Altı Lambalı Radyo Ya Da Bir Değişimin Direnç Noktası

Yazar: 
Mustafa Suna
Köşe: 
Deneme

Bin dokuz yüz otuzlu yıllara doğru doğmuştu. Adını "Ali" koydular. Evin ikinci çocuğu olarak, gözlerini tavanı olmayan, döşeme tahtalarının aralıklarından ahırdaki hayvanların gözüktüğü; ahırın başka, evin diğer odalarının başka akrabalara ait olduğu, tuvaletin ortak kullanıldığı, üç odalı, kerpiçten yapılmış bir köy evinde gözlerini dünyaya açmıştı Ali... İki buçuk yaşına geldiğinde ölen babasının, gözleri önünde, avluda yıkandığını hayal-meyal hatırlıyordu.
Hayatının yirmi beşinci yılında, genç yaşta, arkasında bir genç dul eş ve iki yetim bırakarak dünyadan göçen babasının; kendisi gibi, daha bebek iken babasını kaybettiğini, yetim büyüdüğünü, babasıyla aynı kaderi paylaştığını, hayatın acı gerçeklerini tanımaya başladıkça daha iyi idrak edecekti…

Babasının ölümünden sonra, adını, babasının adı olan, “Mehmet” ile değiştirdiler. “Ali” adı nüfus cüzdanında kaldı; bilenler, O’nu “Mehmet” bildi ve öyle tanıdı…
Ekonomik değerlerini yıllarca süren savaşlarda kaybetmiş bir toplumun kurduğu yeni bir devletin neredeyse ilk yılları…
İlköğrenimin ancak üç yıl yapılabildiği; cehaletin, kıtlığın, işsizliğin, başıboşluğun hüküm sürdüğü yıllar…
Mehmet’in Hatça Anasını derin bir endişe sardı…
Başına kalmış iki yetim… Genç yaşında, her türlü ahlaksızlığın kol gezdiği bir ortamda, hem kendini, hem de çocuklarını koruyacak ve de doyuracaktı… Ürettiklerini hayvanına yükleyerek pazara götürüp satacaktı ki evini geçindirebilsin; bu da ancak evin erkeğiyle olurdu...
Zorba erkekler dul kadınları rahatsız ederler, çocuklarına “dul karı büyüttüğü”, “atasız büyüme; kapaksız kaynama”, “yetim mi, bir tekme de sen vur!” derlerdi. Bu sözleri, çocuklarına dedirtmeyecekti Hatça Ana…
O dönemlerde, köyünün muhtelif yerlerinde Köy odaları vardı; aynı zamanda, odaların uyulması gereken kuralları…
Mehmet’in büyüdüğü yıllarda yoktu gerçi ama açlıktan kötü yola düşmüş, orta kadınları olduğunu duymuştu bu odaların(!) Odalı, sırasıyla yatmaya götürürmüş bu kadınları… Götürmeyen erkekten sayılmaz, bazen odalılıktan da atılırmış(!) Hatta bir defasında, bir odanın orta kadını, başka bir odanın odalıları tarafından kaçırılınca; orta kadını kaçırılan odalıların kadınları, odalarının orta kadınını tekrar geriye kaçırmak suretiyle odalarının şerefini(!) kurtarmışlar!
Akşam karanlığından sonra ortalıkta, bir keçi, koyun, tavuk mu kaldı; artık bulmak ne mümkün?
Adamın ahırının duvarını delip keçisini çalar, keser, pişirir, odaya getirir, birlikte yerlerken keçinin sahibine, “malın gibi ye(!)” derler; zavallı adam, acı gerçeği ancak evine gece vardığında anlarmış.
Folluklardan yumurta çalmanın çocuklar arasında kahramanlık sayıldığı, kadın kavgalarının gün be gün eksik olmadığı yıllar…
Köyün kendi ormanında kesimlik odun olduğu halde, komşu köylere ait orman alanlarından kaçak odun kesenler; maceralarını ballandıra-ballandıra anlatırlardı. Bu tür durumlarda Köy İhtiyar Heyetlerince tedbirler alınır; kaçak odun keserken yakalananlara, kestiği odunu taşıtmak, arabasına, öküzü yerine kendisini koşmak(!) gibi cezalar verilirdi.
