241

İlkadım'dan

Yazar: 
Akif Dursun

Kıymetli Okuyucu, Her insan aklı erdiği yaştan itibaren çevresinde olup bitenlere, yaşanan olaylara bakarak çeşitli değerlendirmeler yapar, hükümler verir. Daha çocuk yaşta başlayan bu durum o zamanlar basit düzlemde iken zamanla karmaşıklaşır. Çocuk büyürken onun hadiselere bakışı da değişir. Çocukla beraber bakış açısı da büyür mü? Bu aldığı eğitime, bulunduğu çevreye, beslendiği kaynaklara bağlıdır.Bir kişinin hadiselere bakışını ve verdiği tepkileri belirleyen en önemli unsur, o kişinin inancıdır, ideolojisidir. Bu inancın hak veya batıl olması durumu değiştirmez. Bir hıristiyanın, bir yahudinin, bir budistin, bir ateistin bakış açısını temelde bu inançları belirler. Bu bakış açısının farklı veçheler kazanması da aldığı eğitim ve bu inancının yanında taşıdığı başka fikir ve ideolojiler marifetiyle gerçekleşir.

Allah'ın Nuruyla Bakmak

Yazar: 
Nureddin Soyak

Nur, maddî ve manevî karanlığın tam zıddıdır. Maddî nur ışık ve aydınlık, manevî nur ise hidayettir. Nitekim Rabbimiz Nur suresi 35. ayet-i celilesinin baş tarafında: "Allah, göklerin ve yerin nurudur"buyurarak kâinattaki her şeyin ışık ve aydınlığının kendinden olduğunu ve kendisinin yarattığını bizlere haber verirken, ayet-i celilenin son tarafında ise "Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir..." buyurarak dilediği kimseleri de manevî nura(hidayete) eriştireceğini de haber vermektedir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz de:
“Allah’ım sana hamd olsun. Sen, göklerin, yerin ve onlarda bulunanların nurusun.” (Buharî, Müslim) “Allah’ım, kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, kulağımı nurlandır, sağ yanımı nurlandır, sol yanımı nurlandır. Üstümü nurlandır, altımı nurlandır, önümü nurlandır, arkamı nurlandır. Hâsılı benim her tarafımı nurlandır.” (Buharî, Müslim) buyurmaktadır.
Rabbimizin emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmak nur, emirlerine uymayıp yasaklarından kaçınmamak ise zulümattır, karanlıktır.
Nitekim Rabbimiz:
“Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tağuttur. Onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür.” (Bakara 257)  buyurmaktadır.
İman bir nurdur. İbadetler, güzel ahlak da bir nurdur.

Ferâset (Firaset)

Yazar: 
Doç.Dr. Mustafa Ağırman

Ferâset, Arapça bir kelimedir. Arapça'daki aslı "Firâset" olan bu kelimenin ikinci harfi olan "e" harfini biz "i" harfine dönüştürerek telaffuz etmişiz ve bu kelime, bizim dilimize bu şekilde yerleşmiş. Arapçada mastar olan firâset, "isâbetli bir tahminle bir işin iç yüzünü idrâk etmek" mânâsına gelir. "ileri görüşlülük, olayların neticesi hakkında isâbetli tahminde bulunmak, neticeyi görmek, olayların arka planını okumak, kuvvetli kestiriş" diye de tercüme edilebilir.
Firâset kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de geçmez. Hz. Peygamber efendimizin bir hadîs-i şerîfinde yukarıdaki mânâsında geçer. Bu hadîs-i şerîfin birinci râvîsi olan Ebû Saîd el-Hudrî’nin rivâyeti şöyledir:
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Müminin firâsetinden korkunuz; çünkü o, Allah’ın nûru ile bakar.” Sonra da şu âyet-i kerîmeyi okudu: “Şüphesiz bunda anlayışlı (firâsetli) olanlar için (nice) ibretler vardır.”  (Tirmizî, Tefsir 15.)
Hz. Peygamber’in okuduğu âyet-i kerîme, Hz. Lût aleyhisselamın uyarılarını dinlemeyen kavminin baş başa kaldığı belâları anlatan el-Hicr sûresinin 75. âyetidir. Yüce Allah, ahlaksız olan bu toplumun çirkinliklerini saydıktan ve bu konuda peygamberleri Hz. Lût aleyhisselam tarafından yapılan uyarıları dinlemediklerini beyan ettikten sonra, başlarına gelen belâyı şöyle haber vermektedir:
 

