252

İlkadımdan

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu

Kıymetli Okuyucu,
Yaratıklar içerisinde insan özel bir konuma sahiptir. Bu konumu ona, birçok yükümlülükleri de beraberinde getirir. Bu yükümlülüklerin başında rabbına ibadet yer alır. İslam’da ibadet denilince, ilk akla gelen namazdır. Bu nedenle dergimizin bu sayısında konumuzu namaz ibadetine ayırdık.
Başyazının konusunu Lokman Hekim’in oğluna öğüdü teşkil etti. Yapılmaya değer işlerden olan emri bil ma’ruf, nehyi anil münker’in ilk basamağı ve sabrın kaynağı olan “yavrucuğum namazını kıl” başyazımızın ser levhasını teşkil etti.

Yavrucuğum Namaz Kıl!

Yazar: 
Nureddin Soyak

Rabbimiz ve rasulü namaza çok önem vermiş. Kılınmasını ısrarla emrederken, terk edilmesinden şiddetle kaçındırmıştır. Çünkü namaz kulluğun alameti farikasıdır. Kulluğun en müşahhas delilidir. Namazını kasten terk eden bir kul nasıl Allah’a kulluk iddiasında bulunabilir? Bu iddiasında nasıl samimi olabilir. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz “Kişiyle şirk karşısında namazın terki vardır.“ (Müslim) buyurmaktadır.
Namazın kasden terk edilmesi ve bunda ısrar edilmesi kişiyi şirke kadar sürükleyebildiğine göre, samimi bir Müslüman namazı terk de nasıl ısrar edebilir? Bu halde nasıl huzurlu ve mutlu olabilir?
Rabbimiz lokman(a.s)’ın oğluna öğütlerini bize şu şekilde haber vermektedir.
“Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” (Lokman 17)
Namazı kılmayan bir kişi iyiliği emredip kötülükten vazgeçiremez. Başına gelen sıkıntılara sabredemez. Rabbimiz kendisinden sabır ve namazla yardım istememizi öğütlemektedir. Namazı kılmayan hangi yüzle rabbinden yardım isteyecek, yine rabbimiz çağrısına kulak verenlerin çağrısına cevap vereceğini haber vermektedir. İlahi çağrıya kulak vermeyenler hangi yüzle rabbimizden rahmet ve mağfiret talep edecektir?

Rabb ile kul arasında köprü: NAMAZ

Yazar: 
Yrd. Doç. Dr. İlhami NALÇACIOĞLU

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve selem) “Her doğan İslam fıtratı ile dünyaya gelir.” buyurmaktadır. İnsanın Rabbini tanımak, bilmek ve iman etmek yükümlülüğü buradan gelir. Bilindiği üzere hadisin ikinci bölümünde “Annesi babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” buyrulmaktadır. Dünyaya geldiğinde Allah’ın içine yerleştirdiği âlemlerin sahibine yakınlık ve iman hisleri, en yakın çevresi olan ebeveyni tarafından bozulmakta, Allah’ın dinine eğilim duygusu kaldırılmaktadır. Dahası Allah’ın rububiyetine, vahdaniyetine, ilahlığına tamamen aykırı inançlar, itikatlar, insanın yaratılışındaki nezafet ve letafete zıt din ve ibadet şekillerinin çıkmasına, devamına sebep olmaktadır. Bu ortam içinde insana yaratan tarafından yerleştirilen güzellikler heba olmakta, insan yaratılışındaki hikmetin dışına çıkarmaktadır. Bu nedenle namaz konusuna, insanın iç dünyası, ruh ve nefsi ve dış dünyası çevresi açısından yaklaşmak gerekir. Namazın bu yönlerine değinmeden önce peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin namaza hazırlık olan abdest konusundaki şu sözlerini bir bakalım: “Şüphesiz benim ümmetim, kıyamet gününde abdest izlerinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları parlak olarak çağrılacaktır. Yüzünün nurunu artırmaya gücü yeten kimse bunu yapsın.” Yine “Müminin nuru ve beyazlığı, abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.” (Riyazus sahihin Namaz bölümü) Dikkat edildiği takdirde Rasulullah yüz, el ve ayakların nurundan, beyazlığından bahsetmektedir. Bir şeyi yakmaya çalışsanız, onun uç noktalarından başlarsınız. Yüz, el ve ayakların beyazlığı, nuru, onların cehennem ateşinde yanmayacağına , vücudun tamamının korunacağına işaret eder.Namazın başlangıcı olan abdest, cehennem ateşinden korunmanın kalkanı, siperi ve sigortası olur.

