242

İlkadım'dan

Yazar: 
Akif Dursun

İslam'ın ilme ve âlime ne kadar önem verdiği izahtan vâreste bir durumdur. İslam'ın ilk emrinin oku olmasının yanında öğrenmeyi, düşünmeyi, derinlemesine tetkiki emreden pek çok ayet vardır. Müslümanlar açısından ilk eğitim müessesesi diyebileceğimiz darul-erkam, rivayetlere göre Nübüvvet'in ilk yıllarında açılmıştı. Peygamber efendimizin, Medine’ye hicretinden kısa süre sonra, tamamen eğitime dönük olarak, Mescid-i Nebevî’nin içinde Suffe’yi açtığı ve buradan yetişen sahabenin ilim tarihimizde ne kadar önemli bir yeri olduğu bilinmektedir.

Peygamber Varisleri

Yazar: 
Nureddin Soyak

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: "Âlimler nebilerin vârisleridir." buyurmaktadır. Nasıl ki evlatlar mal ve mülkte ana babalarının vârisleri ise âlimler de Rasul ve nebilerin ilimde (yani dinde) vârisleridir. Miras olan mal ve mülklerin sorumluluğu evlatlara ait olduğu gibi, miras olan ilim ve dinin sorumluluğu da Rasul ve nebilerin vârisi olan âlimlerin sorumluluğundadır.Onlar, dirayet ve samimiyetlerine göre ya o ilimleri ile dini ayakta tutar ya da ilmini dünyasına alet eder de dinini yıkarlar. İlmin kaynağı Rabbu’l-âlemin olan Allah Teâlâ’dır. Nitekim bu hakikati Rabbimiz Hud aleyhisselamın dilinden bize haber vermektedir. “İlim ancak Allah katındadır. Ben size bana gönderilen şeyi duyuruyorum…” (Ahkaf 23) “O, evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır ve her şeyi bilendir.” (Hadid 3) Her şeyi bilen Rabbimiz kulları için gerekli olan ilmi de peygamberler vasıtasıyla kullarına ulaştırmıştır.

İslam Toplumunun Varlık Dinamiği: Âlim

Yazar: 
Muhammad B. Ayaz

"Âlimler peygamberlerin vârisleridir" hadis-i şerifi ilme ve âlime ilâhî bir nazarın olduğunu gösteriyor. Allah'ın tecellisi ilim ve âlimler üzerinedir. Onlar ilâhî bilgiyi toplumda ikame ederler. Bir âlimin rahle-i tedrisatı, insanın bihakkın yetişme yeridir.İnsan yetiştirme geleneğinin ilk öğretmenleri peygamberlerdir. Bu eğitim geleneği İslam’da alternatifsiz bir yöntemdir. Çünkü İslam kültüründe bilgi “hal” ile birlikte aktarılır. Bilginin lüzumu eğer arzulanan davranış kalıplarını edindirmek ise, bu yöntem zaruridir. İlmin İslam tarihindeki yeri bu köklü yöntemle yerini almıştır. İlim, aktaran kişinin hüccet seviyesi ile anlam kazanıyor. Yani bilgi ete kemiğe bürünüyor. Tecessüm ederek insanın yetişme sürecine katkıda bulunuyor. İlim köklüdür ve derinden ilerler.

Hakiki Âlimlerin Vasıfları Vardır!

Yazar: 
Nazım Erzurumlu

Müslüman dinini kimden, nasıl aldığını iyi bilmelidir. Dini sahih bir usulle öğrenmezsek varış yerimizde çarpık olur. O halde işin başı âlimleri tanımak ve âlimlere sıkı sıkıya tutunmaktır. Dinimize ait herhangi bir meseleyi halletmek ancak ulemanın fetvasıyla olabilir. Ancak ne zaman âlimlere gereken değeri vermezsek ve din konusunda ağzı olan konuşmaya başlarsa o zaman sap ile saman, yahşi ile yaban birbirine karışır.Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki âlimlere değer verilmiyor ve bazıları da kendilerinin âlim olduklarını iddia ettikleri halde bu vasıftan yer ile gök kadar uzaklar. Peki, âlimleri nasıl tanıyabiliriz? Bu makalemizde gücümüz yettiğince âlimlerin yüce vasıflarından bazılarını anlatmaya çalışacağız. Âlimlerin en önemli vasıflarından birisi, üç günde üç kitap okuyup ben âlimim diye ortaya çıkmamalarıdır. Onlar tevazu ve edepte, geçmiş âlimlere saygıda insanların en mükemmelidir. Hilmi en yüce olan, dini en güzel yaşayan olmalarıdır. Din ilmi Allah’ın edebiyle edeplenmektir. Din ilminden nasibi olanın da bu edepten nasibi olmalıdır. O halde âlim, emanet aldığı şeye iyi baksın.