Mü'minlerde Feraset Kaybının Nedenleri

Yazar: 
Dr. Mustafa Işık

Firaset ya da feraset kelimesi Arapça olup aynen Türkçeleşmiştir. Sezgi, derin anlayış ve kavrayış anlamlarına gelir. Ancak bu anlayış ve kavrayışın yani sezginin kaynağı konusu farklı anlaşılabilmektedir. Bazıları bilgi ve tecrübenin oluşturduğu önsezi olarak ele alırken bazıları da ruhu yüceltmenin meyvesi şeklinde; Allah vergisi olarak düşünmektedir. Sonuçta, her şey Allah vergisidir.
Kim demişti onu? “Himmete muhtaç bir dede / Kaldı ki gayrıya himmet ede.” Ama yine de feraset yokluğu ya da ferasetin oluşması için gerekli olduğunu düşündüğümüz şeyleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Müslim/müslüman kelimesiyle mümin kelimesini ayırmak gerektiğinde, müslüman -isteyerek/istemeyerek- teslim olan anlamına gelir. Bu durum, Kur’an ölçüsünde düşünüldüğünde, Hucurât Suresi’nde geçtiği üzere, bazı Arapların, Mekke’nin fethinden sonra Allah Rasûlüne gelip “Biz müslüman olduk” demelerine benzer. 1

Tercih Ve Kararda İlâhi Bilgiyi Gözetmek

Yazar: 
Muhammed B. Ayaz

Duygu ve akıl insanın iki temel yaklaşım kaynağıdır. Bütün dünyasını bu iki yaklaşım tarzı ile kurar. Duygusal yaklaşım, kaynağını iman ve akıldan alırsa yanılgıya düşmez. Merhamet, sadakat, sevgi, nefret gibi duygularda, "iman ve fıtrat" belirleyicidir. (Nefret menfi bir duygu olmakla birlikte; münkerata karşı gösterilmesi gerekir.)
Olumsuz duygusal bakış, bilgisizlik ve inanç zayıflığından meydana gelir. Çünkü onun kaynağı, nefsanî benliktir. Çıkarcılık, bencillik veya ürkeklik gibi kişiseldir ya da hamaset, faşizanlık, fanatizm ve ırkçılık gibi toplumsal duygu kirliliği söz konusudur.
Kör duygusallık kalbî hastalıklara da işaret eder. Mesela riya, kin, hırs ve haset gibi kontrolsüz duygular, nefsanî tutkuların kalbe dokunuşudur. Bu tutku ve içgüdü ile hareket etmek meselenin içyüzünü görmeyi engeller. Kör bir duygusallık davranışlara hâkim olur.
“Bireysellik” saplantısı da müslümanı yanlış değerlendirmeye götüren bir başka sebeptir. Modern zamanın getirdiği bu sorun “cemaat” duyarlılığının kaybolmasına neden olmuştur. Birey olarak kalmak, sanki bir özgürlük gibi aktarılmıştır.
Böylece hayatın akışı “ben” üzerinden yürümüş, bireyin meseleye bakışı; kendi zannı ile başlayıp kendi hükmü ile bitmiştir. Mâşerî vicdanla yaklaşmak yerine afakî bir bakış ortaya çıkmıştır.
 