Namazın ehemmiyeti

Yazar: 
Adem Çatak

Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a, salat ve selam fahr-i alem, iki cihan serveri efendimiz üzerine olsun. Tesirini kaybetmiş günümüz sözlerinden bir nebze uzaklaşarak Rasulullah Efendimiz ve güzide ashabına kulak verelim.
Hz. Peygamber’in namaz hakkındaki hadisleri
Sahabeden birisi Hz. Peygamber’e amellerin en üstününü sordu. Hz. Peygamber
“Namazdır” dediler. Adam
“Sonra hangisidir?” diye sordu. Hz. Peygamber yine
“Namazdır” buyurdular. Adam bir kere daha
“Sonra hangisidir?” dedi. Hz. Peygamber bu kez de
“Namazdır” karşılığını verdiler. Adamın sorusunu tekrarlaması üzerine Hz. Peygamber
“Allah ‘yolunda cihattır” buyurdular.

Haremeyn’de Namaz

Yazar: 
İbrahim Çiftçi

Müslümanlar üç mescide ziyaret amaçlı gidebilirler: Haremeyn (Mekke-Kabe ve Medine - Mescid-i Nebevi) ve Mescid-i Aksa. Bunlardan Kâbe ve -Mescid-i Nebevi Müslümanların ulaşmak istedikleri iki mekan, iki mescit, iki harem (haram)bölge. Buralara has bazı özel yasaklardan dolayı “harem” kelimesinin kullanıldığı bilinmektedir. Haremeyn’de yaşamak... Orada her şey ama her şey farklı bir anlam taşır. Yemek, içmek, oturmak, yatmak, konuşmak, gezmek, seyretmek,    ibadet etmek… Mesela tavaf çok güzeldir, sevabı bir ayrıdır, zevki doyumsuzdur; ama Kâbe’yi seyretmek, tavaf edenleri izlemek, Kâbe’den tefekkür atmosferine girmek de bir ayrı güzeldir, zevktir, hoşluktur. Orada uyumak, ellerini yastık yaparak dinlenmek de bir ayrı tat verir insana.

“En büyük eksikliğimiz: Namaz bilinci”

Yazar: 
Abdullah Yıldız ve Ahmet Bulut İle Mülâkat

İlkadım: Abdullah hocam sizinle başlayalım inşallah. Namaz insanın ufkunu nasıl açar?  
Abdullah Yıldız: Tevafuk biz de dergimizde namaz konusunu işleyeceğiz. Bil vesile İlkadım dergimize teşekkürle başlayalım, Yüce Rabbimiz tarafından 610 yılının Ramazan ayında, Kadir gecesinde iqra’ (oku, anla, anlat, duyur) emri ile zatına Peygamberlik görevi verilen Hz. Muhammed’e (s.), hemen ertesi günün sabahında, Cebrail (a.s) tarafından namaz öğretilmiştir. Allah’ın Resulü (s.), vahyi insanlara duyurmakla kalmayıp bu ilahi hakikatler çerçevesinde köklü bir inkılap gerçekleştirmek ve cahili hayat tarzının kökünü kazımak için her gün namazdan güç alacak, namazla heyecanını tazeleyecek, halini namazda Rabbi’ne arz edecek, namazla O’ndan yardım dileyecek, sıkıntılara namazla göğüs gerecek, göğsü namazla inşirah bulup ferahlayacak, namazla ufku/âfâkı açılacaktır. Kısaca; yirmi üç yıllık Nebevi değişim mücadelesinin merkezinde namaz olacak; kendisine iman eden herkese önce namazı emredecektir.

