237
İlkadım'dan
Kıymetli okuyucu, Geçtiğimiz günlerde, Papalık Hıristiyanlık için yedi adet yeni günah listesi yayınladı. Buna karşın bizden de bazı gazeteciler müslümanlar için çağdaş yedi günah listesi yayınladılar. Tabii her yeni çağda günahlar yeni şekillere girerler. Asılları aynıdır ama görünüşleri farklıdır.
Bir de günahların çağdaşlaştırılması var ki asıl hastalık burada. Belki her çağda görülen bir hastalık olan bu “günahların çağdaşlaştırılması” işi zamanımızda zirve noktada.
Günahların çağdaşlaştırılmasına İslam âlimlerinin saydığı büyük günahlar noktasından bakalım:
''Beni Rabbim Terbiye Etti''
İnsan, yaradılışı gereği çocukluğundan başlayarak hayatın her safhasında, içinde bulunduğu çevreden birilerini kendisine örnek alır. Bu safha safha ya ana, baba, ya hocası, ustası, ya da arkadaşıdır. Bu örnek alış, önceleri hal ve hareketlerin taklidi şeklinde ortaya çıkarken, daha sonra örnek alınan kişiyle karakter olarak da benzeşme başlar.
Günümüz müslüman toplumunda bu örnekler, en mükemmel örneğe taşıyıcı, geçici örnekler olmalıdır. Tıpkı derelerin, çayların, ırmakların kendilerine katılanları denizlere taşıdığı gibi, bu geçici örnekler de kendilerini taklit edenleri en yüce örneğe götürmelidirler.
Nitekim Rabbimiz:
“And olsun ki, Rasulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab-21) buyurarak Rasûlünü örnek alınacak yegane şahsiyet olarak önümüze koymaktadır. O öyle bir örnektir ki, sadece zamanındaki ashabının değil kıyamete kadar gelecek tüm ümmetinin örneğidir. Zamanın geçmesi O’nun örnekliğinden hiçbir şey eksiltmediği gibi, O’nun örnek alınması konusunda yeni ufuklar açmaktadır.
''Günah'' Kavramı
Hemen hemen hepimizin gündelik hayatta sıkça kullandığı günah kavramı özetle; ilahî emirlere aykırı davranış, ters amel, uygunsuz fiil, vicdanı rahatsız eden kabahat, suç gibi kelimelerle anlatılabilir. Günah, bir dinin yasakladığı fiilin adıdır. "Günah" kelimesi Farsça bir kavramdır. Arapçadaki "zenb" kelimesinin karşılığıdır.
Bu bağlamda tanımlarsak günah /zenb; kişiyi Allah’tan perdeleyen şeylerdir. Her dinde, ‘yasak’ sayılan alanlar doğal olarak var olduğu için, ‘günah’ kavramına sahip olmayan din yoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem günahı, kalbe sıkıntı veren ve diğer insanların öğrenmesinin hoşa gitmeyeceği iş ve davranış şeklinde tanımlamaktadır. Günah, insanın hevasına/arzularına tâbi olmasının sonucudur ve (affedilmezse) cezası vardır. Buna göre insan, ya bilgisizliği ya da gurur, bencillik, kin, hırs, haset gibi nefsî (beşerî) özellikleri nedeniyle günah işler.
Günahların Zararları
GÜNÂH: Allah'ın buyruklarına aykırı düşen, dinen suç sayılan davranışlar, İslâm şeriatının ve temiz insan fıtratının yapılmamasını emrettiği hususlardır. Arapçada günah'ın karşılığında; İsm, zenb, isyan, cürm kelimeleri kullanılır. İsm, günahın tam karşılık anlamıdır. Zenb (cürm), insanın Allah'ın rızasını kazanmasını engelleyen davranışlar, isyan ise; Allah'a itaat etmemek demektir. (Cürcânî, et-Ta'rifât, s. 9, 107, 151).
Bilinmelidir ki günahlardan sakınmak, farzları yapmaktan önce gelir. Önce kalp günahlardan temizlenir, sonra farzları yapmakla süslenir. Günahlar ve haramlar dinî duyguyu helâk eder, zehirler. Bu zehirler görünürde bal gibidir; tatlı gelebilir fakat insanın manevî duygularını öldürür.
Örtünmenin Mahremden Kopuşu
"Göster Allah'ım, bu millet kurtulur tek bir mu'cize. Gaib hazinenden bir utanmak hissi ver bize. Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük her yerde. Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde." M. Akif Ersoy
Türban adıyla ünlenen başörtüsü sorunu, müslüman kadının farizası noktasında tartışılıyor. Kamusal alandaki yasak nedeniyle inançlı halk çoğunluğu onu, bu refleksle savunuyor.