Kur'an'da Bilgi Ve Bilginin Kaynakları-1

Yazar: 
Dr. Vahit Göktaş

Bismillahirrahmanirrahim. Hamd, gaybı ve şehadeti bilen, insana bilmediğini öğreten, tüm ilmin kaynağı ve sahibi olan Rabbimiz Teâlâ'ya; salât ve selam, muallim olarak gönderilen, ilmin şehri, âlimlerin baş tacı, hazreti şah-ı rusül Peygamber efendimiz üzerine olsun. Allah'ın (c.c.) İlmi Rabbimiz âlim-i mutlaktır. O (c.c.), ilmin kaynağı ve tüm ilmin sahibidir. Varlık O'na ait olduğu gibi varlığın bilgisi de O'na aittir.
Allah’ın (c.c.) İlmi
Rabbimiz âlim-i mutlaktır. O (c.c.), ilmin kaynağı ve tüm ilmin sahibidir. Varlık O’na ait olduğu gibi varlığın bilgisi de O’na aittir.
“Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı kendisine ait olan Allah yücedir…” (Zuhruf 43/85)
“Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” (Mülk 67/14)
Ayet-i kerîmenin beyanı mucibince yaratmak bilgi ile olduğu gibi yaratanın yarattığını bilmesi de yaratmanın tabii bir neticesidir. Varlığı yaratan, varlığı bildiği gibi varlığın bildiklerini de bilir. Bu düşünce bizi, ilim olarak ne bilirsek bilelim o ilmin Rabbimiz katında mevcut olduğu ve O’nun ilminin dışında hiçbir ilmin bulunamayacağı sonucuna götürür.
Burada konu ettiğimiz husus Rabbimizin her şeyi bildiği hususu değildir. Konumuz ilmin tamamının O’na ait olduğu ve diğer tüm varlıkların sahip oldukları ilmin O’nun ilminden bir parça olduğu hususudur.
“Onlar (insanlar vb.) O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar.” (Bakara 2/255) ayet-i celîlesi bu hakikati ifade eder.

Günah Anlayışı

Yazar: 
İdris Arpat

Din-i Mübin, ferdî ve içtimaî hayatın bütününü kapsar. Cenab-ı Hak alîmdir. Yerlerde ve göklerde, gizli-açık her ne varsa hepsini bilir. O yarattığı âlemden, insandan ve onun meselelerinden habersiz değildir. O Müheymin'dir, âlâ külli şeyin şehiddir. Görüp gözetendir, her şeye şahittir. Mahlûkat O'nun tarassudu (gözetlemesi) altındadır. O Rahman-u Rahim olduğu için Kur'an'ı göndermiş ve öğretmiştir.
O seven ve sevilen (Vedud) bir Zat-ı Kibriya olduğundan, yarattığı canlıların perişan olmasını istememiş, kullarının dünya ve ahiretlerinin cennet olması için kurallar koymuştur. Bütün teklifleri kullarının maslahatını gerçekleştirmek içindir, ya da hukuku korumaya matuftur. Ne ki ferdin ve toplumun hayrınadır, Halik-ı Zülcelâl tarafından teklif ve tavsiye edilmiş, ne ki insanlığa ve diğer canlılara zararlıdır, nehyedilmiştir. Hülasa-i kelam, emir ve yasaklardan maksat, insanların ve diğer canlıların maslahatıdır. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye iyi anlaşılsaydı, iyi uygulansaydı iki cihanda aziz ümmet Muhammed Ümmeti olacaktı. Müslümanlar, insanlık âleminde iyi bir durumda değillerse, Peygamber aleyhisselam âlemlere rahmetken, ümmeti bir türlü rahmet olmayı başaramıyorsa, Kur’an ve sünnet yaklaşımda yanlışlık var demektir. Kur’an ve sünnetin ilkelerini hem teker teker, hem de bir bütün olarak, murad-ı ilâhîye uygun okumak diye çok önemli bir meselemiz var demektir. Kur’an ve sünnet doğru okunur ve doğru yaşanırsa, hayatın kalitesini mutlaka en yükseğe taşıyacaktır. “Şaheser varlık insan” ile sözlerin en güzeli Kur’an buluşsun da izzet ve üstünlük meydana gelmesin, bu olur şey değildir.
“Eğer siz gerçekten inanıyorsanız en üstünsünüz demektir.” (Âl-i İmran 3/139)
 