Stres ve Çözümü

Yazar: 
Mükremin Çelik

 
Gazetelerde çağın hastalığı olarak stres gösteriliyor. Ülkemizde her sekiz kişiden biri psikiyatri servisine uğramış. Yine gazetelerde; ”Stresten uzak bir hayat için”  şeklinde başlayan cümleler uzayıp gidiyor. Sunulan tedavi yöntemleri ne kadar tesirli bilemiyoruz. Reçeteyi yerinde ve zamanında uygulamak da ayrıca bir külfet getiriyor. Stresten kurtulayım derken stres fabrikalarına dönüşen yoga merkezlerine gidenler, tuhaf işlere sürüklenip milyonlarını da kaptırıveriyorlar.
“Yok mu hem keyif alacağımız, hem de stres belasından kurtulacağımız bir ilaç?” serzenişi her yeri sarmaya başladı. Tam da bu sırada yakın zamanda vefat eden bir bilgenin sözlerinden biri yetişiveriyor imdada: “Müslümanın hayatında strese yer yoktur!” Pekiyi de bu stresliler neden stres oluyor?
Kötü çevrenin, kötü niyetlilerin yaydığı olumsuz enerji kalbimizi olumsuz etkiliyor. Kalpler yoruluyor. Yorgunluk bir yerden sonra yerini strese devrediyor. İşte kalbin dinleneceği en büyük ve etkili terapiye burada ihtiyaç duyuluyor. Hollandalı bir doktor stres ve strese bağlı hastalıkların tedavisinde yeni bir yol bulmuş. Eğer hasta müslüman ise hemen reçetesine şu kutlu ve muhteşem tedaviyi yazıyor: Namaz.

Kaybedenler-Kazananlar (3)

Yazar: 
Zeki Soyak

Değerli müminler;
İslam’ı öğrenen, İslam’ı yaşamaya çalışan veya İslam’ı başkalarına öğretmek, başkalarına tebliğ etmek durumunda olan insanların oturup şöyle bir düşünmeleri, başlarını iki elleri arasına alıp tefekkür etmeleri gerekir. Bu ümmete İslam’ı anlatanlara söylüyorum. Gerek okullarda, gerek şurada, gerek burada din-i mübin-i İslam’ı insanlara anlatan biz insanlar kalbimize dönüp bakalım. Nasılız? Acaba bırakınız coşkumuzu, bırakınız heyecanımızı kaybetmek yoksa -Allah korusun- imanımızdan mı uzaklaştık, imanımız mı zaafa uğradı?
Bir kere imanımızın zaafa uğradığı gerçek, eğer imanımız zaafa uğramasaydı biz böyle olmayacaktık. İslam âleminde meydana gelenler, gözümüzün önünde her gün tekrarlanıp dururken biz böyle olmayacaktık. İmanımız da zaafiyet olduğu kesin fakat daha ileriye gitmeyeydi inşallah. Onun için sık sık kalbimizi yoklayalım ve imanımızı tazeleyelim. Dünya hırsından, dünya tamahından uzaklaşıp Allah yolunda cihada, Allah yolunda hizmete koyulalım. Çünkü heva ve hevese uyan insan neticede sapıtır, imanından bile olur. Nitekim bunun geçmişte de hâlihazırda da pek çok örnekleri var. Dünya makam ve mevkii için, sırf bazı insanlara yaltaklanmak için veyahut da bazı insanların iltifatına mazhar olmak için insanlar nice nice sözler ediyorlar ve bu yapmış oldukları konuşmalar neticesinde de -Allah korusun- imanlarından bile oluyorlar da haberleri olmuyor.

