240
İlkadım'dan
Kıymetli okuyucu, Ahlak, en kısa manada, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatan bir terimdir. Tarih boyunca neyin doğru neyin yanlış olduğu üzerinde sayısız tartışma yapılmış ve sayısız eser verilmiştir. Bu hususta fikir üreten, kalem oynatan her düşünür üzerine bastığı zemine göre ahlakın ne olduğunu ve çerçevesini ortaya koymaya çalışmıştır.
Ahlakın menşei hakkında ileri sürülen fikirler beşerî kaynaklı olması ile ilâhî kaynaklı olması çerçevesinde toplanır. Ahlak için ilâhî bir kaynak olmadığı görüşünde olanlara göre ahlaklı olmak için dindar olmaya hatta inançlı olmaya gerek yoktur. Bunlara göre insanın bizzat kendisi ahlak için ölçüdür.
Çevremizdeki buna hak verdirecek pek çok örnek bulabiliriz. Dindar olmayan, dînî yaşantısı bulunmayan pek çok kişinin, toplum nezdinde, bazen dindarlardan daha ahlaklı olduğu görülmektedir. Hatta yurtdışına giden insanlarımızdan “gavurların ahlakının düzgünlüğüne(!) dair” pek çok cümle dinlemişizdir.
Toplumumuzda yaygın olan ve yaygınlaştırılan ahlak anlayışına göre İslam’la ilişkisi olmayan birisi de pekâlâ ahlaklı olabilir. Ancak burada ihmal edilen bir boyut vardır. O da ahlakın, Allah hakkı ile alakalı, Allah’ın emirleri ile alakalı tarafıdır.
İslam’ın bir ahlak tanımı vardır ve bu tanımın mihverinde Allah Teala yani Kur’an ve onun hayata aksetmiş tarafı olan Rasulullah vardır.
Nesli Korumak
Rabbimizin ana babaya yüklediği en önemli sorumluluklardan biri de nesillerine sahip olmalarıdır. Genç nesillerin ifsadının bütün boyutları ile ileri seviyede gerçekleştirildiği günümüzde, onların imanının, ahlakının, aklının, ruhunun ve bedeninin korunup kollanması bir kat daha ehemmiyet kazanmaktadır.
İns ve cin şeytanlar, Allah’ın yolu üzerine durmuş, bütün araç ve gereçlerini kullanarak nesli Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışmaktadır. Ahlaksız yayın yapan dergi, gazete, radyo, televizyon da sınır tanımaz ahlaksızlığı ile internet de genç neslin ifsadında en etkin araçların başında gelmektedir.
Dr. Alexis Carrel, “İnsan Bu Meçhul” kitabında diyor ki:
“Cinsel ifrazla ilgili guddeler harekete geçince, ifraz ettiği bir çeşit madde, kanla birlikte beyne hücum eder de beynin bazı merkezlerini uyuşturur ve bu sebeple insan berrak şekilde düşünemez olur.”
Sürekli cinsel konularla haşır neşir olmanın, gençlerin akıllarını dumura uğratması yanında onları sapkınlaştıran pek çok olumsuzlukları da vardır. Sosyal eğitimcilerin tespitine göre, öğrencilerin başarısızlıklarının önemli nedenlerinden biri de derslerinden çok cinsel konularla meşgul olmalarıdır.
Dinsiz Ahlak - Ahlaksız Din
Bir insan düşünün; işinde gücünde, bağırıp çağırmaz, kimseye zararı yok, kimsenin namusuna bakmaz, halim selim biri, bu adama "çok hayâlı, terbiyeli, ahlaklı bir adam" dersiniz değil mi? Ancak bu adam mahallesinde kumar oynansa, meyhane açılsa, fuhuş yapılsa kızmaz, kızı açılıp saçılsa, oğlu sabahlara kadar iğrenç şeyler seyretse, hanımı namaz niyaz bilmese yine sesini çıkarmaz! Siz bu adama yine de ahlaklı der misiniz?
Bu adamın olsa olsa hiçbir şey yapmadan olduğu yerde duran, yaşam alanı daralsa da ses çıkartmayan, eli de dili de olmayan bitkilere benzeyen ahlakı vardır ki ona ot ahlakı desek yeridir.
