Terör Ve Terörizm
Kökünü Latince "terrere" sözcüğünden alan terör kelimesi dilimizde "korkudan sarsıntı geçirmeye, dehşete düşmeye sebep olma, yıldırma, tedhiş" anlamlarına geliyor. Genel olarak terörizm ise "siyasî ve ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla savaş ve diplomasi ile kazanılamayan sonuçları elde etmek, korkutmak ve itaat ettirmek için sivillere, resmî, yerel ve genel yönetimlere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddeti içeren bütün yolların sistemli ve hesaplı bir şekilde kullanılmasıdır" şeklinde tanımlanıyor. Terörizm, bir strateji olarak terör kavramına süreklilik ve siyasal içerik katmaktadır.
Terör uygulayan organize gruplara terör örgütü; terör uygulayan şahıslara ise terörist deniyor.
Son yıllarda özellikle Batı ülkeleri başta olmak üzere ülkeler iç ve dış tehdit unsurlarını göz önünde bulundurarak kendi terör tanımlarını yapmaya ve bu konuda yasal düzenlemeler meydana getirmeye başladılar.
Ülkemizde yıllarca şiddet olayları ve bu eylemlere karışanlar için “otorite yoksunluğundan veya otoritenin ve diğer yönetim mekanizmalarının tanınmamasından doğan düzensizlik durumu” anlamına gelen “anarşi ve anarşist” kelimeleri kullanıldı. Son yıllarda ise bu kelimeler terk edilerek uluslararası alanda moda olan yukarıdaki kelimeler kullanılmaya başlandı.
Bu çerçevede ülkemizde de 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun Birinci maddesinde “terör” (2003 yılında değiştirilerek) şu şekilde tanımlanmıştır:
“Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”
Terörizm kavramı, 11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri'nde düzenlenen ve binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olan meşhur saldırıların ardından tüm dünyanın gündeminde birinci sıraya oturdu/oturtuldu. Çünkü bu saldırı, dünyanın tek süper gücü olarak kabul edilen çok güçlü bir ülkeye karşı ve (en azından dünyadaki büyük çoğunluk tarafından) hiç beklenmedik bir zamanda, hiç tahmin edilmeyen bir şekilde gerçekleşti. Saldırıyı takip eden günlerde, başta Amerika olmak üzere tüm dünyada büyük bir korku ve panik havası yaşandı/yaşatıldı.
ABD, saldırının şokunu atlatır atlatmaz, pek çok ülkenin desteğiyle güçlü bir koalisyon oluşturdu ve tanımını yeniden ve işine geldiği gibi yaptığı terör ve teröristlere karşı dünya çapında bir mücadele başlattı. Tüm dünyada bu saldırının ve ardındaki güçlerin sadece Amerika'ya yönelik bir tehdit olmadığı, her ülkenin aynı durumla karşı karşıya kalabileceği anlayışı yerleştirildi.
Bir takım ülkeler ise bu olayların doğrudan kendilerini hedef almadığını veya ABD’nin asıl amacının ve yeni hedefinin ne ya da kimler olduğunu bilse de oluşan bu atmosferden yararlanarak kendisini tehdit eden ve benzer yöntemler kullanan bir takım oluşumları bu vesile ile temizleyebileceğini düşündüğünden veyahut da kendisinin de tehdit kapsamına dâhil edileceğinden korktuğu için yani zalimin şerrinden emin olmak için bu cepheyi destekledi. Çünkü ABD bu işte “ya benimlesin ya da karşımdasın” diyordu.
Yukarıdaki “korkudan sarsıntı geçirme, dehşete düşürme, yıldırma, tedhiş” gibi tanımlarını göz önünde bulundurursak tek başına 11 Eylül saldırılarının mı yoksa ABD’nin 11 Eylül sonrası dünyada, özellikle İslam coğrafyasındaki faaliyetleri ve estirdiği endişe havasının mı bu terör tanımlaması içerisine girdiği o günlerden beri tartışılıyor.
Her ne kadar ülkeler kendilerine yönelik tehditleri göz önünde bulundurarak kendi teröristlerini tanımlıyorlarsa da terör tanımının “patent”ini elinde bulunduran ABD, AB ve bunların güdümündeki uluslararası teşkilatlar bu “hak”larını diğer ülkelerle paylaşmamakta ısrarlılar.