Eûzü Billahi Mine'ş-şeytani'r-racim

Yazar: 
Selim Armağan

 
Euzu ya da istiaze sözlükte; iltica etmek, birine bağlı kalmak, sığınmak yardım dilemek anlamlarına gelir.
Rabbimizin Kuran okuyacaklara: “Kur’ân okumak istediğin zaman önce o kovulmuş şeytandan Allah (celle celaluhu)’a sığın.” (Nahl suresi 98) “Euzü billahi mineşşeytanirracim de.” Yüce emrinin farz, vacip ya da mendup mu olduğu tartışılabilir.
Bize bu ayetin hükmünden çok, Kuran okumaya niçin bu ayetle başlandığı dikkat çekici gelmektedir. Bu bakış açısıyla ayete yaklaştığımızda karşımıza engin ufuklar ve çok derinlerde kalmış kıymetli hazinelerin parıltıları çıkmaktadır.
“Euzü billahi mineşşeytanirracim” çok kısa bir dua cümlesi olmasının yanı sıra Kuranı Kerim’i ve içindekileri kuşatan bir cümledir. Belki de kula göre Allah (celle celaluhu)’ın, insanın ve şeytanın konumlarını en güzel açıklayan bir tanımlamadır.
Halkımız “euzu“yu yalnız kullanmaz. “Euzübesmele” der ki bu çok yerinde bir ifadedir. Euzü ile besmele kardeş gibidirler. Besmelesiz Euzü olmaz. Her şeyin başı “Euzü billahi mineşşeytanirracim - Bismillahirrahmanirrahim” dir. Elbette sonunda da cennete girecek olanların ilk sözlerinden olan “Elhamdulillahirabbilalemin” diyebilmek en önemli beklentimizdir.

Korku mu? Korkaklık mı? Ümit mi? Gevşeklik mi?

Yazar: 
Ahmet Ağmanvermez

 
Kuran ve Sünnet’te korku kavramı havf, haşyet, vecel ve cebanet kelimeleri ile ifade edilir.
Havf, yapılan bir yanlışlıktan cezaya çarptırılma, hoşa gitmeyen bir şeyin başa gelmesinden endişe etme halidir.
Haşyet ise, bilgiye dayalı, tazim ve hürmetle karışık özel bir korkudur.
Vecel ise, korkunun his ve duygu haline gelmesi, bütün kalbi duygularını sevdiğine bağlamasıdır.
Cübün veya cebanet ise dilimize korkaklık olarak geçen, korkulmaması gereken şeylerden korkma halidir. Hz. Peygamber sallalahu aleyhi ve selemin, Allah Teâlâ’ya sığındığı korku budur.
Havf, genel müminlerin, haşyet âlimlerin, vecel ise mukarrebun (seçkin makam sahibi) müminlerin sıfatlarıdır.
Cebanet ise fasık, kâfir, münafık ve ruhen hastalıklı insanların sıfatıdır.(1)

Takva Elbisesi

Yazar: 
Cemil Usta

Her Müslüman için avret mahallerini örtecek, kendisini sıcaktan, soğuktan koruyacak miktarda elbise giymek farzdır. Allahu teâlâ Kur’an’ı Kerim’inde takva elbisesini şöyle beyan ediyor: “Ey Âdemoğulları size ayıp yerlerinizi örtecek bir giysi ve süslenecek elbise indirdik, takva elbisesine gelince, o daha hayırlıdır.” (Araf 26)
Takva elbisesi nedir? Takva elbisesi hissi, takva ile giyilen elbisedir. Bu beden Allah’ın bize emanetidir. Bu emaneti Allahın razı olduğu halde kapatmak, kâmil mümin olan herkesin sorumluluğundadır.
Kişi ehli takva ise elbisesi de takvaya uygundur. Takva elbisesi haşyetullah ile giyilen elbisedir. Allahtan korkarak, ondan haya ederek: “Rabbim beni görüyor. Rabbim benim bu halimden razı olmaz. Öldükten sonra kabrim Cehennem çukuru olursa ben ne yaparım? Bu acube giysimin neticesi Cehenneme gidersem benim halim ne olur?” diyebilmektir.
Takva elbisesi maddî, manevî ayıptan arınmadır. Kendine ve çevresindeki nice insanlara manen zarar vereceğini düşünebilmedir. Peygamberimizin kızı Fatıma annemiz gibi giyilen elbisedir takva elbisesi.