İnsan, hayvanî duygularının sevkine kendini bırakırsa hayvanlaşır, hayvanî bir ahlakı olur, “hayvanlar gibi yemek, içmek, sevişmek istiyorum” der durur. İnsanlık haysiyeti ise aklı ve iradeyi kullanarak Allah’ın emir ve yasaklarına uymaya bağlıdır. İnsanın hayvanlıktan çıkıp insanlaşması demek, nefsi kontrol etmesi demektir. Tabiatımıza boyun eğdiğimiz nokta hayvanî ahlak yani ahlaksızlık noktasıdır. İnsan olmak hayvanî duyguları meşru dairede kontrol altında tutup akıl ve irade ile yükselmektir. İnsanın nefsini kontrol etmediği yerde de hayırlı işlerin peşindeyken de şeytan her zaman onu iğfal için hazırdır. Şeytan bünyemize ahlaksızlık duygusunu aşılayıp bir tahtakurusu gibi bizi içten içe kemirir, yolumuzun tam orta yerine taş koyup bizi yoldan çıkartmaya çalışır.
İffet Temeline Dayalı Kadın-Erkek İlişkileri
Sahip olduğumuz kimlik, toplumsal ilişkilerimizde kendini ele verir. Kimlerle nasıl ve ne şekilde ilişki kurduğumuz, karşılıklı ilişkilerde takındığımız tavır ve kullandığımız üslup, kişinin hem şahsiyeti hem de kimliği hakkında önemli ipuçları verir. Oysa yaşadığımız an ve çevrede vahyin şahitliğini yapmak üzere görevlendirilen biz müslümanlar sosyal ilişkilerimizde henüz tutarlı bir örnek oluşturabilmiş değiliz.
Yaşadığımız dünya ile sahip olduğumuz ilkelerin farklılığı ve karşıtlığı dikkate alınırsa ailemizle, komşularımızla, dostlarımızla, işyerimizdeki amirlerimizle ilişkilerimizin niteliği, çözülmesi gereken birçok sorunu içinde barındırmaktadır. Bu noktada müslüman erkek ve kadınlar arasındaki ilişkiler ise, ciddi endişeler taşımamızı gerektiren mecralara doğru kaymaktadır. Bu konuda üzerinde durulmaya değer iki görüş karşımıza çıkmaktadır.
Geleneksel anlayış diye isimlendirebileceğimiz ve toplumumuzun neredeyse geneli tarafından kabul gören ilk görüş; kadın-erkek ilişkileri arasında aşılması zor katı sınırlar çizerek bir düzenlemeye gitmektedir. Ancak kadının sesini herhangi bir sınıflamaya tâbi tutmadan haram, toplum hayatına katılmasını kerih gören bir anlayış realiteden uzak, dinin yasaklamadığı baskı ve sınırlamaları meşru görerek kadın-erkek ilişkisini belirlemeye çalışmaktadır.
Ahlaki Fesadın Dünü, Bugünü Ve Sonuçları
Anne-baba katili kızlarımız, delikanlılarımızla, cinnet geçiren evlat ve eş katili babalarımızla, kocasını kaynar suyla haşlayan, çocuklarını asansör boşluklarına atan annelerle birlikte yaşıyoruz. Yan bakmanın, korna çalmanın, lahmacun yiyenleri uyarmanın ve farklı takım taraftarı olmanın cinayet sebebi olduğu bir toplumda hayatta kalmaya, gücümüz yeterse bu vahşeti durdurmaya çalışıyoruz.
Saadet çağına ulaşmış, medeniyet sahibi bir toplum bu hâle nasıl geldi? Neler yapılarak düzelir? Bu yazıda bunları dile getirmeye çalışacağız.
Fesad ve İfsat
Kelimelerinin Tanımı
Fesat kelimesi, düzensizlik, yolsuzluk, arabozuculuk, çürüme, kokma, sağduyudan ve dengeden sapma adaletten ayrılma anlamlarına gelir.
Kavram olarak, vahyin hükümlerinden saparak nefsine, hevasına tâbi olma halidir. Allah’ın nizamını, sistemini terk ederek, beşerî sistemler ve düzenler kurmaya, Allah’ın emir ve yasaklarını zevk ve çıkarlar doğrultusunda değiştirmeye de fesat diyoruz.
Ayrıca fıtrî ve tabii dengenin bozularak, istikametinden sapma, zararlı hâle gelme anlamlarına da gelir.
