238

İlkadım'dan

Yazar: 
Akif Dursun

Kıymetli okuyucu, İslam, insanın amellerini ana olarak üç kategoride değerlendirir. Sevap, günah ve ne sevap ne de günah olan(mubah) ameller. Genel manada Allah rızasını tahsile yönelik her iş sevabı, O'nun kızgınlığını celp eden, rızasına muhalif her iş de günahı gerektirir.
Allah Teala lütfu ile rızası için yapılan işleri kat kat mükâfatlandırırken, (istisnaları olsa da) günahları ancak misli ile cezalandırmakta ve yazmaktadır. Sağımızda bir melek sevapları yazmakta, solumuzda bir melek de günahlarımızı yazmaktadır. Ayrıca boş dolu hiçbir söz de kaçırılmamaktadır:
“Onun sağında ve solunda oturmuş iki melek zabıt tutarken, insan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın.” (Kaf 17-18)

Hayat Oyunu

Yazar: 
Nureddin Soyak

İnsanlar zaman zaman oyunlar, yarışmalar ve müsabakalar düzenlerler. Bu oyunların kuralları ayrıntılı bir şekilde belirlendiği gibi, oyuncuların cinsiyet, boy, yaş, kilo gibi özellikleri de belirlenir. Kurallardan herhangi birine uymayan oyun dışı bırakılarak, oyunu kaybeder. Rabbimizin beyanına göre insan da hayat sahnesinde bir oyuncudur.
İnsana özellikleri tanıtılmış ve hayat oyununun kuralları da ayrıntılı bir şekilde bildirilmiştir. Özelliklerinin farkında olan ve bunları hayat sahnesinde uygulayabilen insanın hayat oyununu kazanacağı ve bunun sonunda gerçek hayatta mutluluğa ereceği yine Rabbimiz tarafından bildirilmektedir.

Sevap Kavramı

Yazar: 
Ömer Çavuşoğlu

Sevap: İyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilecek mükâfat; Allah'ın rızasına uygun ve âhiret mükâfatına lâyık iyi iş. İslâm dinine uygun olarak girişilen iyi davranışlara karşı Allah'tan umulan mükâfatların tamamı. "Sevab"ın karşıtı olarak dilimizde günah ve azap kelimeleri kullanılmaktadır.
İslâm terminolojisinde, kulların farz olan ibadetleri yerine getirdikleri takdirde sevap kazanacakları açıklanmakla beraber; bu terim daha çok, dinî görev olmayan ve kulların kendiliklerinden yaptıkları iyiliklerin Allah tarafından verilecek mükâfatlarını ifade etmektedir. Kur'an-ı Kerim azap ve sevabın sonsuz olduğunu:
"Her kim kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar. İman edip yararlı iş yapanlara gelince, onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalacaklar" (Bakara 81-82) âyetleriyle açıklamıştır.

Amel Defteri Ve Nefis Muhasebesi

Yazar: 
Nazım Erzurumlu

Dünyâ diyerek geçme sakın, burdadır her şey
Mîzân ü sırât'ı mutlaka orda mı sandın
Cennet ü dûzah, gamm ü sürur, zulmet ile nûr
Yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın
Bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen
İnsanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın
Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle
Noksanı meğer adl-i ilâhîde mi sandın
 
“Her insanın amel kuşunu (defterini) boynuna yaftaladık. Kıyamet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter, (deriz)” (İsra 17/13-14)

Amel-i Salih

Yazar: 
Mahmut Aveder

"Amel", iş manasına gelir. "salih" ise, elverişli, yararlı, yarayışlı demektir. Dolayısıyla amel-i salih; iyi, güzel, faydalı, dinin yapılmasını emir veya tavsiye ettiği, sevaba ve Allah'ın rızasına sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlara gayr-ı salih ameller ise, Allah ve peygamberin emir ve yasaklarına uygun olmayan, yapılması yasaklanan veya hoş karşılanmayan kötü, yanlış, zararlı sahibinin günaha girmesine sebep olan söz, fiil ve davranışlara denir.
Fıkıh kitaplarında salih ameller genellikle farz, vacip, sünnet, müstehap veya mendup; gayr-ı salih ameller de, haram, mekruh ve müfsit şeklinde bölümlere ayrılır. Mubahlar, aslında yukarıda olumlu ya da olumsuz değerlerden birini taşımayan ve dinin yapılması ya da terk edilmesi yönünde bir hüküm koymadığı amellerdir. Bununla birlikte mubahların işlenmesinde güdülen maksat ve niyet bu işleri ya salih veya gayr-ı salih amel durumuna sokabilir.