Yeni öğretme teknikleri mi?

Yazar: 
Dr. Erdem Yaşar

İnsanoğlu var olduğundan beri nasıl öğreneceği ve öğrendiklerini nasıl aktaracağı konusunda hep bir araştırma içine girmiştir. İnsan nasıl öğrenir? Beynin öğrenme işlevi nasıldır? Kalıcı öğrenme nasıl sağlanır? Herkesin bir öğrenme sitili var mıdır? Bu ve bunun gibi bir çok soruya cevaplar aranmış ve hâlâ aranmaya devam etmektedir.
Son zamanların tartışma konusu, öğretim mi-öğrenme mi sorusudur. Yani öğrenecek kişiye biz mi öğreteceğiz? Yoksa o kendisi mi öğrenecek? Bilgiyi nasıl elde edecek? Öğretmen mi bilgiyi aktaracak? Yoksa öğrenci mi bilgiyi arayıp bulacak? Anahtar kelime, öğretmen bilgiyi mi öğretecek? Yoksa öğrenmeyi mi öğretecek? Evet, bu soruları devam ettirmek mümkündür.

Mehmet Şevket Eygi

Yazar: 
Ahmet Belada

 
1952’de Siyasal Bilgiler Fakültesine ilginç bir öğrenci geldi. Galatasaray Lisesi’nde parasız yatılı olarak okumuştu. Dünya-daki basın olaylarını herkesten daha çok biliyordu. Dünyanın hemen her yerinde (Tunus, Jamaika, Nijerya) Müslümanlarla mektuplaşıyordu. Klasik “gerici” tipin bütün öğelerini taşıdığı halde bir yerde ona hiç benzemeyen bir yanı da vardı. İnancı sağlam bilgiyle, somut veriyle desteklemek istiyordu sanki...
Hariciye bölümünü bitirdi. Dışişleri Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazandı. Ama sonradan gidip bakanlıktaki evraklarını geri aldı. Memur olarak Diyanet İşleri Bakanlığı’na girdi. Öğrencilik yıllarında da Fransız Kültür Merkezi’nde sekreter olarak çalışmıştı.
Cemal Süreyya, “99 yüz” isimli eserinde, kendisiyle ilginç tanışmamızın olduğu ve ziyadesiyle istifade ettiğim Mehmet Şevket Eygi’yi bilmediğim yönleriyle böyle tanıtıyor.
 

Bir güzel insan Ali İhsan Tola Hocaefendi -2-

Yazar: 
Abdullah Gülcemal

 
Ali İhsan Hocam’la bir iki hatıramı daha anlatmadan geçemeyeceğim. Yıl 2005. Siyasetin içinde aktif olarak bulundugumuz bir dönem. Dolayısıyla hocamla sık sık istişare etme ihtiyacını hissediyorum. Yine ziyaretine gittim. Hoş beş, hal hatır faslından sonra:
“Gülcemal; Bu zamanda siyaset çok stresli ve zor bir iştir… Ama yapılması da lazım. Seni çok stresli görüyorum. Sizin Sivas’ın Kangal ilçesine 90 km. uzaklıkta bir stres madeni var. Ondan biraz getir de kullan. Bende 30 kg. kadar vardı ama gelene gidene verdim, kalmadı. Şöyle baş parmak büyüklüğünde bir parçayı şişenin içine koy ve üzerini su ile doldur.. O parça 60-70 gün idare eder. Su içmek istediğin zaman, devamlı o suyu iç. Bütün stresi alır.” demişti.