Ancak bu tartışmaları bir de, kadının örtünme sebebi olan mahremiyet noktasından yapmalı…
Bin küsur yıla yakın süreçten sonra, kadının toplumsal rolünün Batıdan etkilenmesi ile tesettür yeniden tanımlandı. Çağ mefhumu bu yenilikleri meşrulaştırma aracı olarak kullanıldı. Öylesine hızlı bir değişim yaşandı ki, dış mekân elbisesi kavramı da aşındı yakın zamana kadar. Gelinen durumda tesettür ve hicap kavramlarından çok, iyi görünme ve imaj daha etkili bir dil oldu giyim üzerinde... Dünyevî bir takım sebepler zaruret gibi görülerek, dinin emirleri Batılı tarzda değiştirildi. Mesela kadının başını açması, tüm tarih içinde son elli altmış yılda ortaya çıkmıştır.
Günahın Cezası
Adam hocanın atına göz koymuştu. Hoca çok güzel ata binerdi. Hocanın biniciliği, atının alımlı çalımlı olarak özel bir tarzda yürüyüşü aslında herkesin dikkatini çekiyordu, ama bu atı çalmak kimsenin aklından geçmiyordu. Damarlarından hırsızlık kanı akan işte bu şahıs içine koydu: Bu atı muhakkak çalmayı planlıyordu. Fakat inançsız bir insan değildi. Günahların cezasız kalmayacağına imanı tamdı.
“Acaba at çalmanın cezası en erken ne zaman verilir? Boyunca ata binsem de cezasını çeksem.” diye düşünüyordu. Atın sahibi olan hocanın kapısını çaldı.
Rahmetten Ümit Kesilmez
"Ey Muhammed! De ki: "Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günâhların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir." (Zümer 53)
Ey günâhlar, isyanlar içinde, kötülükler içinde kendi kendilerine zulmeden, kendi kendilerini Allah’a kulluk ortamından çıkarıp küfür ve şirk anlayışları içinde kendi kendilerine yazık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden sakın ümidinizi kesmeyin. “Şu yaptıklarımdan sonra, şu işlediklerimden sonra artık Allah asla beni affetmez. Bundan sonra benim için hiçbir ümit kapısı kalmamıştır. Bundan sonra benim ne cennette, ne de cehennemde yerim yurdum kalmamıştır” diyerek ümitsizliğe düşmeyin. Allah’ın rahmeti geniştir, boldur. Rabbinizin rahmet kapıları sonuna kadar açıktır.
Nasıl Hükmediyorsunuz?
"Pek çok kişinin farklı farklı fetva verdiğini duyuyoruz. İlkadım dergisi olarak bize yardımcı olun. Fetvanın usulü nedir, nelere dikkat edeceğiz." Ahmet Kadıoğlu/Nevşehir
“De ki: Sizin ortak koştuklarınızdan gerçeğe götürecek var mı? De ki gerçeğe götüren Allah’tır. Gerçeğe götüren mi uyulmaya daha layıktır. Yoksa hidayet vermedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? O halde neyiniz var! Nasıl hükmediyorsunuz!” (Yunus 35)
Fetva ehliyetli kişilerin işidir. İslam hukukuna göre müftü kendisine sorulan sorunun hükmünü, kitap ve sünnet naslarından çıkarır veya nasların ışığı altında içtihat ederek çıkarır. Bu yönü ile fetva verme işi ilmî iktidar meselesidir ve içtihada dayanmaktadır. Usül âlimlerine göre bir kişinin fetva verebilmesi için o şahsın müçtehit olması gerekir. İçtihat iktidarına sahip olamayan bir kişiye hakikatte müftü denilemez. Bu şartları taşımayan kişilere mecazen müftü denilir. Âlimlerin ortak görüşü müçtehitlerin görüşünü ezberleyen ve müçtehit olmayan kimse müftü değildir. Böylesinin vazifesi kendisine sorulduğu zaman, İmam-ı Azam gibi bir müçtehidin görüşlerini nakletmektir. Zamanımızdaki âlimlerin fetvaları gerçek fetva olmayıp müçtehit müftülerin fetvalarını nakletmekten ibarettir. Bir de son zamanlarda Kur’an’ın lafzını okumaktan aciz, bir kere olsun bir meal bile okumayan, Rabbine secdeye gerek duymayan kişiler, başörtüsünün veya devlet ile alakalı hükümlerin Kur’an’da olmadığını söylemektedirler. Mevla’sını tanımayan, kitabını tanımayan, sünnete ihtiyaç duymayanların söz ve fetvalarının dinen hiçbir değeri yoktur.
