yerinde değerlendirmektir.
Ne var ki yüksek vasıflı insan, değerli, faziletli insan dediğimizde, toplumda apayrı yeri olan insandan bahsediyoruz demektir. Toplum onlar sayesinde hayatın mahiyetini anlar, prensipler edinir, “yaşama sevincine” ulaşır. Onlar insanlık hayrına yaratılmıştır.

en-Tel, el-İt ve et(t)ik

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. Veysi Erken

Çöküş Dönemi Aydını:* "Çöküş dönemi aydını, yeterince kavrayamadığı, oluşum sürecini bilemediği yabancı kültürün, kavrayabildiği başarıları karşısında hayranlaşmaya, kendi dünyasına karşı ise, soğumaya ve güvensizleşmeye başlar. Bir kesim aydında bu süreç, kendi kültürüne yabancılaşmaya, kıblesini değiştirmeye ve tam bir kaçışa kadar gider. Aydınlar, aynı zamanda millî kültürün sınır karakollarında yaşayanlardır; ilk yabancı darbeyi onlar alır, ilk yıkılanlar onlar olurlar."
                                                                                             Nevzat KÖSOĞLU/ Türk Kimliği ve Türk Dünyası
 
Başkaları tarafından fark edilmek veya yaptığı kötü fiillerin toplum tarafından fark edilmesini istemeyenlerin ekseriyeti uyduruk veya yabancı kelimelerin arkasına sığınır. Günümüzde sığınak ve melce kelimelerin başında “entel”, “elit” ve “etik” sözcükleri yer almaktadır.
Sığınak kelimeler genel olarak kendi anlamlarında da kullanılmaz. Yazımızın başlığını oluşturan kelimelerden biri olan “entel” buna bir misaldir. Ülkemizde “Entel” kelimesi tamamen tahrif edilmiştir. Bu tahrifat bilerek yapılmıştır.
“Entel” genelde züppelerin, değer yargısı tanımayanların ve fuhşa yönelenlerin sığınağı. Yüklenilen anlam ile insanımız tahrip edilmekte ve değerlerinden koparılmaktadır.

Nihai Evrensel İslam Birliğine Giden Süreçteki Dönüm Noktaları

Yazar: 
Mustafa Suna

Karanlık ve aydınlık; birbirinin içerisinde, sürekli gizli bir şekilde buluna-gelmiştir. Her karanlık bir aydınlığı; her aydınlık ta bir karanlığı içinde barındırır. Nerede bir ifsât varsa, orada bir ıslâh; ıslâhın olduğu yerde de ifsât varlığını sürdürmeğe devam eder. “Eksi”,“artı”nın var oluş sebebidir. Karanlıklar aydınlıkları; aydınlıklar da karanlıkları takip ederek, zaman akıp gider.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde; “Geceyi gündüzden, gündüzü de geceden çıkarırsın.” dye kendisine hitap etmemizi ister. Allah, gündüzü geceden, geceyi de gündüzden çıkarandır. Karanlık ruhlu insanlar, aydınlığı karanlık göstermeye çalışırlar. Belki bir müddet başarılı olurlar da. Aydınlığın gücü ortaya çıktıkça, karanlık gösterilen aydınlık insanların ufkunu parıldattıkça, karanlıklar yok olur gider. Osmanlı’nın çözülme dönemi ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu akabinde, günümüze kadar akıp gelen olaylara bu açıdan baktığımızda, aslında, karanlık dönemlerin, içlerinde nice aydınlıklar barındırdığına şahit oluruz. Her asırda, insanları, karanlıklardan aydınlıklara çıkaracak kadroların ahlakî kurgu ve yönlendirmelerini yapacak ve Allah’ın insanlığa ikramı olan nadir insanlar bulunur; yenileyici insanlar: “Müceddit”ler.