Osmanlı Adaleti

Yazar: 
Fatih Yılmaz

 
İstanbul’un fethinden sonra, Osmanlı askerleri, Bizans hapishanelerini kontrol ettiler. En ücra bir mahzende üç papaz buldular. Alıp Fatih Sultan Mehmed Han’a götürdüler. Sultan, onlara hapsedilmelerinin sebebini sordu. Papazlar:
“Biz, Bizans’ın en ileri gelen papazları idik, İmparatorun zulüm ve işkencelerinden, yaptığı rezalet ve sefahatten dolayı kendisini ikaz edip, sonunun yakın olduğunu söyledik. O da, bize kızdı zindanlara attırdı” dediler.
Fatih Sultan Mehmed Han, papazların ellerine serbest dolaşma belgesi verip, memleketini gezip görmelerini, Osmanlı Devleti hakkında kendisine görüşlerini bildirmelerini istedi.
Papazlar, İstanbul’da bir çarşıya girip, sabahın erken vaktinde bir şeyler almak istediler. Siftah yapan bir dükkândan, komşuları siftah yapmadan ikinci bir şey alamadılar.
Anadolu’ya geçtiler dolaşırken, ezan okunmaya başladı. Kimse dükkanını kapatmaya bile lüzum görmeden camiye gittiler. Hiç kimse, bir başkasının malına, canına, ırzına, namusuna zarar vermeyi aklından bile geçirmiyordu.
Papazlar, bütün bu hadiselerden dolayı şaşkına döndü. Kaç şehir dolaştıkları halde, bir mahkemeye tesadüf edemediler. Her kasabada kadı var, fakat dava yoktu. Hırsızlık yok, katillik yok, namussuzluk yok, eşkıyalık ve dolandırıcılık yok, kötülük yoktu. Birkaç ay dolaştıktan sonra, şehrin birinde bir mahkemenin olacağını haber alıp, oraya koştular.

Miracü'n-Nebi

Yazar: 
Hamit Haksever

 
Sözlükte merdiven, yukarı çıkmak, yükselme aracı anlamlarına gelen Miraç, dini terim olarak ise İsrâ hadisesinden sonra Peygamber Efendimizin Mescid-i Aksa’dan semaya yükseltilmesi olayıdır. Yaygın olan kullanımda, Miraç denilince İsrâ da bunun içinde düşünülmektedir.
Efendimiz aleyhisselam Mekke’deki tebliğ yıllarında yaşadığı onca zorluk ve eziyetin üstüne en büyük destekçisi olan vefakâr eşi Hazreti Hatice ile hâmisi olan amcası Ebu Talib’i kaybetmişti. Ardından bir ümit besleyerek gittiği Taif’te acımasız bir şekilde taşlanarak hayal ve gönül kırıklığına uğramış, mahzun bir şekilde Mekke’ye gelmişti. Bütün bu zorluklar ve sabır imtihanlarını rıza ve teslimiyetle karşılayan Efendimize ilahi bir hediye olarak Miraç lutfedildi.
Rabbimiz (cc) Miraçla Efendimizin şanını yüceltmiş, Efendimizi hiç bir beşere ve peygambere nasip olmayan ruyet-i cemalullah nimetine gark etmiş ve ona vasıtasız hitab etmiştir. Bu lutfa daha önce hiç bir peygamber ulaşamamıştır. 