Bir mahalleden diğer bir mahalleye kız verilmez, mahalle çocukları gün aşırı diğer mahalle çocuklarına baskın düzenler; bu baskınlarda, karşı gruba esir(!) düşen çocukların kulak memeleri dibinden azıcık kesilir; böyle çocuklar, daha sonraları, “eski kulağı kesiklerden” diye anılırdı.
Bütün düğünleri odalılar yapar, içkisiz düğün olmaz, düğünlerin içkisini damadın mensubu olduğu odalılar alırdı. Düğünlerde sarhoşluğun sebep olduğu kavgalar eksik olmazdı…
Odalarda sabahlara kadar kâğıt oyunları oynayıp akşamlara kadar uyumalar…
Hâli vakti yerinde olmayıp da onuruna düşkün, ahlaklı insanlar, sayısı fazla da olmayan iş sahiplerine, bir öğünlük yemek karşılığı çalışmaya giderler, o da her zaman bulunmazdı…
Sofrası zengin iş sahiplerine karın tokluğuna bekar duranlar (ücretsiz işçi), kendilerini şanslı sayarlardı..
Hatça Ana haramı-helâlı bilir, onuruna düşkün, kendine laf söyletmezdi. Kadınlar cumalığında kulağına giren bilgilerle, “Elhamcâzım” diye-diye namazlarını kılardı. Çocuklarının üzerine titrerdi. “Aman yavrum, harama bulaşma, dul karı büyüttüğü dedirtme, şu-şu büyüklerinle beraber otur-kalk!” diyerek sakındırdı durdu, ahlaksızlıklardan, kötülüklerden çocuklarını...
Köyde, az da olsa, oturaklı, bilgili, görgülü, dönemin olumsuzluklarından uzak kalmış, işi-gücü yerinde insanlar vardı. Mehmet, anasının telkinleriyle, bu insanlarla birlikte günlerini geçiriyordu. Başka gidecek yeri olmadığından oda ortamına katlanan; ancak olumsuzluklara bulaşmayan bu insanların dizi dibinde oturdu-kalktı, işlerinde, sofralarında bulundu.
Bitirdiği yıl ilkokul dört yıla çıkmış; ancak muhtarlık O’na kalem, defter alamamıştı. Bir yandan da büyüdüğünün farkına varıyor, sorumluluk ve sahiplenme duyguları artıyordu.
Okulunu, kalem, defter parası bulamadığından bırakmak zorunda kaldı. Artık O, hayatı boyunca, tahsilin ne? sorusuna; “ilkokul üçten terk” diye cevap verecekti…
Altı aylığına altı liraya çoban durdu…
Evinin erkeği oydu ve evini geçindirmesi gerekiyordu, daha on yaşlarında…
Arsızlığa, hırsızlığa bulaşmadan yıllarını geçirdi. Ağır işlerde pişti, güçlendi, kendini korumayı öğrendi…
Evlenme vakti geldiğinde, Allah, O’na, orta kadınlı oda yıllarında, bu orta kadınlara bulaşmayan bir kayınpeder nasip etti. İlk iki nişanlısından, sözlerine itibar ettiği bilge kişilerin: “cık, cık” yani “olmadı” ifadeleri üzerine ayrılmış; üçüncüde, yine bu bilgi insanların tasdikiyle karar kılmıştı.
Bu ara, büyüme sürecindeki yıllarda; “öl! deyince ölecek” kadar samimi arkadaşları da oldu. Yalnız arkadaş grubu etkisiyle, odalarda ara-sıra kağıt oyunlarına oturur; düğünlerde, az da olsa içkiye bulaşır olmuştu. Diğer konularda asla dürüstlükten, doğruluktan, mertlikten taviz vermiyordu…
Askerlik çağına geldi. Askere gitti. Dürüstlüğü, görevinde titizliği, O’nu asker ocağında saygıdeğer bir konuma getirdi…
Askerden izinli gelmişti, gençlik bu ya, arkadaş grubuyla, odada sabahlara kadar kâğıt oyunları oynayıp gündüzlerini uyuyarak geçirdi…
İzni ne çabuk bitmişti?
