Mutluluk Ve Kalıcı İtminan
Doğuda ve Batıda, tarihe geçmiş her vakıanın arkasında, insanın mutluluk arayışı var. Savaşlar ve barışlar mutlu bir gelecek için yapıldı. İnanılmaz hadiseler yaşandı mutlu etme yarışında -Bugün de kıtaları aşan savaşlarla kendi halkına 'mutluluk' tacirliği yapanlar var. Ne ki mutluluk, insan paylaşma duygusunu öğrenemediği için uzak bir ülke gibi kaldı. Paylaşmadaki mutluluk sırrı, bugünün insanının bireysellik çıkmazıdır.
Bu nevzuhur bireysellik, insanı fıtrat donanımından uzaklaştırdı. Metanet ve sabır gibi duygularını yitirdi. Bu sebeple paylaşmayı bir gizeme dönüştürüp daha kolay elde edileni seçti; hazlar ve arzular...
Dini, yaşamından çıkarmış kültürlerin mutlu olma felsefesi beden merkezlidir. Bu anlayışı Freud şöyle özetler; “fizyolojik ihtiyaçların karşılanması ile kişinin ruhsal gerginliği giderilir. Bununla tatmin olabilir ve bu ona zevk verir.”
Bu mutluluk algısı, yine Batılı bir psikiyatrist olan Erich Fromm tarafından eleştirilir; “eğlence ya da sinirsel uyaranlardan gelen haz, doruk noktası aşıldıktan sonra arkalarında bir boşluk ve üzüntü bırakırlar. Çünkü maddesel tatminler duygusal heyecana hiçbir zaman ulaşamaz ve bu sürekli bir hayal kırıklığı verir.”
Bununla birlikte, sevincin verdiği mutlulukla sevgiden gelen mutluluğu ayırt eder. Mutluluğu gerginliğin giderilmesine bağlamaz. Ancak bu mutluluğu, “tanrının bir armağanı değil, insanın içindeki yaratıcılığın başarısı” olarak görür.
Batının mutluluk konusunda bu bulanık bakışının eleştirisine geçmeden önce, bu kavramın İslam literatüründeki karşılığına bakalım. Mutluluğu, ferah, sürur, saadet ve itminan kelimeleri ile açıklamak mümkündür. Şimdi bu kelime ve kavramlara bakalım.
Ferah kavramı, göğsün uhrevî değil dünyevî hazlarla genişleyip açılmasını ifade eder. Bu da sevinç ve şımarma anlamındadır. Kur’an’da:
“Dünya hayatı ile sevinip(ferah) coştular.” (Rad 26) ayetinde bu anlam vardır.
İsfahanî, ferahı şöyle tanımlar:
“İnsanı neşeli olmaya, neşe de meraha sürükler. Merah kötülüğe ve büyüklenmeye çağırır, bu durum haktan yüz çevirmenin başlangıcıdır. Dünyevîlik içinde gaflet insana hâkim olup onu baskısı altına aldığı ölçüde çoğalır ya da azalır.” Bu duruma düşenleri Hak Teala şöyle kınamıştır:
“Doğrusu Allah böyle sevinip şımaranları sevmez.” (Kasas7)
“Her hizip sahip olduğu ile sevinip şımarmıştır.” (Müminun 53)
Sürur da nefsin dünyevî ve uhrevî güven ve huzur içinde olmasından dolayı manevî hazdan göğsün genişlemesi, açılmasıdır. Böyle bir mutluluk ancak ahiret uğrunda kazanılıp elde edilenler sayesinde mümkündür.
Asrısaadet (mutluluk çağı) olarak anılan dönem tecrübî bir İslam modelidir. İnsan ve toplumun mutlu olma saikleri ve sonuçları ortaya konulmuştur. Asrısaadet’in tablosunu ortaya koymak burada mümkün değil ancak bazı parametreler sıralanabilir.