Fesadın temelinde, hayattaki dengeyi bozma, yozlaşmaya sebep olma vardır. Bu yozlaşma bazen insanın iç dünyasında, bazen bedeninde, bazen de dünyada olur.
Ahlaki Yozlaşmada Kentleşmenin Rolü
İnsanların yaşadığı her yerde ve her zamanda ahlakî yozlaşmadan şikâyetler olmuştur. Tarihin, insanların bu konuda yaşadıkları iniş çıkışlardan ibaret olduğunu söylesek abartmış olmayız. Bilebildiğimiz peygamber hayatları, insanlığı her seferinde içine düştükleri bataklıktan çıkarma uğraşları ile geçmiştir. Özellikle değişimlerin hızlı yaşandığı dönemler, kayıtlanması ve düzeltilmesi zorluklarla dolu sapıklık ve ahlaksızlıkları barındırmışlardır.
Bizim de içinde yaşadığımız bu dönem, her yönüyle baş döndüren bir hızla değişen bir dünyayı ve hayatı kapsamaktadır. Hem kentleşme ile büyük bir nüfus göçü yaşanmakta, hem de müthiş bir hızla dünya küçülmekte farklı hayatlar evimize girmektedir. Örf, adet ve geleneklerin bu hıza ayak uydurmaları neredeyse imkânsız görünmektedir. Sürekli bir arabesk hayattan bahsedilmektedir. Güncel, değişken ve yoz diyebileceğimiz bir hayat tarzı toplumu kuşatmaktadır.
Toplumun benimsediğini varsaydığımız ahlak ilkeleri bireylere ulaşamamakta, ulaşsa bile yaptırıcı bir etkisi bulunmamaktadır. Kentlerdeki insanlar kendilerini bağlardan kurtulmuş ve özgür hissetmekte, ama aynı zamanda yalnız bir hayatın içine itilmektedir. Onlara ait oldukları kültür ve toplum hatırlatıldığında kuru bir bağlılıkla şoven bir duruşla geçiştirilebilecek bir çözüm varsayılmaktadır. Başkalarına karşı var oluşumuz, kimliğimiz çok belirsiz ve ancak slogan diyebileceğimiz bir milliyetçilik içinde aranmaktadır.
Rasulullah'ın Ahlakı
"Şüphesiz ki sen büyük bir ahlâka sahipsin."(Kalem 4) 1. "Nûn; kalem ve onunla yazılanlara andolsun ki," 2."Ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli değilsin." Biliyoruz ki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem risalet davasından önce Mekkeliler tarafından yörenin en iyi ve en faziletli insanı olarak kabul edilmekte ve herkesçe onun dürüstlüğüne ve ferasetine güven duyulmaktaydı. Ama Kur'an vahyolunmaya başlayınca aynı insanlar O'na deli, mecnun demeye başladılar.
Şu anlaşılıyor ki, aslında buna sebep Kur'an'dır. İşte bu yüzden Kur'an'ın bu gibi iddialar için yeterli bir reddiye olduğu buyrulmaktadır.
Burada dikkate değer bir husus da şudur; hitap Allah Rasûlü’ne olmakla beraber aslında kâfirlerin ithamlarına cevaplar verilmektedir. Yani bu âyet Rasulullah’a, onun deli olmadığına kendisini ikna etmek üzere gönderildiği zannedilmesin. Zaten Rasulullah'ın böyle bir şüphesi yoktur ki bunu izale etmek için âyet nazil olsun. Asıl gaye kâfirlere, Kur'an yüzünden Allah Rasûlü’ne mecnun dediklerini ve bu iftiraya en açık kati cevabın Kur'an'ın bizatihi kendisi olduğunu anlatmaktır.
3. “Doğrusu sana kesintisiz bir ecir vardır.”
Mukaddesata Hürmet
"Zamanımızda bazı değerlerin zayıfladığını görüyoruz. Hatta dînî tahsili olanların bile farklı farklı fetva ve yorumlarını duyunca biz ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Mukaddesata hürmetin ölçüsü nedir?" Hakan ÇALIŞKAN/Fransa
Allah Teâlâ’ya mensup olan, dinen pek nezih, manevî bir büyüklüğü haiz bulunan şeylere mukaddesat –kutsal şeyler- denir. Allah Teâlâ hazretleri, mukaddes olduğu gibi, O’nun bütün mübarek isimleri de mukaddestir. Allah Teâlâ’nın bir ism-i celili de Kuddus’tür.