İlim Ve Alimin Önemi

Yazar: 
Bilal Göksün

Öncelikle ilim nedir? sorusuna verilen cevaplardan biriyle başlayalım. İlim; bir şeyin hakikatini idrak etmek ve bilinmesi gerekeni hâli üzere bilmek demektir. İlâhi vahyin son halkası olan Kur'an'ın ilk seslenişinde 'ilim' kelimesinin geçmesi konumuzun önemini dikkatlerimize açıyor. 'Ellezi alleme bil galem' 'kalemle öğreten O'dur'. Ayette geçen 'alleme' 'öğreten' kelimesi öğretenin kim ve öğrenilmesi gerekenin ne olması gerektiğini gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu minval üzere biz de ilim ve âlim kavramları hakkında söz söylersek isabet etmiş oluruz diye düşünüyorum. Kur’an’da sıkça geçen ‘ilim’ kelimesi mefhum olarak ilmin bizatihi kaynağının Allah Teala olduğunu gösterir. Bu noktadan hareketle ilim, Allah Teala’yı bilmektir. O’nu bilmek adına O’ndan gelen her şey ilme aracıdır. Yani vahiy, ilmin kendisi değil, ilmin sebeb-i vücuduna götüren yoldur. Bu manada kâinat ilme aracıdır. Ulvî maksat Allah Teala’yı tanımak ise katında kendisine ibadet eden, tesbîh eden melâikenin bilemediği ve Hz. Âdem aleyhisselama öğretilen eşyanın esması ilim değil, Allah Teala’yı tanımaktır. Aynı zamanda acziyetini anlamaktır ilim…

Kur'an'da Bilgi Ve Bilginin Kaynakları-2

Yazar: 
Dr. Vahit Göktaş

Bilgi Edinme Vasıtaları
İnsanın bilgi edinme vasıtaları İslam düşünce tarihinde tartışılmış bir konudur. Bu tartışmada bilgi vasıtalarının neler olduğu yanında bu vasıtaların güvenilirliği de bahis mevzuu olmuştur. İnsanın bilgi edinme vasıtaları şunlardır:
1. Beş duyu organı
2. Akıl
3. Vahy
4. Rüya
Şimdi bu bilgi edinme vasıtalarını kısaca açıklayalım:
1- Beş duyu organı. İnsan işitme, görme, koku alma, tat alma ve dokunma hislerine sahip olarak yaratılmıştır. Havas-ı hamse olarak bilinen beş duyu organımız hakkında Yüce Kitabımızda müteaddit ayetler mevcuttur.

Bilen Kimdir?

Yazar: 
Ali Küçük

"Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, âhiretten çekinen, Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkâr eden kimse gibi olur mu? Ey Muhammed! De ki: 'Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?' Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar."(Zümer 9)
Bir adam, bir mümin düşünün ki kunutta, gece vakti ayaktadır. Geceleyin kıyamda, secdede, rükûdadır. Hep Allah’a boyun büküyor, hep Allah’a teslim oluyor. El pençe divan durmuş, Rabbinin emirlerine âmâde, kulluğa hazır bekliyor. Gece gündüz Allah’ın emirlerini uygulamak üzere secdededir. “Ya Rabbi ben sana teslimim! Ben sana bağlıyım! Ne istersen iste! Ne emredersen emret! Ben senin emrini bekliyorum!” demektedir. Kulluğu sadece Allah’a hasretmekte, şirkten kaçınmakta ve Allah’tan başkalarını kesinlikle dinlemeyeceğini ortaya koymaktadır. Gece gündüz Allah’ın dediğini yapmaya çalışıyor. Gece gündüz Allah’ın razı olduğu bir hayatın, Allah’ın istediği bir kulluğun kavgasını veriyor. Allah’tan bitecek bir işi olsa da olmasa da, darda kalmış olsa da, bolluk içinde olsa da Rabbine kulluğa koşuyor. Yâni zenginlik ya da fakirlik, hastalık ya da sağlık, güç ya da güçsüzlük, açlık ya da tokluk, sıkıntılı ya da neşeli dönemleri hiç fark etmiyor, her zaman, her şart altında Rabbine kulluk ediyor, Rabbine dua ediyor, Rabbine teslimiyet gösteriyor.