Mü'minlerin Ahlakı

Yazar: 
Ali Küçük

Öyle evler var ki, o evlerde Allah kendisinin isminin zikredilmesine, kendi şanının yüceltilmesine izin verdi, imkân verdi, lütfetti. O evlerde sadece Allah yüceltilir, sadece Allah gündeme alınır, sadece Allah'ın âyetleri okunur, sadece Allah'a kulluk gerçekleştirilir. O evlerde Allah'ın âyetleriyle, Allah'ın yasalarıyla aydınlık bir dünya yaşanır. O evlerde gece-gündüz Allah tesbih edilir.
İşte Allah’ın hidâyetinin girdiği, kitabın, peygamberin, vahyin girdiği, Allah’ın nûruyla nûrlanmış, aydınlanmış, Allah nûrunun egemen olduğu kalplerin yaşadığı, müminlerin ikâmet ettiği o evlerde sadece Allah yüceltilir. Sadece Allah övülür. Sadece Allah’ın âyetleri gündemi doldurur. Müminlerin evleri işte böyledir.
Şimdi Allah için kendi kendimizi bir sorgulayalım. Evlerimizi bir gözden geçirelim. Gerçekten evlerimizde sabah akşam tesbih edilen, yüceltilen, zikredilen Allah mı? Allah’ın kitabı mı okunuyor? Acaba aile hayatımızı şu okuduğumuz sûreye göre mi düzenliyoruz? Acaba kazanma harcama anlayışlarımızı, giyim kuşam anlayışlarımızı, erkek kadın ilişkilerimizi, oturma kalkma düzenlerimizi, ziyaret ve ziyafet anlayışlarımızı bu kitaba göre ve bu kitabın pratiği olan Rasûlullah efendimizin uygulamalarına göre mi düzenliyoruz? Hukukumuzu, eğitimimizi, siyasal yapılamalarımızı bu kitaba göre mi ayarlıyoruz? İşte Allah’ı tesbih, Allah’ı zikir, Allah’ı yüceltmek demek budur.

Haramlara Dikkat!

Yazar: 
Cemil Usta

"Zamanımızda haramların hafife alındığı ve çok kolay fetvalar verildiğini görüyoruz. Haramlar hususunda açıklama yapabilir misiniz? Süleyman Kalkan, Kayseri
HARAMIN ÇEŞİTLERİ
Bir şeyi helal yapan da haram kılan da Allah Teala’dır. O, makamı, mevkisi, yetkisi ne olursa olsun, hiç kimseye haram ve helal belirleme yetkisi vermemiştir. Hatta ilmine güvenilen kâmil ilim adamları, hakkında kesin delil olmayan hiçbir şeye haram dememiş, bunun yerine hoş değil, çirkindir gibi sözleri tercih etmişlerdir. Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor:
“De ki. "Allah’ın kulları için yarattığı güzelliği, rızkın iyisini, temizini yasaklayan kim?" De ki: "Bunlar dünya hayatında imana erenler için (meşru)durlar; kıyamet gününde ise yalnızca onlara özgü olacaklardır." Anlama-kavrama yeteneği olan insanlar için bu mesajları Biz işte böyle açık açık dile getiriyoruz!” (Araf 32)