Allah Teâlâ’nın kitapları, peygamberleri, velileri birer kudsiyeti haizdirler. İslam ibadetleri birer mukaddes vazifedir. İslam mabetleri de mukaddes, mübarek yerlerdir.
Bir kimse namaz, oruç, zekât, cünüplükten yıkanmak gibi üzerinde ittifak edilen farzlardan birini inkâr ederse kâfir olur. Yine zina, şarap, kumar, adam öldürmek, faiz almak, yetim malı yemek gibi Allah’ın yasaklarından birini inkâr ederse kâfir olur. Namaz kılmayan bir kimse farziyetine inandığı halde tembelliğinden dolayı gaflet eder de namaz kılmaz ise günah işlemiş olur; ama kılmamayı hoş görür, “namaz kılmamak ne güzeldir” derse dinden çıkar. Dinin emirlerinin hepsi mukaddestir. İman edenlerin, güçleri nisbetinde bütün emirleri yerine getirmesi gerekir.
Biz müslümanlar, mukaddesata son derece hürmet ve tazim ile mükellefiz. Mukaddesata hürmet ve tazim etmeyen kimse ruhu sönmeğe başlamış, yüksek duygulardan mahrum kalmış, gafil bir şahıs demektir. İnsanî kıymetini kaybetmiş bulunur. Her şeyden önce mukaddes bir ibadete, hayırlı bir işe başlarken besmele ile başlamamız gerekir. Peygamberimiz aleyhisselam bu konu ile ilgili şöyle buyuruyor:
Güçlerin Rövanşı
Milli Güvenlik Dersi müfredatında bir konu vardır; Milli Güç Unsurları: Askerî Güç, Ekonomik Güç, Nüfus Gücü, Teknolojik Güç, Psiko-sosyal Güç, Coğrafi Güç. Atlet iyi koşar, boksör yumruğunu iyi kullanır, taekvondocu ayaklarını, karateci bilek gücünü.
Toplumlar yaşamaya devam ederler. Devletler yıkılır, kurulur, toplum memlûğu, Orta Asya’dan kendilerini; köle, cariye, mevâli getirenlerin başına efendi olmuşlardır. Yönetilenler, yöneten olmuşlardır. Artık galiptirler, ama nasıl? Tabii, güçlerin rövanşı.
Nüfus gücü, askerî güce galip gelmiştir. Askerî güçle memlûk edilenler, nüfus gücüyle rövanş oynamışlardır; bu ara, ilmi, idareyi, savaş sanatını öğrenerek.
Egemenler eğlenceyi severler. Ellerindeki gücün bitmeyeceğini zannederler. Çocuk büyütmeye zaman ayırmak, eğlenceye engeldir. Az çocuk sahibi olmayı, hatta hiç olmamayı yeğlerler ve zamanla yaşlanırlar, azalırlar, soyları kesilir, ebter olurlar.
Memlûklerin, eğlenmeye mülkü yoktur; zira kendileri mülktürler. Onların yegane eğlencesi, eşleri ve çocuklarıdır ki; onlar da egemenlerin gözünde mülktürler. Çok eş ve çok çocuk sahibi olmak düşüncesi aralarında yaygındır; zira eş ve çocukları arttıkça eğlenceleri de artmış olmaktadır. Çocuklarıyla ilgilenirler, yönetmeyi öğretirler. Ayrıca, çocuklarını, egemenlerin çocuklarıyla oynatıp onları, uzun yıllara yayarak, pasif hale getirirler. (Moğolları, Türklerin zamanla Anadolu’da erittiği gibi) Artık Abbasîler yoktur; Kölemenler vardır.
Dine Yardımcı Olmak - 2
Peygamberimiz aleyhissalatü vesselam: "Muhakkak ki, âlimler peygamberlerin varisleridir" (Ebu Davud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; Darimî, Mukaddime 32) buyuruyor. Elbette ki herkes âlim olamaz. Bu imkân bulunamaz. Herkesin âlim olması da gerekmez ama şu ifade etmeye çalıştığımız ilimleri asgaride her müslümanın öğrenmesi lazımdır.