Tasavvuf Ve Fıkıh

Yazar: 
Cemil Usta

SORU: "Tasavvuf ve fıkıh arasındaki fark nedir ve bazı müritlerin 'şeyhim dedi ki' sözünü nasıl değerlendirmemiz gerekir." Ahmet Baldemir-Fransa
Fıkıh kelimesi, lügatte bir şeyi bilmek, anlamak manasına gelir. Hanefiler fıkhı, "kişinin amel yönünden lehine ve aleyhine olan şer-i hükümleri bir meleke halinde bilmek" diye tarif ederler. Bir diğer tarife göre fıkıh, ibadet, ukubat ve muamelata ait şer-i hükümlerin heyet-i umumiyyesidir.
Tasavvuf maddî manevî kirlerden arınıp, güzel ahlak ve vasıfları kazanarak, dini özüne uygun bir keyfiyette yaşayabilme gayretidir. Yani tasavvuf mevzuu bir derya gibi engin ve derindir. Zira o, insanın nefsini ve ruhunu ilgilendiren her hususla ilgilenir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı bulma, kalben tanıyabilme ve O’na kulluk etme gibi sayısız hususlarla ilgilenir. Dinin zahiri ahkâmının muhtevasını da, tasavvufî gerçekleri de layıkıyla kavrayamamış bulunan bazı kimseler, fıkıh ve meşreb-i sûfîye arasında bir ayrılık olduğu iddiasında bulunmuş ve bundan da zaman zaman yersiz bir ihtilaf vücuda gelmiştir. Fakat tasavvufun kâmilleri ile gerçek fakihler arasında esasen herhangi bir anlaşmazlık söz konusu değildir. İhtilaf ve münakaşa kendini âlim zanneden cahillerle, kendini kâmil zanneden ham sofular arasındadır. (İmandan İhsana Tasavvuf – Osman Nuri Topbaş)
 

Kur'an Ayı Ramazan

Yazar: 
Selahaddin Kip

Ramazan-ı Şerif Kur'an ayıdır. Kur'an'ın bu ayda nazil olduğunu bizzat Kur'an-ı kerim haber veriyor. Bu ayda Kur'an terbiyesi daha çok dikkate alınmalıdır. Esasen müslüman her ay ve her gün, her saat Kur'an'la beraber olmalı, onun terbiyesiyle yaşamalı. Kur'an terbiyesinin başında güzel ahlak ve cömertlik gelir.
Rasulullah (S.A.V.) Bir hadis-i şeriflerinde ; '' Ey insanlar, Allah sizin için din olarak İslam’ı seçti, İslam’la olan sohbetinizi güzel ahlak ve cömertlikle süsleyiniz, bilesiniz ki, cömertlik Cennetten bir ağaçtır onun dalları dünyaya uzanmıştır bu daldan tutunanı Cennete götürür, Cömertlik Allah içindir, cömertlik Allah içindir.''(2 defa) Buyurmuşlardır. Bilindiği gibi Rasulullah her zaman cömertti, Ramazan ayında ise esen ruzgâr gibi açılırdı. O korkmadan, esirgemeden verirdi. Bir gün kendilerinden bir sadaka isteyen birine verdi, bir daha istedi verdi, bir daha istedi verdi,bir daha isteyince kendisinde olmadığı için başkasından alıp borcu kendisine yazdırmasını söylediler.