Kur’an ifadesi ile kâfirlerin değer sistemine, “ıslahı ifsat, ifsadı da ıslah” olarak gören bir mekanizma hâkimdir. Bu sebeple yeryüzüne “nizamat” vermeyi hedefleyen projeler üretip dünyanın canına okurken, amaçlarının yeryüzünün ıslahı olduğunu ileri sürebiliyor, İslâm ile bir arada kullanmaya özen gösterdikleri ve kendi imalatları olan şiddet ve terör gibi kavramları kendi ıslah (ifsat) anlayışlarının zemini ve meşruiyet gerekçesi olarak görüyorlar.
Diğer ülkelerin teröristlerini “isyancı”, “direnişçi”, “özgürlük savaşçıları”, “nefsi müdafaada bulunanlar” vb tanımlar içerisine alarak görmezden gelme ya da daha ileri giderek kendi menfaatleri doğrultusunda açıktan veya gizlice destekleme yoluna gidiyorlar.
“Uygarlıklarını” Kızılderili katliamlarıyla kazandıkları topraklar; siyah derililerin özgürlükleri, emekleri ve gözyaşları; Asya, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin yeraltı ve yer üstü kaynaklarının talanı üzerine bina edenlerin bugünkü “hayat standartlarını” koruyabilmek için de aynı metot ve yollara başvuracaklarını tahmin etmek zor olmasa gerek.
“Hayat standartlarını” tehdit ettiğini veya ileride tehdit edebileceğini düşündükleri her türlü oluşumun tüm dünya tarafından teröristler olarak kabul edilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Kendileri ise kendi icat ettikleri bu silaha her durumda başvurmaktan çekinmiyorlar. Bugün Afganistan, Irak, Filistin, Çeçenistan ve diğer birçok İslam coğrafyasında müslüman halka yaşatılan durumun adına en çok bu terör kelimesi yakışmıyor mu? Ülkemizi kan ve gözyaşına boğan müessif olayların bugüne kadar gelmesinin müsebbipleri arasında en üst düzey yetkililerimiz bile kimleri sayıyorlar?
Bu firavunca yöntemlere başvuranları, insanlara “En büyük Rabbiniz benim” diyen ve kendilerinin geçmişteki temsilcileri olan Firavunun akıbetini hatırlatıyoruz. O da “terörist” yöntemlere başvuruyor ve kendi saltanatını ve “hayat standardını” tehdit edeceğini düşündüğü tüm erkek çocuklarını öldürtüyordu. Ama âlemlerin gerçek Rabbi onun saltanatına son verecek olan kulunu onun kendi sarayında kendisine büyüttürdü.
Bilinmelidir ki zulüm ile âbâd olunmaz ve Allah yeryüzünde büyüklenenleri sevmez.
Rabbimiz “onları” ve “bizi” şöyle uyarıyor:
“(Onlar için) dünyada geçici bir meta (vardır). Sonra dönüşleri Bize'dir; sonra da inkâra sapışları dolayısıyla onlara şiddetli azabı tattıracağız.” (Yunus 70)
“İman edenler ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güvenlik onlar içindir.” (Enam 82)
“Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (Bakara 208)
Yeryüzünde adaletin ve güvenliğin nasıl sağlanacağını merak edenlerin son 1500 yıllık Kudüs tarihini gözden geçirmelerinin yeterli olacağını düşünüyoruz.
Kudüs tarih boyunca İslâm'ın hâkimiyetini de, Hıristiyanlığın hâkimiyetini de, Yahudiliğin hâkimiyetini de gördü. İslâm'ın ilk fethini gerçekleştiren Hz. Ömer radıyallahu anh oranın hıristiyan ahalisine dinlerini rahatça yaşayabileceklerine dair eman verdi. Kendisine kiliselerinde namaz kılmalarını teklif etmeleri üzerine: "Benden sonra Müslümanlar buraya sahip çıkabilirler" diyerek orada namaz kılmadı. İslâm'ın hâkim olduğu her dönemde aynı zamanda adalet ve hukuk da hâkim oldu.
Hıristiyanlığın hâkimiyetinin gerçekleştirildiği haçlı işgalinde ise sadece Kudüs'te yetmiş bin kişi öldürüldü. İşgalcilerin atlarının Kudüs'ün bazı yerlerinde topuklarına kadar kana gömüldükleri bizzat işgalci güçlerin komutanlarının hatıralarında övünülerek zikredilmiştir.
Yahudi hâkimiyetini getiren Siyonist işgalle birlikte ise yeni bir terör, zulüm ve şiddet dönemi başladı. Bu zulüm bugüne kadar hiç kesintiye uğramadığı gibi binlerce cinayete, yıkıma, tahribata sebep oldu.
Demek ki “terörsüz” ve “teröristsiz” bir dünya için İslâm'ın adaletine “yeniden ve acilen” ihtiyaç var.