Bu hususta anneler, babalar, sizlere büyük vazifeler düşüyor. Çocuklarımızı dünya için hazırlarken ahiret için de hazırlıyor muyuz? Allah Teâlâ’yı sevdiriyor muyuz? Rasulullah aleyhissalatü vesselamın muhabbeti kalplerinde çiçek çiçek açıyor mu? Rasulullah aleyhissalatü vesselamdan bahsedince yüzler gülüyor, gözler ışıl ışıl oluyor mu? Sabahlara kadar ondan bahsedilse usanılmıyor mu? Bunlara dikkat etmemiz lazım.
Baba, anne sadece çocuğunun dünyalığını kazanmak için vazifeli değildir. Asıl onu en güzel bir şekilde yetiştirmek, en güzel ahlaka sahip kılmaya çalışmak ve hem onun hem kendisinin ahiret hayatını kurtarmakla vazifelidir. Bunun için çocuklarımızın üzerinde çok titiz duralım. Onları bu vatan, bu millet, bu din için faydalı bir unsur haline getirmek için gayret edelim. Onları âlimlerin meclisine gönderelim. Çünkü âlemlerin efendisi canımız Efendimiz öyle buyuruyor:
“Âlimlere sorunuz, hikmet ehli insanlara dostluk ediniz ve büyüklerin meclisinde oturunuz.” (Kenzü’l-Ummal, 10/238, H. No: 29263-Hakim’den)
Hizmet-5
Firavun'a rağmen Hz. Musa'ya inanan sihirbazlar, Firavunun kendilerine yönelttiği işkence ve ölüm tehditlerine karşı imanlarında sebat göstermişler ve "Yapacağını yap, sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin." demişler, Allah'a şöyle iltica etmişlerdi: "Rabbimiz, bize sabır ver ve bizi müslüman olarak öldür!" (el-A'raf, 126)
Kur'an-ı Kerim'in gözler önüne serdiği bu örnek, günlük hayatta değişik sebep ve zorlamalarla bunalan müslümanların imanlarında sebat etmelerini ve Allah'a iltica ile O'ndan yardım dilemelerini hatırlatmaktadır. Kaliteli insan, yaşantısında yılgınlığa, bıkkınlığa ve atalete asla yer vermemelidir. İslam’a gönül veren bir mümin bu yolda bir adım daha ileri gitmek ve O’nun kutlu davasını bir adım daha ileri götürmek gayreti ve çabası içinde olmalıdır.
Hz. Peygamberin en sık yaptığı dua müslüman kalmakla ilgilidir.
Ümmü Seleme validemizin bildirdiğine göre Hz. Peygamber sık sık şu duayı yapardı:
"Ey kalpleri halden hale (renkten renge, şekilden şekile, imandan küfre, küfürden imana) çeviren Allah’ım, benim kalbimi dinin üzere sabit kıl!" (Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13)
Sünnete Uymak Ruh Sağlığını Düzenler
Aklın seçebilmesine kılavuzluk eden Kur'an ve onu hayat içinde yaşama usulüne dönüştüren sünnet, insanın yaratılışına tam uyumluluk gösterdiğinden, insanın içinden çıkılmaz ruhsal sorunlara girmesine engel olur. Çünkü yol işaretleri gibi uyaranlarla bunu sağlar. Bir musibet halinde kişinin ruhsal yapısını onarır ve daha kuşatıcı bakış sağlar. İlâhî bilgiden uzak hayatlar kırılgan yapıdadırlar.
En iyi durumda tecrübî bilgi ile hareket ederler. Ancak çoğunlukla zayıf kişilikli olduklarından bunu hayata geçiremezler.
Sünnet aynı zamanda hayatın ayrıntılarına bir ölçü getirmesi sebebiyle üzerinde durulmalıdır. Modern yaşam tarzının müslüman hayatına girmesi ile kişi, savrulmaya karşı savunmasız kaldı. Dini ile zayıf bağlar içinde olanlar bu savrulmayı daha derinden yaşarken, sünnete uyanlar ayakta kalabilmektedir. Dînî aidiyet dışında müslümanın kendisini koruması imkânsızdır. Sünnet hayata incelik katarak saadet yoluna götüren büyük bir hikmettir. Sünnet ölçüleri kişiyi ruhsal çalkantılara sebep olacak hatalardan alıkoyar.