Hakkı Tavsiye-2

Yazar: 
Zeki Soyak

Değerli müslümanlar, hakkı tavsiye, sabrı tavsiye vazifeleri çok mühim vazifelerdir. Yani tebliğ çok mühim bir iştir. Elbette ki bu işi herkes yapamaz ama ümmetin içerisinde bu işi yapan insanlar olmalıdır. İçimizde bir kısım insanlar hakkı ve sabrı tavsiyeyi kendi için bir meslek edinmelidir. Bu hususta Allah Teâlâ Âl-i İmran sûresi 104. ayette şöyle buyuruyor.“İçinizden bir topluluk bulunsun. O topluluk insanları hayra davet etsin. Marufu emretsinler. Kötülüklerden men etsinler. İşte bunlar felaha, kurtuluşa erenlerdir.” Muhterem müminler, ayet-i kerimeye dikkat buyrulsun. İçinizden bir topluluk bulunsun buyruluyor. Bu emr-i ilâhîdir. Bu ümmete, Ümmet-i Muhammed’e bir emirdir. Peki, bu topluluk ne yapacak. O topluluk hayra davet edecek, iyilikleri emredecek, kötülüklerden nehy edecek. Bu topluluğun, yani emri bil maruf, Nehyi anil münker yapan ve insanları hayra davet eden insanların da bir takım özelliklere sahip olması gerekmektedir.

Arınma Mevsiminde Nefis Eğitimi

Yazar: 
Ali Özkanlı

Bizleri arınma ve bağışlanma ayına kavuşturan Rabbimize sonsuz hamd ve şükür, âlemlere rahmet olarak gönderilen Kâinatın efendisi Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya binlerce salât ve selam olsun. Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden kurtuluşumuza sebep olan mübarek Ramazanın gelmesiyle mutluluk iklimine, huzur mevsimine giriyoruz.Nefislerimizi kötülüklerden temizlemenin, gönüllerimizi günahlardan arındırmanın şimdi tam zamanı. Bu ay ilâhî rahmetin sağanak sağanak yağdığı, tüm maddî ve manevî kirleri silip süpürdüğü, ruhları ve bedenleri tertemiz ettiği bir aydır. Ramazan ayıyla beraber insanlar maddî ve manevî kirlerden temizlenme fırsatı yakalarlar. Kamil bir iman, ihlâs ve sevabını Allah’tan bekleme karşılığında geçmiş günahların silinmesiyle insanın berrak, günahsız hâle gelmesi, bu aydaki yapacağı nefis eğitimine bağlıdır.

Eğitim Ve Öğretime Dair

Yazar: 
İdris Arpat

İnsanın konumunu, Allah celle celaluh, âlem, hemcinsleri ve kendisi karşısındaki durumunu doğru okumak, doğru anlamak önemlidir. Tâlim ve terbiye/ eğitim ve öğretim bu doğru okumayla yakın alakalıdır.“İnsan yaratılmıştır” dediğimizde, peşinden, “kim yaratmış, niçin yaratmış” sualleri gelir. Bunlara verilecek doğru cevaplar tâlim ve terbiyenin muhtevasını belirler. “İnsan bir yosundan türedi” derseniz daha başka bir muhteva, “Allah tarafından yaratıldı” derseniz, daha başka bir muhteva belirlemek gerekir. Meseleyi şöyle de ortaya koyabiliriz: İnsanın mahiyetini ve âlemdeki vazifelerini belirlerken ona, Kur’an gözlüğüyle mi bakacağız, yoksa başka gözlüklerle mi? Velhâsıl , “insanın talim-terbiyesi” dediğimizde evvel-emirde/işin başında, bu noktada netleşmek durumundayız. “İnsanın eğitimi, inançlarıyla çok yakından alakalıdır.

Edeb-2

Yazar: 
Fatih Yılmaz

Edeb hakkında pek çok sözler söylenmiştir, aşağıya bunlardan bir kaçını alıyoruz: Edeb, evliyaullahın delili ve Allah'a kavuşma vesîlesidir. Edeb, Hakk'a giden yolun azığıdır. Edeb her şeyin basıdır. Ruhun terakkisi ancak edebile elde edilir. Edeble varan, lütufla döner.İnsanla hayvan arasındaki fark, insanın edebidir. Edeb, aklın dıştan görünüşüdür. Edeplerin anası, az konuşmaktır. Edebi terk eden, ârif değildir. Tasavvufun tamamı edebdir. Hakiki güzellik, ilim ve edeb güzelliğidir. Edeb, Şeytanı öldüren bir silahtır. Hakikatten maksat, ancak edebdir. Her şey çoğaldıkça ucuzlar, fakat edebi çoğaldıkça kişinin değeri artar. Âdemoğlunun edebden nasibi yok ise, insan değildir. Sofîlerin terbiye etmediği kimse, edebin hakikatini anlayamaz. Edeb, sünnet-i Rasûlullah’a uygun hareket etmektir. Edeb, Hâlik Teâlâ’nın sevdiği kullarına bahsettiği ilâhî bir tılsımdır.