Hakkı Tavsiye -1

Yazar: 
Zeki Soyak

Muhterem müslümanlar, Bugünkü sohbetimizde hakkı tavsiyeden bahsedeceğiz. Bu hususta Asr suresi isimli bir sûre-i celile nazil olmuştur. Allah Teâlâ bu sure-i celilede şöyle buyuruyor: "Asra yemin olsun ki bütün insanlar hüsrandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna."
Allah Teâlâ asra, zamana yemin ederek insanın hüsranda olduğunu beyan buyuruyor. Sonra da bunun müstesnalarına işaret ediyor. Elbette ki her şeyden önce lazım olan imandır. İman girmeyen kalp, baykuşların mekân tuttukları harabelerden farksızdır. Kalp imanla nurlanır ise o kalbin sahibi olan beden bir mana ifade eder. İnanmayan insanda hayır yoktur. İnanmayan insan hayvanlardan daha da aşağıdır. Çünkü yaratan, yoktan var eden, çeşit çeşit nimetler ihsan eden Allah Teâlâ, bunca ihsanlarda bulunmuş iken O’na iman etmemek, inanıp da isyan etmek, tuğyan etmek ve itaatsizlik etmek bir kula asla yakışmaz. Onun için iman her şeyin önündedir.

Edeb-1

Yazar: 
Fatih Yılmaz

Kaliteli insanı, kaliteli ve mükemmel yapan onun edebidir. Çünkü edep her şeyin başıdır. Edep ve hayâ imanın gereğidir ve imanın şubelerinden sayılmıştır. Kim edebe riayet ederse o, olgunluğa ve kemalata da ilk adımını atmış olur. Aynı zamanda dinini, iffetini, şerefini ve haysiyetini de korumuş olur. Kim edepten yoksun ise, o kendi haline bırakılmıştır. Çünkü İslam'ın izzeti güzel ahlaktadır, buna dikkat etmeyen kişi kural tanımayan kişi demektir.
Allah’ın Rasûlü insanları hayâya teşvik eder, hayânın, imânın bir parçası olduğunu ifade buyurur, onları harama gitmekten sakındırırdı.
Bir gün bir genç geldi ve O’ndan zinâ etmesine izin vermesini istedi. Huzurda bulunan sahabeler, onu susturmak istedilerse de, O, “Bırakın, yanıma gelsin.” buyurdu.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, yanına gelen gence sırayla:
“Bu kötülüğün anana, kızına, kız kardeşine, halana, teyzene yapılmasını ister misin?” diye sordu.
Genç her defasında “Hayır, istemem.” diye cevap veriyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de:
“İnsanlar böyle bir kötülüğün kendi akrabalarına yapılmasını istemezler” buyurdu. Ve elini gencin göğsü üzerine koyarak: “Allah’ım, bunun günahlarını affet, kalbini ve edeb yerini haramlardan koru.” diye dua etti.
Bu genç bir daha böyle bir kötülüğe dönüp bakmaz oldu. (M. Zekâi Konrapa, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem)
 Hazreti Mevlana kuddise sırruh: “İman nedir diye aklıma sordum. Aklım kalbimin kulağına eğilip:
-İman, edepten ibarettir, diye fısıldadı.” demiştir.
Rasûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