Çağdaş İnsanın Sevap Kazanma Çabası

Yazar: 
Ahmet İlhan

Günümüz insanı kalabalıklar arasında yalnızlığı yaşıyor. Tutunmaya çalıştığı hayatın zorlukları içinde bir yandan da iyi insan olmanın çabasını veriyor. İnsanın doğasında var olan günah ve sevap ikilemi içinde kendi iç savaşı sürüyor. Atamız Âdem aleyhisselamdan beri insanın gayreti hep aynı. Günahlardan korunmak ve sevap hanesi daha ağır gelmek.
Önce sevap ne demek tanımına bir bakalım: Bu kavramın aslı olan ‘sevb’ kelimesi sözlükte; bir şeyin kendi önceki haline geri dönmesi demektir. Meselâ, bir kimsenin evine geri dönmesine, ‘o eski haline döndü’ derler. ‘Sevb’ böyle durumları ifade eder. ‘Sevb’ aynı zamanda, bükülmüş yün ve pamuk ipliğinin düşünülen, takdir edilen şekline de denir. Ki bu da elbiseden başkası değildir. Türkçede kullanılan ‘esvâb’ kelimesi bu ‘sevb’in çoğuludur.

Merhum ''Zeki Soyak'' Hocamızı okurken

Yazar: 
Mustafa Suna

Yüce Allâh, ümmî bir peygambere, ilk olarak "Oku!" diye emrediyor. "Ben okuma bilmem" diyen Rasûl'e, "Oku!" emri tekrar ediliyor. Okumak; insanları, olayları, kâinâtı, her şeyi... Her sonuç, bir sebebe dayanıyor. Akıp giden olayların, sebep-sonuç ilişkilerini gözlemlemek başlı-başına bir okuma şekli. Her sonuç da bir hikmete mebnî...
Eğitim süreci en uzun olan varlık insandır. Aile, okul ve arkadaş grubu içerisinde, şekillenir, eğitilir, geleceğe kurgulanır. Toplumun yönlendirilmesi, geleceğe kurgulanması, amaçlı, aktif olarak rol aldığı, eylemci, icrâcı, idâreci ve danışmanlık süreci içerisindeki tüm fikir ve eylem performansı birikimini; işte bu geleceğe kurgulandığı aile, okul ve arkadaş grubu içerisinde edinir.

Hak Yolu'nun Yolcusu

Yazar: 
Metin Başbuğ

 
Kıskanma hiç Erciyes,
Büyüğündür, ol serin.
Bir dağ koyduk yanına,
İşte Beş Tepeler’in.
 
Gözyaşları döküyor
Ardından yetimlerin,
Öksüz kaldık burada,
Boş kaldı Hocam, yerin.
 
Allah’ın dostlarıydı
Senin dostun, önderin,
İzi vardı yüzünde
Ebubekir, Ömer’in.
 

Selam Yurdu

Yazar: 
Ali Küçük

" Doğrusu bugün, cennetlikler eğlenceyle meşguldürler. Onlar ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerine yaslanmışlardır." (Yasin 55-56)
Haberiniz olsun ki o gün dünyada yaşadıkları müslümanca bir hayatın, işledikleri salih amellerin karşılığı olarak cenneti kazananlar, cennete sahip olanlar, cennetin sohbetçileri hoş bir meşgale, zevkli bir meşguliyet içindedirler. Nîmetlerle meşguldürler onlar orada. Karı-koca birlikteliğiyle meşguldürler. Dünyada Allah’a kullukla geçen bir hayatın sonu işte budur. Allah’a kulluk kavgasının sonu sadece zevktir. Her nîmet zevk verir onlara, her şey hayır verir. İçinde bulundukları ebedî ve sermedi nîmetlerle sarmaş dolaş olarak başkalarıyla, başka şeylerle uğraşacak zamanları da yoktur, halleri de yoktur. Sevinecekler, coşacaklar, hak ettiklerini bulmanın neşesini yaşayacaklar. Ne yaparlarsa huzur, ne ederlerse rahat ve sükûn bulacaklar.

Allah Nurunu Tamamlayacak

Yazar: 
Cemil Usta

"Yeryüzünde müminlerin sıkıntıya duçar olduklarını müşahede ediyoruz. Buna rağmen haklarında çeşitli tuzakları da ibretle izliyor ve hayretimizi gizleyemiyor ve diyoruz ki ne zamana kadar?" Emre Özcan
Müşrikler Peygamberimiz aleyhisselamın durumu hakkında istişare etmek üzere Darü’n-Nedve’de toplandılar, çeşitli görüşler ileri sürdüler ve dediler ki, bir eve hapsedelim iple bağlayalım ve ölünceye kadar o evde kalsın. Tabii bu görüş kabul görmedi, ikinci görüş ise bir deveye bindirip iple bağlayalım, yurdundan çıkarıp uzaklaştıralım. Bu da kabul görmedi.
Üçüncü görüş ve son görüş Ebu Cehil’den geldi: “Kureyşi oluşturan her kabileden birer adam seçilmeli her biri Muhammed’in üzerine yürüyüp onu öldürmeliler.” İşte bu görüş üzerinde ittifak etmişler ve tuzaklarını hazırlamışlar. Bu hadiseyi Allah Teala ayet-i kerimede şöyle beyan ediyor.