Sabır

Yazar: 
Fatih Yılmaz

Sabır, lügatte tutmak, dayanmak, sebat etmek, göğüs germek gibi anlamlara gelir. Bütün ahlakî güzellikleri içine aldığı için sabrın dinimizdeki yeri çok büyüktür. İlâhî rızayı mucib mübarek bir kıymettir.
Din ve ahlakta sabır, hoşa gitmeyen ve ızdırap veren hadiseler karşısında muvazeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslim olmaktır. Sabır güzel ahlakın ağırlık merkezidir. İmanın yarısı, ferah ve saadetin anahtarıdır. Cennet nimetlerine kavuşturan büyük bir nimettir.
Varlık içinde elinde her imkân olduğu halde, sabredenlere “ağniya-i şakirin” denir. Darlıkta, gönlünü Rabbine bağlayarak hiç şikâyet etmeden şükür halinde bulunanlara da “fukara-i sabirin” denir.
Abdurrahman bin Avf radıyallahu anhın önüne, oğlu birkaç çeşit yemek koyunca, hüzünlendi ve şunları söyledi:

Savcılar Desteklenmeli

Yazar: 
Ahmet İlhan

Ergenekon iddianamesi ve delilleri, daha önce yaşanmış birçok adlî olayı yeniden gündeme taşıyor. Gazetelerin çarşaf çarşaf aktardıkları belgeler, telefon kayıtları binlerce sayfalık iddianame ve eklerinden sadece bir kısmını oluşturuyor.İçimizden şöyle geçiriyor olabiliriz: “Vay anasına be! Neler neler olmuş da bizim haberimiz olmamış! Şimdi bunları yapanlar cezalanmayacak mı? Gazete haberleri ihbar kabul edilmeli değil mi? Olayların tarafları hala aramızda olduğu halde niçin dokunan çıkmıyor?”
Doğrusu bizim de içimizden bunlar geçiyor. Bazı savcıların harekete geçtikleri konusunda gazetelerde küçük haberler çıkıyor. Umutlanıyoruz. Gazetelerin olayları sadece duyurup bırakmaları dikkatimizden kaçmıyor. Vakit Gazetesinin Sabancı katillerinin Koç adasında saklandıkları haberi üzerine gitmesi ve Koç ailesinden bilgi istemesi, güzel bir gazetecilik, ancak diğer gazetelerin de aynı şeyi yapması gerekiyor. Olayın mağdurlarının da hareketsizlikleri dikkat çekiyor. Sözgelimi Sabancı ailesi niçin sessiz kalıyor. Son iddiada olduğu gibi çok güçlü kişilere hazırlanan tuzaklar konusunda niçin tuzağa düşürülenler haklarının peşine düşmüyor. Pamukbank olayında Karamehmet ailesi mağdur olmuştu. Medyadaki rakipleri, siyasî kişiler ve bürokratlar arasında geçen konuşmalar deşifre olduğuna göre, niçin kendileri suç duyurusunda bulunmuyorlar?

Sevgi Aşktan Üstündür

Yazar: 
Nuri Ercan

Aşk konusunda kalem oynatmak deveye hendek atlatmaktan daha zor olmalı. Bizim anladığımız anlamda aşk, elbette maddî olmaktan öte bir anlam taşır. Aşkın başlangıcı maddî olsa da sonu bitmez tükenmez manevî ufuklara dayanır. Aşk'ın sırlarla dolu bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Aklımıza geliveren Allah aşkı ise, tamamen tasavvufun konusudur. Bu konuda da söz edecek durumda değiliz.
Çağımızın modernleşmesinin bir neticesi olarak birçok kavramın içi boşaltıldı, alabildiğince müşahhaslaştırıldı; sırlardan ve manevî özelliklerinden uzaklaştırıldı. Şimdi söz konusu kavramlar oldukça yalın ve sadece kelime hükmündedir. Tarihin aralıklarında mümtaz numuneleriyle temayüz eden aşk terimi de bu faaliyetten nasibini aldı. İnsanlar parçalanmış ruhların tekrar birleşmesini ifade eden aşkı anlayabilme irfanını kaybettiler. Aşk önce ilâhîlikten insanîliğe, sonra da insanîlikten cismanîliğe indirgendi.