İstiridye

Yazar: 
Mustafa Suna

İnsan israf etmekte üzerimize yoktur. Hep, bardağın boş yanını görürüz. Çevremizdeki, uyumsuzluk gösteren, katı, geçimsiz insanlara karşı ilk düşündüğümüz; onları dışlamak, değersiz kılıp uzaklaştırmak, ya da uzaklaşmaktır. Uzaklaşılan, ya da uzaklaştırılan insandan toplum kurtulmuş olmaz. O, o haliyle insanları incitmeye, problem olmaya devam eder.
Yüce Rabbimiz, insanları, farklı karakterlerde yaratmıştır. Fıtratlar farklıdır. İnsanlar, bu farklılıklarıyla birbirini bütünler, birbirinin eksiklerini tamamlar.
Kimisi serttir, kimisi yumuşak. Kimisi acelecidir. Kimisi, sabırlı, temkinli… Kimisi cimridir, kimisi eli açık. Kimileri geçimlidir, kimileri de geçimsiz. Kâinatta, her şey zıddıyla kaimdir. Yoksa “farklar fark edilmez.”
İstiridye, yumuşakçalar sınıfındandır. Deniz diplerinde yaşarlar. Kabukları serttir. Bu şekilde, vücutlarını sert cisimlerden, düşmanlarından, deniz dibi dalgalarından korumuş olurlar.
Deniz diplerinde yaşadıklarından, sürekli deniz kumuyla temas halindedirler. Teneffüs etmek, besin almak için kabuklarını açıp kapamaları sırasında, bazen, kum taneciklerinin içlerine girmelerine engel olamazlar.
Sert kum, yumuşak vücutlarına acı verir. Ondan kurtulmaları gerekir. Bilirler ki yumuşak vücutlarıyla sert kuma karşı koymak, ancak acılarını artırır. Tam tersini yaparlar, onu içlerine çekerler. Daha yumuşak davranırlar. Salgıladıkları sedef sıvısıyla etrafını kaplarlar. Vücutlarının bir parçası haline getirirler. Kum, içeride kalmış, dışı sedef ile kaplanmış, kum olmaktan çıkmış, inci haline gelmiştir. İstiridye, değersiz bir maddeyi, daha değerli hale getirmiştir.
İnci avcıları, deniz diplerinde istiridye ararlar. İstiridyeyi değerli kılan, ürettiği incidir. Üretebilmesi için de “kum”a ihtiyacı vardır. Yani canını yakan, sert, değersiz cisim; onun değerli olma sebebidir.
 

Ramazan'ı Şerif

Yazar: 
Selahaddin Kip

Ramazan kamerî aylardan 9. ayın adıdır. Mukaddes bir aydır. Bu ayda müslümanlar oruç tutar. Bu husus, Kur'an-ı Kerimde Bakara sûresi 183. ayeti ile sabittir. Orada şöyle bildiriliyor: "Ey iman edenler, sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi sizin de üzerinize oruç yazıldı (farz kılındı). Ta ki korunmuş olasınız."
Ayet-i celilede  “üzerinize” tabirinin inceliğine işaret eden tefsir âlimleri, orucun sadece belirli azalarla eda edilen bir görev olmaktan öte insanın bütünü ile ifa edilmesi gereken önemli bir vazife olduğuna dikkat çekmişlerdir.
Demek ki oruç, sadece fıkhî yönden orucu bozan şeyler olarak bilinen, “yemek- içmek, cinsî münasebette bulunmak gibi şeylerle bozulan” orucun ötesinde, ahlakî ve manevî yönden de oruca halel getiren, onu zedeleyen şeylerden sakınılarak eda edilmesi gereken kudsî bir görevdir.
Arapçada “savm, siyam” tutmak ve tutunmak manalarına gelir. Yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten tutunacağı gibi, dinin ve aklıselimin tasvip etmeyeceği şeylerden de sakınılarak tutulması gerekir. Böyle olduğu zaman oruç, hikmetine uygun olarak tutulmuş ve oruç tutan kimseler için vaat edilen önemli mükâfata hak kazanılmış olur. O mükâfat ki, aklı başında olan ve menfaatini bilen hiç kimsenin hafife alamayacağı bir mükâfat ve ödüldür. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururlar:
“Her kim Ramazan-ı şerifte inanarak ve karşılığını da Allah’tan bekleyerek oruç tutarsa, onun geçmiş günahları af olunur.”
 