Dağları aşmak

Yazar: 
İdris Arpat

 
İnsanları yükseltmesi ve yüceltmesi gerekenler boş oturuyor, boş konuşuyor, çuvallar dolusu boş laf üretiyorlardı. Tavırlarından hayatın önemini kavrayamadıkları misyonlarını belirleyemedikleri rollerini benimseyemedikleri anlaşılıyordu. Duvarlarda yankılanan kahkahaları hafiflik sembolü gibiydi.
Bu durum, dünya sisteminin marifetiydi. Dünya sisteminin mahalli sisteme yansımasıydı. Mahalli sistemin eğitim öğretim kurumlarındaki uygulamasıydı. Eğitim öüretim kurumlarının “ufku kapalı, ruhu çekilmiş” aktörlerinin eseriydi.
Vizyonsuzluk çocukları perişan ediyor, hayatı yer yer komediye, yer yer trajediye çeviriyordu. Akl-ı selim, hiss-i selim sahipleri bu halleri göre göre hüzünlere garkolup gidiyorlardı.                                        
Talebesi olan her bir aile, sabahın erken saatinde çocuğunu tatlı uykusundan uyandırır, belki de kıt-kanaat kahvaltısını yaptırır, cebine üç-beş kuruş harçlık koyar, servis arabasına bindirir okula gönderir.
Neden gönderir? Okusun da adam olsun diye.
İyi de bu iş nasıl olacak?

Namaz

Yazar: 
M. Selçuk Özdoğan

 
Kıymetli okuyucularımız. Bu ay sizlerle iki kitap daha tanıyacağız. İlk kitabımız genç yazarlarımızdan Said DEMİRTAŞ’ın kaleme aldığı Namazı Yaşayanlar isimli eseridir. İkinci olarak tanıyacağımız eserimiz ise Mustafa MEŞHUR’a ait olan Namazla Dirilme isimli eseridir. Kitaplarımızın bu ayki kapak konumuzla bağlantılı olmasını istedik. Bunun için namazla ilgili iki tane kitap seçtik.
Namazı Yaşayanlar isimli eserimiz isminden de anlaşılacağı gibi namazla ilgili genel bilgi vermekten ziyade namazın hayata nasıl uyguladığı ile ilgili bilgi veriyor. Bizler hep namazı kılma eylemiyle birlikte düşünürken yazarımız namazı yaşama eylemiyle düşünüyor. Bizlere farklı bir yaklaşım sunuyor.

İki devre arası namaz

Yazar: 
Abdülhamit Özyayla

 
Sevgili ilkadım okurları, uzunca bir ayrılıktan sonra sizlerle birlikte olmanın sevinç ve heyecanıyla kalemim kelama dönüştü. Bir devirdi geldi geçti Peh peh peh. Tilkinin dönüp dolaşacağı en son geleceği derici dükkânıdır. Her şey aslına rucû eder… Denize dökülen ırmak yatağını değiştirmez.
Gök cisimlerinin her bir dönüşüne / turuna devir, devirlerin başlayış ve / veya bitiş noktalarında tamamlanışına da devir denir.   Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı bir şaheser olarak insan, aslında kâinatın özeti bir varlıktır. İnsan, kendisi için tayin edilen eceli müsemma içinde ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış misali çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve ihtiyarlık devirlerinden geçer, aslına rucu ederek bu dünyadan göçer. Hilkat gününden belli, yerler ve gökler O’na münakiddir. O’nun kurduğu düzen saat gibi işlemektedir. Mahlûkat arasında yalnız insan, O’nun çizdiği nizamın dışına çıkarak yanılır. İnsanın yörüngesinde deveran etmesi için Peygamberler gönderilmiş, kitaplar indirilmiştir.

Farklılıkların Farkında Olmak

Yazar: 
Nuri Ercan

 İlahî plan gereği, zerreden küreye Varlık Âleminde yerini almış her şeyin kendine has özellikler taşıdığı gerçeğini bilmeyen yok gibidir. Her gezegen, her yıldız nevi şahsına münhasır yapıdadır. Cansız eşyaların her biri yekdiğerine benzemeyen vasıflar taşır. Her madenin farklı cevheri vardır. Bir avuç toprağı, yüzde yüz aynı özelliklerde başka bir avuç toprakla değiştirme imkânı bulamazsınız.Taşlar bile cins cinstir.Canlılar âlemi birbirlerinin aynı olmayan sayısız varlıklardan oluşur. Doğan, yaşayan her hayvan tek olarak yaratılmaktadır. Nebatatta da farklılık hâkimdir. Yediğiniz her şeftali, her elma tek idi.