Hizmet-2
Allah Dostlarının Hizmeti: Şu hadîs-i şerîf ne kadar mânâlıdır: "Kâmil müminler ölmezler! Sadece dünyâ evinden âhiret yurduna hicret ederler." Bunun içindir ki ehl-i basîret, her diriye diri, her ölüye de ölü demez. Zîrâ kul vardır ki, daha hayattayken bile ölüdür ve kul vardır ki, cesedi toprağa intikâl etse de dipdiridir. Onlar, fânîliği ebedî olana fedâ ederek ölümsüzleşmiş ve zevâlden kurtulmuş müstesnâ rûhlardır.
Biz de Mûsâ Efendi Hazretleri'ne bu pencereden baktığımızda onun hakkında söyleyeceğimiz ilk söz, ''O ne güzel kuldu!'' ifadesinden ibarettir. Hâlik’tan ötürü mahlûkâta muhabbet ve şefkatte ne güzel bir kuldu! İncelik, zerâfet ve rikkat-i kalbiyyesi ile bu gök kubbede hoş bir sadâ bırakan ne güzel bir kuldu!
Dili Muhafaza Etmek-1
Muhterem müminler, Ebu Said Hudri radıyallahu anh şöyle anlatıyor: Biri Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldi ve: "Ya Rasûlallah bana bir tavsiyede bulun" dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem o zata şöyle buyurdu: "Sana takvayı tavsiye ederim. Bütün hayırların toplamı onda vardır. Cihat ehli olmalısın. Çünkü cihat müslümanların nefis terbiyesidir. Allah'ın zikrine devam etmelisin. Kur'an okumalısın. Çünkü Kur'an senin için yeryüzünde nurdur. Semada seni zikrettirir. Ya doğruyu söyle ya da sus. Eğer böyle yaparsan şeytanı mağlup edersin."
Değerli müminler, Rasulullah aleyhissalatü vesselam takvayı tavsiye ediyor. “Bütün hayırların toplamı ondadır” buyuruyor. Takva Allah Teâlâ’dan gerçek manada sakınmak, O’nun bütün emirlerini ihlâs ve samimiyetle sadece O emrettiği için yerine getirmek, bütün nehiylerinden de sadece O emrettiği için içtinap etmektir.
İmam Hatiplinin Saati...
Geçen yılın ardından, akan günlerini yine bir ramazan ayı şereflendirmişti. Kaçıncı ramazandı bu; acı-tatlı hatıralarla geçirdiği? Dönüp, geçen yıllarına bir baktı: ilkokul beşte başlamıştı oruca; ekim ayının son haftalarıydı hatırladığı kadarıyla; günlerin, yaz mevsimine göre nispeten kısa ve serin geçtiği bir ay.
Kimse O’nu oruç tutmağa zorlamamıştı. Kendiliğinden gelişen bir duyguydu bu. Belki de, annesinin ocak başında mangalda pişirdiği sahur yemekleri, heyecanla atılmasını beklediği imsak ve iftar topları, kışın uzun gecelerinde sabah namazı öncesi okunan mukabelelere evin büyüklerinin heyecanlı gidişleri, akşam iftar vakti yaklaştığında, cami avlusunda toplanıp iftarlıklarını birbiriyle paylaşan cemaatle birlikte tutmadıkları oruçlarını açıp iftar coşkusuna katılmaları, onda bir oruç bilinci oluşturmuştu. Aklı ermeye başladığı andan itibaren, ramazan aylarında yaşadıklarının, bilinç altında oluşturduğu oruç sevdasıydı bu. Sanki O, on iki yaşlarında, ramazan ayı geldiğinde, on bir aydır özlemle beklediği sevgilisiyle buluşuyor gibiydi. İftar topu atıldığında, gündüzden hazırladıkları kandil fenerleri, arkadaşlarıyla birlikte, aynı anda, minare şerefesinin dört bir yanına asacaklar; sonra hızla inip, getirdikleri iftarlıklarla oruçlarını açacaklardı…
Eğitimde ''Model Şahsiyet'' Ve Battal Gazi - 2
İnsan, iyi veya kötü her ne başaracaksa iki şeyi kullanarak başaracaktır; zamanını ve enerjisini. Bunları kullanabilmek için de sıhhat gerekir. Şu halde insan üç şeyin kıymetini bilmelidir: Sıhhat, enerji, zaman. Dünya ve ahiretimizin cennet olması, bu üçünün yerinde, sırasında ve usulünce değerlendirilmesine bağlıdır.
Âdem’in evlatları olarak, uzayıp-giden zamanların yolcusuyuz: Âlem-i ervah, dünya, berzah, mahşer, cennet, cehennem.