Muhammed İkbal

Yazar: 
Mustafa Sefa

20. asırda insanlık âleminin semasına doğan ve hâlihazırda bizlere yol göstermekte olan doğunun sönmeyen yıldızı, filozof, aydın, mütefekkir, şair İkbal Lahuri (Muhammed İkbal) 'te Hindistan'ın Lahor şehrinde doğdu. Babası Nur Muhammed, sevilen, takva sahibi bir insandı. İkbal'in ilk hocası ve onun hayatında büyük etkileri olan bir şahsiyetti.
İkbal, hayatını İslamî çerçevede sürdürebilmesini sağlayan cevheri çocukluk yıllarında aldı ve bu cevher onu batıdaki tüm pisliklerden korudu. 4 yaşındayken cami hocası Gulam Hüseyin’den ve sonra Keşmir mollası Mescid Hisamuddin’den temel İslamî ilimleri aldı. Mir Hasan’dan Farsça, Arapça ve şiir sanatı üzerine dersler aldı. Hocalarının ve babasının etkisiyle İkbal’in yüreğine irfan tohumları saçıldı.
İkbal, ilk ve ortaöğrenimini bugün Pakistan’ın Pencap eyaletinde bulunan Siyalkot’ta tamamladı. Yüksek öğrenimine Lahor’da bulunan Lahor Üniversitesi Felsefe bölümünde başladı ve 1899 yılında Pencab üniversitesinden birincilikle mezun oldu. Sonra İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde felsefe ve iktisat tahsil etti. Daha sonra ise Almanya Münih Üniversitesi’nde “İslam öncesi ve İslam sonrasında İran’da felsefi düşünce” teziyle doktora yaptı.
 

Nefsin Anti-Virüsü

Yazar: 
Yrd.Doç.Dr. Veysi Erken

İnanıyoruz ve iman ediyoruz ki, insan kendini halk eden Cenab-ı Allah'ın çizdiği hudutlar içindeki emirleri yerine getirdiği ve yasaklardan kaçındığı ölçüde huzur bulur. Nefsimiz bizi hudutların dışına çıkararak huzursuz etme temayülündedir. İbadetler virüs gibi bulaşan kötülüklere karşı bizi korur. Namaz kötülüklere karşı anti-virüstür.
Bu bağlamda gelen bilgisayar ve iman başlıklı maili siz değerli dostlarla paylaşıyorum.  Faydasına inanıyorsanız siz de başkalarıyla paylaşırsınız.
“Cami imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için bir devlet dairesine gider. Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet kafenin yolunu tutmak zorunda kalır. Kafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesuphanallah'lar, estağfirullah'lar çektirir hoca efendiye, hem de peş peşe: cen.net cafe:
Kafe işleten delikanlıya:
- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
- Tabii amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.
 

Eti Senin, Kemiği Senin; Derdi, Acısı Benim:F tipi

Genç bir adam... Ölüm orucuna yatmış. Yaşı mı? Bilmem, resminden kestirmek mümkün değil. Sımsıkı kapalı gözleri... Besbelli ki umutlarına, hayallerine, yaşama, insanlara her şeye kapatmış bakışlarını, yüreğini.
Siyah saçları, sakalları, bıyıkları... Ne kadar zamandır tıraş olmadığını da anlamak imkânsız. Zira saçı nerde başlıyor, sakalı - bıyığı nerede bitiyor belli değil. Muhtemeldir bir zamanlar onun da gülen gözleri, öfkesini yansıtan sesi, umutlarını paylaştığı sevdikleri, dostları, akrabaları vardı.
Adı mı? Ne önemi var! Ahmet, Mehmet, George, Hans... Şaşırdınız değil mi? Yarısı tanıdık gelen isimlerin yanında, bu yabancı isimler de neyin nesi?
Evet, tüm insanlığın ortak acısının, derdinin ortak adı: F Tipi İşkence.
Çağımızda tüm işkencelerin, zulümlerin, acıların ilk doğduğu, icatçı başı ABD firavunî sisteminin buluşu F Tipi İşkence Yöntemi.
ABD'de idam hükmü kesinleşmiş “çok yüksek koruma gerektiren” mahkûmların infazının gerçekleştirileceği güne kadar tutsak edildiği tecrit yöntemi. Daha sonra diğer ülkelere de yayılarak Türkiye'de de “beş yıldızlı hapishane” reklâmlarıyla övünülerek tanıtımı yapılan, tüm tepkilere rağmen uygulamaya geçilen bir yara, F Tipi.