İzin dönüşü, kendini Şehir’e ulaştıracak olan dağ yoluna yöneldiğinde içini derin bir pişmanlık kapladı… Dedi: “Ben naptım? Anam bir dul kadın; karım yevmiyeye giderek ev geçindirmeye çalışıyor. -Bir gaz lambası alabilmek için altı gün yevmiyeye gitmişti.- Sabahlara kadar oyun oynayıp akşamlara kadar uyudum; arkada bir şey bırakmadan gidiyorum.”
Yol boyunca içini kemiren bu duygular; O’nu derin bir pişmanlığa yöneltti. Bir daha içki içmemeğe, kâğıt oyunları oynamamaya söz verdi.
Tövbe etti bütün işlediği günahlara...
Askerden döndüğünde yeni bir sayfa açtı hayatında. Sık-sık, Köyünün Hocasıyla baş başa kalır, bilmediği konuları sorardı. Namaz sûrelerini kulaktan duyma öğrenmişti. “Belki hatalı okurum da bozulur diye” namazlarını cemaatle kılmaya özen gösterir; asla namazlarını bırakmazdı.
Hayatında, asla başka bir köyün ormanından kaçak odun kesmedi. Bir defasında, kendi köyünün kesim alanından yükünü dolduramayınca, böyle bir işe niyetlenmiş; ancak “Allah beni görüyor” diyerek bu işten vazgeçmiş; yine köyünün orman alanı içinde olan başka bir mevkie giderek odun yükünü tamamlamayı tercih etmişti.
Ramazan ayının uzun, sıcak yaz günlerine rastladığı yıllarda, oruç tutmayanlar, sözde serinlemek amacıyla başlarını pınar oluklarına sokar, öylece oluktan su içerler, bu şekilde oruç tutmadıklarını gizlerlerdi. Yine böyle bir günde, saatlerce süren yolculuk sırasında, sıcaktan iyice bunalmış ve abdest aldıktan sonra, saçından akan suyu içerek orucunu bozmuştu. Bu işi yaptığından dolayı yüreği günlerce yandı, durdu. Sık-sık korkulu rüyalar görür oldu. Köyün Hocasına durumu anlattı. Aldığı cevap: “Altmış gün keffâret orucu tutacaksın!” Keffâret orucunu tuttu; akabinde, ramazan ayı gelmiş, bu şekilde, arka arkaya üç ay oruç tutmuştu. Belki de, Köyünün bilinen zamanlarında bu şekilde keffâret orucu tutan birkaç kişiden biriydi…
Ya oda hayatı? Arkadaş grubu? Pişman olmuş, tövbe etmişti. Bir daha içkiyi ağzına koymayacak, oyun kâğıtlarına elini sürmeyecekti.
Kendini oyalamak, odalardan, oda ortamından uzak tutmak için dağdan alıp bağa vurdu. İşlemek, daha fazla zaman harcamak, daha çok üretmek için îcar tarlalar tuttu.
Öğleden sonraları, onca yorgunluğun ardından, hayvanıyla, üç saatlik gidiş, üç saatlik gelişli dağ kışlalarından davar gübresi getirmeye gider; hem îcar tutmuş olduğu tarlaların gübresini temin etmiş, hem de kendini bir daha bulaşmak istemediği oda ortamından uzaklaştırmış olurdu.
Bu ağır iş temposuna, vücudu ne kadar dayanacaktı?
Birden beyninde şimşek çaktı… Evet, neden olmasın? Sürekli problemler yaşayan, küçük meselelerden dolayı bölük-pörçük olmuş insanları farklı bir ortamda, bir araya getirmek; getirirken de yaşadıkları olumsuzlukları geldikleri mekânlarda bırakmak, yeni ortama taşımamak…
O yıllarda, çay içebilmek lüks olduğundan her evde çay bulunmaz; odalarda da kişi başına belli bir bardak sayısını geçmeyecek şekilde demlenirdi. Çayı bulunup da misafirlerine ikram edebilenler iki bardaktan fazla vermezlerdi.
Bin dokuz yüz elli beşlere doğru, şehir araba yolunun yapılmasıyla kamyonlar köye ulaşabildiğinden, köylü ürününü rahat pazarlar olmuş, ekonomik durum az da olsa düzelmiş, köylünün cebi para görmüştü.