Makamların Kutsallığı Söz Konusu mu?

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. Veysi Erken

''Daima doğruyu söyleyin ki, söylediklerinizi hatırlamak zorunda kalmayın!" T. L. OSBORN
Herkes sistemin bozukluğundan bahseder durur. Hatta siyasîler ah bir iktidar olsak da, bu bozuk sistemi düzeltsek derler. Kendimi bildim bileli bu nakarat hep tekrar edilmiştir. Ah İktidar. İktidar bitmeyen nakarat. Uğrunda nice vaatlerin yapıldığı, nice yalanların söylendiği ve nice şaklabanlıkların gerçekleştirildiği iktidar. Sonrası! Sonrası malum. İktidar, iktidara gelenlere dar ve zindan olur. Zira orada, yani iktidarda halk unutulur. Nimet paylaşımı ve paylaşımın devamı hırsı yüzünden iktidar zindan olur. Nimetin paylaşımı için nice nice dostluklar, arkadaşlıklar ve hizmet aşkları unutulur, yerlerini fesat üretim merkezleri alır. Artık kimse sistemin bozukluğundan rahatsız ve şikâyetçi değildir. Çünkü makamlar artık kendilerine hizmet etmeye başlamış, şakşakçılar ve dalkavuklar kendilerini alkışlamaya başlamışlardır. Sistemin bozukluğundan bahsedenler çoktan makamlarını kutsama ve kutsallaştırma çabasına ve faaliyetlerine başlamışlardır. Artık kendilerinden öncekiler gibi, “aman kurumları, kuruluşları ve makamları yıpratmayalım” teranesine sarılırlar. Sahi, sistem bozuk mu?

Öğretmen Ve Çantası

Yazar: 
Mustafa Suna

Çocukluğunda, sofada, son ses açık olan komşuların radyodan saat yedi türkülerini dinlerdi; Nuri SESİGÜZELDEN: "Kara tiren gelmez mola Düdüğünü çalmaz mola" "Aldım çantayı elime Çıktım gurbetin yoluna" Bazen de Muzaffer AKGÜN" ikokulu bitirip de, girmiş olduğu Devlet Parasız Yatılı İmtihanını kazanınca, aldı çantayı eline ve düştü gurbetin yoluna. “Git gel! Konya altı saat” derlerdi. Giderken gelirken hep çanta hazırladı. Yıllar içerisinde başına neler gelmedi ki! Her deneyim çantasının içerisine yeni şeyler eklemesine sebep oldu. Yetmişli, yetmiş beşli, seksenli yıllar; sıkıntılı, anarşi dolu öğrencilik yılları... Üniversiteli oldu. Çantasının farkı, fark edilmeye başlandı. Bazen arkadaşları takılmak için olmadık şeyler isterlerdi. Pratikte gerekli olan şeyler. Onları da katmağa başladı çantasının içeriğine Üniversiteyi bitirip de, beş yıl boyunca önünden geçtiği, Erzurum’un gözbebeği ortaokullardan birine tayini çıkınca, çanta kültürünü Şehir´e taşıdı. Öğleyin derslerini bitirip, Cumhuriyet Caddesi’nden, Ali RAVİ’ye doğru ağır adımlarla, yorgun, çantası elinde, evine doğru yürürken; kıyafetlerinden ve yaş durumlarından ortaokul(o yıllarda) öğrencileri olduğu anlaşılan iki delikanlı aralarında şöyle konuşuyorlardı ki, onları tanımıyordu bile: “Şu giden öğretmen var ya! Ayakkabı boyasını bile çantasında taşır.” Hâlbuki çantasında o yoktu.