İnsanın bütününü esas alıp onu şekillendirmeye ve şahsiyet oluşumuna katkısı olan sünnetin, insan psikolojisine katkılarını burada bir iki noktada ele alabiliriz.
Öncelikle kişiliğin inşası için gerekli olan ahlak ilkeleri Kur’an ve sünnetle belirlenmiştir
Metin Yüksel 1958-1979
Şehadet toplumların dinamiğidir ve her şehid bir bayraktır gönüllerde taşınması gereken. Şehid ise şahitlerin en güzelidir. Onlar aklımızda,dilimizde ve gündemimizde olması gereken değerlerimizdir. Her şehidden alacağımız bir ders bir ibret vardır. Aslında her şehidde,şehadete gönül veren insanlardan bir parça;şehadete gönül veren her insanda da şehidlerden bir parça vardır.
“Şehadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara”
Biz Metin Yüksel’i en çok bu sözüyle tanıdık ve göğsümüze nakşettik belki de… Şehidliğin ne demek olduğunu daha gencecik bir fidanken gösterdi bizlere.
Metin Yüksel, Bitlis’in Tatvan ilçesi Norşin Köyü’nün Kolongo Yaylası’nda 17 Temmuz 1958 yılında dünyaya geldi. Babası, ülkemizin yetiştirdiği büyük âlimlerden birisi olan, Sadreddin Yüksel Hoca’dır. Annesi ise doğunun en tanınmış simalarından, Norşin’li Şeyh Ma’sum Efendi’nin kızı, Sarete Hanım’dır.
Şehid Metin, dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul Fatih’e yerleşti. İlkokulu burda okudu ve bu arada da babasından temel islami ilimleri tahsil etti. Ortaokul yıllarına geldiğinde ise babasının tüm ısrarlarına rağmen 2. sınıfta okulu bıraktı. Metin Yüksel henüz çocukken tebliğ çalışmalarına başlamıştı. Ülkenin tamamındaki çalışmaları takibe almış ve her zaman vahdetten yana olmuştu. O’nun vahdet anlayışı cihanşumül bir vahdet anlayışıydı.
Oligarşi Dalkavukluğu
Medyadaki tetikçiler milletin kafasını karıştırmak maksadıyla yapay gündem oluştururlar. Bir bakarsınız "hadis" gündeme getirilmiş, akabinde ve detayında "mahalle baskısı". Özellikle halkın faydasına olabilecek düzenlemeler "popülist" olarak kötülenmek istenir ve yapay gündemle üstü örtülür. Anayasa değişikliği tasarısı bunun son örneklerinden biri olup oligarşik çete ve tetikçileri marifetiyle gündemden düşürülmüştür.
Oligarşik çeteye yalakalık ve dalkavukluk ve onların iktidarlarını sağlamlaştırmak.
Bu bağlamda “oligarşi dalkavuğu”nun tavrından bahsetmek istiyorum. Eminim ki, çoğunuz onu tanırsınız. Medyada, siyasî partilerde, derneklerde, sendikalarda veya vakıflarda karşımıza çıkar.
Ülkemizdeki insanların tamamını ilgilendiren ve özgürlük alanlarını genişletebilecek “Anayasa” düzenlemesi için “halk dalkavukluğu” yapmayın diye buyurur bu büyük(!) zevat.
Filozofça(!) bir deyiş.
Tıpkı Alman filozofu Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” dediği gibi. Meğerse özgürlük alanlarının genişletilmesi ülkenin bütün dengelerini bozacakmış. Özgürlük alanlarının darlığı halkın iyiliği içinmiş.