Mutluluk için iç kuvvelere işaret eden Şah Veliyullah Dihlevî, insanın doğuştan getirdiği özellikler, bedensel meziyet ve güzellikler, sanat yeteneği, cesaret ve güçlülük gibi hasletlerin hayvanlarda da olabileceğini ve kalıcı mutluluğa götürmediğini vurgular. Ona göre gerçek mutluluk, ancak hayvanî gücün nefs-i natıkaya boyun eğmesi, onun emrine girmesi, arzuların akla tâbi olmasıdır. Bunun dışındaki diğer özellikler mutluluk ölçütü olamazlar.
Dihlevî mutluluğu elde etmek için şu özellikleri sıralar:
a) Kalbin suflî arzulardan, beden ve azaların ise kirlerden temizlenmesi.
b) Huşû ve teslimiyetle ibadet etmek. Nefsini kendince en saygı ifade eden hallere sokmasıdır.
c) Semahat, cömertlik, affedebilmek, zorluk karşısında sabırlı olmaya zorlayarak bir meleke kazanmaya çalışmak.
d.) Adalet, bütün ayrıntılarıyla hak yol üzere sebat etmek ve sünnetten ayrılmamak.
Bu mutluluk çerçevesi fıtrata en uygun olanıdır. Tüm zamanlara ve insanlığa rehberdir. Ancak öylesine engin bir ilâhî nefha var ki mutluluktan öte bir kapı aralıyor. Bu da ancak tecrübe edilince ulaşılacak bir seciyedir: itminan… Kalbin nihaî kararı da diyebileceğimiz bu kavram Kur’an’da bazı ayetlerde yer alır: “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin olur.”
İlk anlamda anlaşılan, itminanın kaynağı nefis değil kalptir. Hatta kalbin itminanı için aşılacak engellerin başında, nefsin arzularına ket vurmak vardır. Şems suresinde, “kurtuluşun ancak nefis tezkiyesi” ile mümkün olacağı yer alıyor. Bu arınmanın ardından kalbin zikirle meşgul olması kişiyi itminana kavuşturacaktır. Nefis, hazzın peşinde olduğunda, kalp ihtiyarını kaybedecek ve insan etrafında dönüp durduğu eşyanın arasında hakikati ve marifeti bulup çıkaramayacaktır. Çünkü manevî körlük bu doygunluğun eseridir. Basiret nuru ise, kalbin iktidarıdır ve onun tesir kaynağı olan zikirle bahtiyarlığın kapısı aralanacaktır.
Elmalılı, “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin olur” ayetini şöyle açıklıyor:
“Evet, bilin ki, başkasıyla değil, ancak Allah'ın zikri ile veya Allah'ı anmak ve hatırlamakla kalpler mutmain olur. Gönüller huzura erer, içteki acılar, sancılar şifa bulur, sükûna kavuşur, yatışır. Çünkü her şeyin başlangıcı ve sonu Allah'a bağlıdır…
Gönüller O'nun dışında hangi dünya nimetine meylederse etsin, hangi isteğe ulaşırsa ulaşsın, onların hepsinin daha iyisi ve daha üstünü, daha ötesi bulunduğundan, hiçbirinde karar kılamaz. Hiçbiri ruhun özlemini gideremez, heyecanını doyum noktasına ulaştıramaz. Haz ve lezzette daha yükseğine ulaşmak ister. Fakat kalp ilâhî marifetten, Allah'ı zikirden zevk almaya başlayınca, bütün maksatların ve bütün işlerin Allah'a yönelmiş olduğunu anlar ve artık O'ndan yüksek bir makam ve mercie, O'nun dışında bir maksuda geçmek mümkün olmaz. Bundan dolayıdır ki, mârifetullaha yükselemeyen ve Allah'ı zikretmeyen kâfir ve gafil kalpler, hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, kalp huzuru, gönül huzuru veya “cemiyyet-i dil” denilen mutluluğu tadamaz. Huzur bulamaz, çırpınır da çırpınıp durur. Üstelik bu çırpınış bir aşk neşvesinin uyandırdığı vuslat heyecanı da değildir, geçici sebeplerin, boş emellerin sarsılıp yıkılışından kaynaklanan bir hicran acısıdır ki, “Allah” demedikçe sürekli olarak devam eder gider…
Kur’ân böyle bir Allah zikridir. Kur'ân'ın düşünceye yaptığı telkinlerle Allah'ı zikretmeyen ve bununla tatmin bulamayan kalplerin, hiçbir âyet ve delille tatmin bulmasına imkan yoktur.”