Sıkıntılı Bekleyiş Ak Parti Kapatılacak mı, Kapatılmayacak mı? Ergenekon Nereye Kadar?

Yazar: 
İlhan Öztürk

Türkiye'de olup bitenler, burada başlayıp, burada sonlanmıyor. Her seferinde bir de dışarıya bakmamız gerekiyor. İhtilaller, muhtıralar ve darbeler yalnızca iç meselelerimizden doğmuyor. Gözler her seferinde okyanus ötesine çevriliyor. ABD birkaç planından biriyle karşımıza çıkıyor, şaşırtan sonuçlarla karşılaşıyoruz.
Şimdi de böyle bir durum var. ABD’de bir grup AK Parti ve hükümetinden memnun değil. Bir şekilde iktidardan uzaklaştırmak istiyor. İçerde zaten ellerini ovuşturarak bekleyenler var. Otuz seçim olsa iktidara gelemeyecek bir ana muhalefetimiz var. Ayrıca yıllar içinde devlet içinde kümelenmiş ve iktidar odağı olmuş oligarşik gruplar var. Birlikte şimdiye kadar elde ettikleri tüm kazanımları kaybetme korkusunu yaşıyorlar. AK Partinin de biraz hizaya getirilme ihtiyacı var. Dış izinle harekât başlıyor. Önce ABD’de toplantılar ve senaryolar hazırlanıyor. Sonra da Türkiye’de uygulamaya geçiliyor.
Ancak ABD’de ikinci bir “taraf” daha var. Onlar dünya düzeninin paranın hâkimiyeti ile gerçekleşmesi düşüncesinde olanlar. Kısaca küresel sermaye deniliyor. Türkiye’de yapılacak operasyonun, kendilerinin lehine olmayacağını düşünüyorlar. Bu plan Türkiye’yi küresel sermayeden koparabilir. Oysa AK Parti ekonomiyi, küresel ekonomiye bütünleştirdiği için onların desteğine sahip. Onlara göre, AK Parti bu süreçte yeterince ehlileştirilmiş olduğuna göre kurban edilemez. Saldırılar durdurulmalıdır. Harekete geçilmelidir.
 

Sohbeti Bitirmek Ya da Muhaver-i Tebâbüliye

Yazar: 
Nuri Ercan

Doğduğunda ağlayarak dünyaya gözlerini açan insanoğlu, dünyaya veda ederken de bir şeyler konuşarak, ya da konuşmaya azmederek gözlerini kapar. Konuşmak, meramını anlatmaya gayret etmek insanın en belli başlı özelliğidir. Konuşmak, kendini ifade etmenin en mükemmel ve en son sistematik yoludur.
Konuşamayan, kendisinde konuşma kabiliyeti yok olmuş insanlar bile yine de bir takım işaretlerle konuşurlar. Meram anlatacak, kendini ifade edecek kelimeleri farklı harf ve telaffuzlardan oluşan insanlar bile bu isteklerini ima ve işaretlerle yerine getirebilmektedirler. Hatta bütün vücudu felç olmuş, sadece sol göz kapağını hareket ettirebilen bir insan gözkapağı ile konuşarak zihninden geçenleri yanındakilerle paylaşabiliyor.
Kuşdili ile konuşanlar olduğu gibi, ıslıkla, evet evet ıslıkla bile anlaşabilen kişileri gözlerinizle görebilirsiniz.
İlk kelimeleri öğrenen ve bu kelimelerle konuşabilen ilk kişi Hz. Âdem olmuştur. Belki de konuşurken elde ettiğimiz bir takım jest ve mimikler ta babamız Âdem’e dayanmaktadır. Şu anda bile Havva annemizin kullandığı kelimeleri belki de hiç değiştirmeden aynen onun gibi telaffuz ederek dile getirdiğimizi bilmek gerçekten ilginç olmalı.