Özgürlüğe Çağrı
Hepimiz beklediğimiz ve bizzat seçmediğimiz bir zamanda, bilmediğimiz bir dünyada ne aradığımızı, buraya niçin geldiğimizi ve geliş ile gidişimiz arasındaki zamanı nasıl değerlendirebileceğimizi uzun uzun düşünmemiz gerekir. Fakat bunları düşünecek çağa gelinceye kadar gündemimize çok daha başka şeyler yerleştiği için, böyle konularla meşgul olma fırsatı hemen hemen hiç elimize geçmedi.Yahut geçtiyse de biz bunu fark etmedik. Aklımız ermeye başladığında, biz kendimizi çoktan bir yarış içinde bulduk. Bu yarış, sınavlardan iş hayatına, aileden çarşı ve pazara kadar hayatın her alanını kaplayan pek çok koşuşturmadan meydana gelen bir tüketim yarışıydı. Biz bu yarışa girmeden önce teknolojinin bize pek çok refah aracı kazandıracağını umuyorduk. Özellikle son birkaç 10 yıl içinde teknoloji bu beklediklerimizin daha da fazlasını bize bağışladı. Ama biz teknolojiden, bu refah araçlarıyla birlikte bizi huzur ve mutluluğa kavuşturmasını bekliyorduk. İşte burada teknoloji ve Batı uygarlığı bizi hayal kırıklığına uğrattı. Beklediğimizi bize vermediği gibi, elimizde olanların birçoğunu da aldı. Erişmeyi umduğumuz mutluluk çok uzaklarda bir hayal olarak kaldı. Huzurumuzla birlikte insanî değer ve duygularımızdan birçoğu bizi terk etti. Derken yavaş yavaş yakınlarımızdan, başka insanlardan, doğadan, çevreden ve hayattan uzaklaştık.
Hakimiyet Bila Kaydü Şart Hakimlerindir
Türkiye'deki yargı üzerine tartışmalar sınırlarımızı aşmışken, bizim bu konuya değinmememiz olmaz. Özellikle Yargıtay Başkanlar Kurulunun bildirisi, Danıştay ve muhalefetten gelen destek de göz önüne alınarak bu önemli konuya bakmak istedik. "Hâkimiyet bila kaydü şart hâkimlerindir" cümlesi her bakımdan olayı doğru olarak açıklıyor. Kendisi de hem dil, hem de hukuk açısından doğru bir cümle.
Herhalde mahkemelerde hüküm verme hakkı hâkimlerin olacak. Yine mahkemeler millet adına hüküm verdikleri için hüküm verme hakkı hâkimlerde olacak. Yine 61’den beri yapılan tüm anayasa ve değişiklikleri egemenliği millet adına kuvvetler adına bölüştürdüğüne göre, hâkimlerin bu hakkı kullanması anayasa gereği kullandıkları bir haktır.
Yargıtay Başkanlar Kurulu da tam bunları söylüyor. İsterseniz gelin bakalım:
“Aşağıdaki görüş ve önerilerini, adına yargı yetkisi kullanmaktan onur duyduğu Yüce Milletiyle paylaşmak gereğini duymaktadır.”
Bildiri böyle başlıyor. Yetkiyi milletten aldıkları vurgulanıyor. Ancak kendi ifadeleri ile yargı yetkisinden söz edilmesine rağmen bundan sonraki ifadelerde yetkinin sınırları aşılıyor. Yürütme ve yasamaya müdahale anlamına gelen ifadeler görülüyor.
“Süreklilik gösteren bu davranışlar, toplumun, çözüm bekleyen sorunlarının ve gerçek gündeminin ötelenmesine, gelişimine harcanması gereken zamanın gereksiz biçimde yitirilmesine neden olur hâle dönüşmüştür”
Değerler Ve Tenakuzlar
Yapısı gereği insan iyi ya da kötüyü tercih etme hakkına sahiptir. Tercihini etkileyen, tercihini tercih yapan ise, elde ettiği değerler silsilesidir. Kendisine ulaşmış değerler onun yol haritası gibidir. Aracı ile uzun bir yolculuğa çıkan kişinin en önemli yardımcısı, nasıl trafik işaretleri ise; hayat yolculuğuna devam edecek insanoğlunun rehberi de kendisine sunulan kutsallardır.
Tehlike ikazları, sollama yasağını ifade eden şekiller, hız limitlerini gösteren rakamlar, “dur” levhaları, yolculuk anında aracın şoförünü rahatlatır. Kendisine ibadet edilecek, baş tacı edilip örnek alınacak, sevilecek, uygulanacak, çiğnenmeyecek, şiar edinilecek vb. değerler de, hayat boyu insanlığın özüne uygun bir hayat yaşamasına rehberlik edecek en önemli yol göstericilerdir. Bu değerler sayesinde kul olarak insan, trafik levhalarından istifade eden şoför gibi hayat yolculuğunu rahat bir şekilde tamamlayarak ahirete irtihal edecektir.
