Dünyanın bütün fikir akımları ve dinleri insanı, toplumu mutlu yaşatma hedefini ileri sürdüğü söylenebilir. Mutluluk nihaî bir hedef olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak Batıyı bu noktada en iddialı medeniyet olarak ele aldığımızda beklentinin gerçekleşmediği ortadadır. Materyalist akımların öngördüğü bireyin ve toplumun refahı ancak zorlama bir çerçevede kalmıştır.
Hedonizmin (hazcılık) getirisi ruh planında yok oluşa neden olmuştur. Çünkü insanın kalıcı yönleri yerine, bedenî cihetlerin tatminini esas almıştır. Nefse müteallik doyum sürecinde paylaşmak yerine, sahip olmak tek hedef olarak belirlenmiştir. Bunun üzerinden ilericilik ve gericilik icat edilerek ülkeler tüketim kültürü etkisine tâbi tutulmuştur. Mutluluğa giden yolda, ahlakîlik rafa kalkmış ve bunun için güçsüz ülke ve toplumların sömürülmesi süreci başlamıştır. Gelinen noktada geri kalmış toplumlar tüketim kültürünün işgali altında kalmıştır.
Batı dünyasının mutluluk arayışının, hazların tatminine yönelik olduğu biliniyor. Aynı zamanda bunu, diğer tüm toplumlara dayatıyor. Zevklerin tatmini ile mutlu olacağını sanan ve kendi inancından gaflete düşmüş olanları büyüleyen bu albenili sahtelik, ilericilik olarak takdim ediliyor.
Seküler yaşam tarzı, tüketerek mutlu olma ve hayata tutunmayı esas almıştır. Bu kültür dilimize de yansımıştır. Mesela vedalaşırken “kendine iyi bak” temennisi kontrolsüz bir taklidi göstermektedir. Bireyin benliğini cemiyetten öncelikli kılma anlayışının tezahürüdür.
Modernite her insan için muhtemel olan acıya, sıkıntıya, hastalığa ve ölüme psikolojik bir tanımlama getiriyor; marazî bir bakışla problem olarak görüyor. Bu sıkıntılardan kaçması gerektiğini telkin ederek, mutluluk avcılığını dayatıyor. Mutluluğuna ortak etmek istediği ötekileri modernleşme ile dönüştürüyor.
İtminanın insana verdiği eşsiz mutluluk hiçbir maddî mikyas kabul etmez. Onu elde etmek için nefsi arındırma sürecine girilir. Bu yola girmek yerine, taklide kapılanlara Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şu hadisini hatırlatmalı:
“Sizler, kendinizden önce geçen milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına tıpa tıp muhakkak uyacaksınız. O dereceye kadar ki, şayet onlar daracık keler deliğine girmiş olsalar, siz de muhakkak onlara uyarak oraya gireceksiniz, onlara tabî olacaksınız.” Ebu Sâid radıyallahu anh diyor ki: Biz:
“Ya Rasûlallah! Bu ümmetler yahudilerle hıristiyanlar mı?” diye sorduk. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Onlardan başka kim olacak!” buyurdu.
"Kalıcı itminanın arayışı içinde olanlar, ancak varlıktan soyundukça mutmainler yoluna çıkabilirler. Öyle ki nefsin ferah ve "mutluluğundan" sarf-ı nazar edinceye kadar çalışmalı..."
