Şu anda zamanın dünya merhalesini yaşıyoruz. Dünya günlerinin şu veya bu şekilde yaşanması irademize havale edilmiştir. Zamanın değerlendirilmesi ve boşa harcanması, dünya günleriyle alakalıdır. Dünya ötesinde de, varlığımızı bir şekilde sürdüreceğiz ama bu, oranın şartlarına göre olacaktır.
Zamana Dair
İnsan, iyi veya kötü her ne başaracaksa iki şeyi kullanarak başaracaktır; zamanını ve enerjisini. Bunları kullanabilmek için de sıhhat gerekir. Şu halde insan üç şeyin kıymetini bilmelidir: Sıhhat, enerji, zaman. Dünya ve ahiretimizin cennet olması, bu üçünün yerinde, sırasında ve usulünce değerlendirilmesine bağlıdır.
Âdem’in evlatları olarak, uzayıp-giden zamanların yolcusuyuz: Âlem-i ervah, dünya, berzah, mahşer, cennet, cehennem.
Şu anda zamanın dünya merhalesini yaşıyoruz. Dünya günlerinin şu veya bu şekilde yaşanması irademize havale edilmiştir. Zamanın değerlendirilmesi ve boşa harcanması, dünya günleriyle alakalıdır. Dünya ötesinde de, varlığımızı bir şekilde sürdüreceğiz ama bu, oranın şartlarına göre olacaktır.
Türkiye'de Anayasa Geleneğinin Özellikleri-4
E. 1961 Anayasası 27 Mayıs 1960'da darbeyi gerçekleştiren ordu, aynı gün idareyi, Org. Cemal Gürsel'in başkanlığında 38 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK)'ne devretti. Bu Komite'nin kontrolünde oluşturulan Kurucu Meclis ve bu Meclis'in oluşturduğu Anayasa Komisyonu, İstanbul ve Ankara'da yer alan üniversite hocalarından oluşan bilim kurullarının hazırladığı taslakları esas alarak yeni bir anayasa metni hazırladı.
Hazırlanan bu metin Kurucu Meclis tarafından kabul edildikten sonra, 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunularak yürürlüğe girdi.1
1961 Anayasası, daha çok, askerî ya da sivil kökenli bürokrasiden gelen aydınların ürünüdür. Amaç, bu tabakanın kendi özlemlerini ve değerlerini bu yeni anayasa ile gerçekleştirmek olmuştur.2
Yargı Değişime Direniyor
Osmanlı Devletinde devlet erkinde, Padişahın yanında kalemiye, ilmiye ve seyfiye olarak adlandırabileceğimiz üç ayrı erkin de söz sahibi olduğunu biliyoruz. Bunların bugünkü karşılıkları neler olabilir diye şöyle bir bakalım: Kalemiye bürokrasiyi temsil ediyor. Bütün devletlerde bürokrasi çok etkilidir. Devlet çarkını hızlandırabileceği gibi, yavaşlatabilir de. Siyasetçilerin ve iş çevrelerinin ağzından düşürmedikleri “bürokrasi hazretleri!” sözü, bu gerçeğin başka türlü ifadesi. Hani olabilecek bir işi geciktirerek, kendi adlarına bir pay elde etme işi. Mademki, bu işin başında o vardır, bu işin olması için onun imzası gereklidir. Öyleyse işi yapılacak kişi onun kıymetini bilmeli ve göstermelidir.
İlmiye ise yargıyı ve üniversiteyi karşılıyor. Bu kesim de her zaman güçlü olmuştur. Tek başına olmasa da kurduğu ittifaklarla tarihin yönünü değiştirebilecek bir güç olduğunu göstermiştir.
Dua'dan Dua'ya
Dua bir sesleniştir, acizden muktedir olana. Dua daima rağbet edilene uzanmaktır. O'na vasıl olmaktır. Dua etmek, iyilik talebidir, yardım isteğidir, kendiliğinden olamayacak işlerin beraberce yapılmasını arzu etmektir.
Dua, sevgi ve hürmetle, lütuf ve nazar istemektir layık olandan. Duaya sarılan, için için aczini itiraf etmektedir. Çaresizlik, ancak dua sayesinde yüksek sesle terennüm edilebilmektedir. Kulluğun özü duadır. Duasız kulluk olmaz. Tazim edilenden, tazimi terk etmeden dilek dilemek ancak dua ile olabilir. Duada, dua edilene hayranlık vardır. Hayran olunmayana yalvarılmaz. Dua, dua edilene yaklaşmaktır. Sıkıntının panzehiri, stresin ilacı duadır. Duanın ön şartı, olabilecekleri istemektir.