Dili Muhafaza Etmek-2

Yazar: 
Zeki Soyak

Değerli müminler, dört özellik vardır ki bu özellikler ancak iman sahibi olan kişilerde bulunur. O özelliklerden birincisi susmak gereken yerde susmaktır. Susulacak yerde sükût etmek ibadetin başıdır.
İkincisi tevazudur. Mütevazı olmayan, ucbun ve kibrin o kahredici kıskacı altında ezilen insanlar asla ve asla kâmil bir mümin olamazlar. Kendimizde bize ait ne var ki bize ait zannettiğimiz şeyler için kibre, ucbe düşelim, kendimizi beğenelim, büyüklenelim? Her şey bizi yaratana ait değil mi? Mülkün sahibi Allah Teâlâ değil mi? Bizler bu mülkte, kendi vücut iklimimizde birçok emanetleri taşıyan fani bir varlık değil miyiz? Öyleyse neyimizi beğeniriz, neyimize ucub ederiz. Bize bir fazilet, bir kabiliyet, bir güzellik verilmişse o Rabbimizindir, Rabbimizdendir. Öyleyse ucub etmek, kibir etmekle değil Rabbimize şükretmekle mükellefiz.

İki Dua

Yazar: 
İdris Arpat

Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vessalavatü vesselami âlâ rasulinâ muhammedin ve âlâ âlihi ve sahbihî ecmaîn. Ya rabbelâlemîn ve ya erhamerrâhimîn!
Bizleri iman ziyneti ile ziynetlendir! İnandığımız hakikatleri bilmeyi, bilgiden şuura ermeyi nasib et! İtikadımızı, niyetlerimizi, amellerimizi saf ve berrak kıl! İman ve amel zaafından, ihlâssızlık belasından bizleri koru!
Bizlere güzel rızklar ihsan ettiğin gibi, kafa ve gönül gıdaları da ihsan eyle! Yaratılış gayemizle, temel vazifelerimizle ilgili doğru bilgiler, doğru düşünceler, şifalı duygular, saf ve temiz hisler bağışla!
Zamanımızı, servetimizi, güç ve kabiliyetlerimizi rızana uygun yerlerde kullanmayı nasip et! Rahmet kapılarını aç, kalbimizi karartma, kalbimizi daraltma, rızkımızı azaltma, başka kapılar aratma! Bizi kula kulluk zilletinden muhafaza buyur!

Vakıf Ve Hizmet

Yazar: 
Fatih Yılmaz

Vakıf denilince akla, her yıl mutad olarak Mayıs ayının ilk haftasında "Vakıflar Haftası" adı altında yapılan kutlamalar gelir. Kutlamalar hep aynı, programlar bir önceki yılın programının kopyasıdır. Değişen yıllardır ve o yıl kaçıncı Vakıf Haftası olduğudur.
Hâlbuki “Vakıflar” kelimesi hizmeti, koşup-koşuşturmayı çağrıştırmalıdır. Her alanda var olan vakıflar, en güzel infak müesseseleridir. Ecdadın, bizlere bırakmış olduğu en güzel miraslardan birinin vakıf olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu mirası en güzel bir şekilde koruyup gelecek nesillere aktarmanın yol ve yöntemlerini düşünmeliyiz. Öncelikle vakıf nedir? Bunun açıklamasını yapalım:

Millî İstiklali Korumada Eğitimin Rolü-1

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. Veysi Erken

İstiklal ve hürriyet bir insanın, bir toplumun karakteri haline gelirse mana kazanır. Dünyevî anlamda her şey insanla başlayıp insanla bittiğine göre, istiklal de insanın meselesidir. Ve böyle kalmaya devam edecektir. Ne ekersen onu biçersin demiş atalarımız.
Ektiğimizin karşılığını alacağımıza göre neyi ne zaman ve nerede ektiğimizi iyi bilmemiz gerekir. “İnsanların gönlünde istiklal fikri ne zaman ve ne şekilde yeşermeye başlar?” sorusunun cevabını her eğitimci aramalıdır.
Esasında milletini seven hiçbir eğitimci, bu soruya bigâne kalamaz. Millî olduğunu iddia eden hiçbir devlet de bunu göz ardı edemez. İstiklal: Kendi başına olma, kimseye bağlı olmayıp kendi kendine olmayı ifade eder. Bir ülke, bir millet veya bir ferdin kimseye bağlı olmadan kendi kendine olması ne demektir? Ve bu nasıl sağlanır? Eğitimin buna katkısı nedir? Bu sorulara cevap aramak her vatanseverin görevidir.