Ergenekon, Derin Çıkar İlişkileri Ve Karanlıktaki Cinayetler

Yazar: 
İlhan Öztürk

 
Ergenekon iddianamesi ve deliller bir bir açıklandıkça, sanki çöplük deşilmiş gibi, pislikler ortaya çıkıyor, pisliğin kokusu burun direklerini kırıyor. Bazen gazetelere bakınca pehlivan tefrikaları gibi geliyor. O kadar gizli kalmış olay aydınlanıyor ki, inanılması güç geliyor.Oysa ülke maalesef bu olayları yaşadı. Bizim gibiler yaşadığımız o günlerde de olayların göründüğü gibi olmadığının farkındaydık. Bir gizli elin olayların üzerini örttüğünü biliyorduk. Hatta sıcaklığını yüzümüzde hissettiğimiz olayların bile kamuoyuna nasıl farklı yansıtıldığını görüyorduk. O zaman bütün bu olayları izah eden sihirli iki kelime vardı. Derin devlet. Bu iki kelime üzerine yazılmış yüzlerce makale ve çok sayıda kitap okuduk. Aslında bilinmeyen bir şey de yoktu. Bugün olan ise her şeyin apaçık ortaya çıkması, komplocu olarak nitelenemeyen kimseler ve çevrelerin de gerçeğin farkına varmış olmalarıdır

Her Şeyi Bilmek İstemiyorum!

Yazar: 
Nuri Ercan

Ahd-i misakla insanın bilme serüveni başlamıştır. Zihin dünyamızın ilk zamanlar ne durumda olduğunu pek bilemiyoruz. Ama daha ana rahminde maddî öğrenmenin başladığını hepimiz biliriz. Dünyaya adım atar atmaz, yakınlarımızın telkin ve tavırları ile öğrenmeye devam ederiz.Beslenirken tatma duyumuzu kullanırız. Acıyı etrafımızdaki tecrübelerle veya bizzat bedenimizin otomatik uyarı sistemlerinin beynimize yansıtması ile hissederiz. Acıyı tatlıyı, ekşiyi, mayhoşu, soğuğu, sıcağı, açlığı tokluğu, arzularımızı, zevklerimizi, hep tecrübeyle öğreniriz. Hayat boyu tecrübî bilgi edinme hiç bitmez. İnsan, insanı tanırken de tecrübe edinir ve tecrübesini kullanır. Bir de öğretilen bilgi vardır ki, insanlığın babası Hz Âdem’le yeryüzünde tatbik edilmeye başlanmıştır. İnsanın ihtiyacı olan olmazsa olmaz bilgiler Hz. Âdem’in şahsında insanlığa sunulmuştur. Lisanlar bu yolla bütün dünyaya yayılmıştır. Kelime dediğimiz konuşmanın ana unsuru yine Allah’ın kullarına öğrettiği önemli hazinelerdendir. İnsan gibi yaşamayı, edebi, ahlakı Rabbimizin ilk insana öğretmesi olmasaydı, belki de öğrenemeyecektik.

Yazgı

Yazar: 
Hatîce Afrâ

Kızının yemek için eve gelme saatiydi. Adliye Konağının oto parkındaki arabasına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Davalarının yoğunluğu sebebiyle kaç gündür annesini de ihmal ettiği aklına gelince üzüldü. Babasının ölümüyle tek başına kalakalmıştı anneciği. 6 kardeştiler. Hepsi de üniversite mezunu, maddî yönden sıkıntıları olmayan kişilerdi.Hayatın çarkları arasında öğütülüp duruyorlardı. Sadece küçük kız kardeşi eczacı olduğundan kendisiyle annesinin de yaşadığı bu ildeydi. Diğerleri her biri "karınlarının doyduğu" yerleri memleket edinmişlerdi. Bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde bir araya gelebiliyorlardı. Arabadan inip eve doğru yürürken, “acaba ekmek var mıdır?” diye kendi kendiyle konuştu. Çocuğunun bakımını ve evin işlerini üstlenen, artık aileden biri gibi olmuş Hatice Teyze nasılsa almıştır diye geçirdi içinden. - Hatice Teyze merhaba! - Hoş geldin kızım. - Ekmek var mıydı? Aklıma geldi ancak nasılsa sen almışsındır diye bakkala uğramadım. - Var kızım. - Yazgı geldi mi?