Türkiye'de Anayasa Geleneğinin Özellikleri-5

Yazar: 
Yusuf Can

F. 1982 Anayasası İç Hizmet Kanunu'nun "Cumhuriyeti koruma ve kollama" görevini yerine getirdiğini belirterek idareyi ele alan Türk Silahlı Kuvvetleri, 1961 Anayasası'nın yerine yeni bir anayasa yapılmasını temin etti. Yeni Anayasa 7 Kasım 1982'de halkoyuna sunularak kabul edildi.
12 Eylül Cuntası, siyasal alanın sınırlarını son derece daraltan ve sınırlı sayıda olması öngörülen siyasî aktörleri denetim altına tutmak üzerine bir siyasî sistem kurgulamıştı.3 Bunu temin için siyasal sistemin askerî vesayet altında çalışmasını sağlayacak mekanizmalar oluşturulmuştu.4
1982 Anayasası’nın temel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:5

Bu Bizim Derin Devletimiz mi?

Yazar: 
İlhan Öztürk

Şimdi yazacaklarım kesin bir bilgiye dayanmıyor. Yazdıklarım, yaşadığımız hayat kesiti içinde olanları kendi bakış açımla ya da kendi baktığım yerden nasıl gördüğümle ilgili değerlendirmeler olarak görülmeli. Belki öngörülerim doğrulanır. Belki de yanlış çıkar. Kesin bir iddiam yok.
Bunlardan birisi Susurluk olayı idi. Ben şöyle değerlendirmiştim. Abdullah Çatlı devlet adına iş yaparken bir şekilde devletle ters düşmüştü ve tasfiye edilmişti. Benim kafamı kurcalayan hangi konuda ters düştüğü idi. Bana göre bizim derin devlet ABD kontrollü bir oluşumdu. Komünizme karşı kurgulanmış ve ABD tarafından yönetiliyordu. Daha çok antikomünist unsurlardan oluşuyordu. Siyasî cinayetler ve komplolarda milliyetçi unsurlar kullanılıyordu. Ne zaman Sovyetler Birliği yıkıldı. ABD politikaları değişti. Tehlike İslam olarak gösterilmeye başlandı. Derin devletin unsurları hedefsiz kaldılar. ABD onlara yeni hedefler göstermişti. Bu hedefler İslamî kimliği ile bilinen hedeflerdi. Ancak tetikçiler ve derin devlet unsurları bu hedeflere vurmayı kabul etmediler. Kendilerinin yetişme tarzları dînî değerlere ve kimliklere savaş açılmasını kabullenmiyordu. Boşlukta kaldılar. Ayrıca bu tavra karşı olduklarını gösterdiler. Hem emri yerine getirmiyor hem de karşı çıkıyorlardı. Bunun üzerine 28 Şubatçı bir ekip oluşturuldu. ABD eski unsurların tasfiye görevini onlara verdi. Dışarıda da sivil kuruluşlar harekete geçirilerek bu kadro dolaylı olarak linç edildi. Uyum sağlayamayanlardan bir kısmı öldürüldü, bir kısmı hapsedildi, bir kısmı da kendi kendilerini tasfiye ettiler. Artık bu onların derin devleti değildi.

Lakaplara Ne Olacak?

Yazar: 
Nuri Ercan

İnsanın olduğu her yer hareketle maluldür. Her hareket tüketimdir aynı zamanda. Biten, tükenen her şey, yerini başka bir şeye bırakmak zorundadır. Bunun diğer bir adı değişimdir. İnsanın donuk bir varlık olmadığı gerçeği, onun daima yenilendiğinin ayrı bir söylenişidir.
Kazanımlar da kayıplar da yenilenmenin sonuçlarıdır. Günlük kişisel hayatımızda fizikî kayıplarımız ya da ahlakî kayıplarımızı belki fark ederiz ama toplum olarak kaybettiklerimiz belki hiç haberimiz olmadan bizleri terk edip giderler. Zaman zaman başımızı sağa sola çevirip yaşadığımız hayatın mekânlarını gördüğümüzde ve zamanlarını hatırladığımızda ruhumuzu kaplayan duygular, bize bırakıp gidenleri hatırlattığı için yerini hüzne terk eder. İşte o zaman bir ah çekeriz… Yeniden aynı fiilleri yaşamak isteriz.
Kişisel kayıplar aslında feryadu figan edecek kadar bizi tahrik etmez. Ama toplum olarak kaybettiklerimiz öyle değ