İlkokul eğitimi beş yıla çıkalı-beri de azimli öğretmenlerin gayretleriyle, köyün eğitim seviyesi yükselmiş, mahalleler arası çocuk kavgaları seyrelir olmuştu. Ne de olsa çocuklar okul ortamında, akşama kadar beraber bulunduklarından dolayı, aralarında kaynaşma ortaya çıkıyordu.
Köy hamamının yanına, kahvehane açacaktı Mehmet Dayı...
Muhtarlıkla anlaşıldı. Arkadaş grubunun ve dostların gayretleriyle köyün ilk kahvehanesinin duvarları yükseldi, üzeri toprak damla örtüldü.
Kahvehanenin tabanını, döşeme veya betonla kaplama imkânı olmadığından toprak olarak kalmıştı. Taban, tozmasın diye sık-sık sulanırdı.
Dört adet gaz lambası alınıp kahvehanenin dört yanına asıldı.
Çaylar demlenmeye ve kahvehane, meşe odununun külünde demlenmiş çayları içmeye gelen köylülerle dolup boşalmaya başladı. İnsanlar, odalarda oynadıkları kâğıt oyunlarını bırakıp kahvehaneye, çay içmeye, muhabbet etmeye koşuyorlardı.
Mehmet Dayının şartı, kâğıt oyunları asla kahvehaneye gelmeyecek, aynı zamanda, ezan okunduğunda topluca camiye namaza gidilecekti.
Ezan okunduğunda, kahvehaneyi kapatır, camiye namaz kılmaya giderdi Mehmet Dayı; tabii müşterileri de… Cuma vakitlerinde, kandil gecelerinde, teravih namazlarında, kahvehaneyi açık bulamazdınız…
Odaların odalıları, kahvehaneye geldikçe, namazlar beraber kılındıkça; kâğıtlar odalardan, içkiler düğünlerden kalktı, gitti… Odalar, ancak düğünlerden düğünlere açılır oldu…
Bu değişimden, odalardan kendilerine menfaat sağlayan, ortamın yapay kahramanları rahatsız oldular. Köy Heyeti ve Muhtarlıkla, Mehmet Dayının arasına fit soktular…
Mehmet Dayı’yı gecenin saat birinde muhtarlığa çağırıyorlardı. O dönemlerde böyle bir saatte, bir şahsın hangi amaçla Muhtarlığa çağrıldığı bilinirdi!
Değişime destek veren, köyün bilge ve sözü geçen insanları, samimi arkadaş grubuyla beraber, gecenin bu geç saatinde Muhtarlık binasının etrafını sarıp Mehmet Dayıyı, Köy Heyetinin elinden söke-söke aldılar, kılına dokundurmadılar… Muhtarlıktan, Heyetin elinden adam almak görülmemiş şeydi. Belki de ilk defa oluyordu böyle bir şey!
Köy Muhtarlığının, Hükümet yardımıyla gelen bir radyosu vardı. Belli saatlerde açılan radyodan, köylüler “acans” dinlerlerdi. Buna aşırı bir düşkünlükleri vardı.
“Nasıl edelim de Mehmet Dayı’nın kahvehanesini dağıtalım, müşterisini çekelim, kaybolan itibarımızı yenileyelim; eski, o efelik günlerimize geri dönelim? Biz de bir kahvehane açalım, radyo getirelim, gaz lambaları yerine, “lüks”le ortalığı aydınlatalım.”
Öyle de yaptılar…
Bir gün içerisinde, bütün müşteri -birkaç birbirine tutkun arkadaş ve Mehmet Dayı’nın destekçisi ileri gelenler dışında- yeni açılan kahvehaneye akıverdiler... Belli saatlerde değil sürekli radyo dinleyebiliyorlardı artık. Lüks altında muhabbetlerini yapabileceklerdi akşam olunca…
Daha sonra?
O gün, namaz vakitlerinde yalnızca Mehmet Dayı’nın kahvehanesi kapandı.
Ve karar verildi: Bir gün içerisinde; en son model olan ve sesi daha çok çıkan “altı lâmbalı” bir radyo ile “lüks” alınacak ertesi günün sabahı kahvehane öyle açılacaktı.
Mehmet Dayı’nın yeterli parası yoktu. Aynı gün, radyo ve lüksün parası arkadaşlar arasından toplandı. Bu iş için Mehmet ve Hüseyin görevlendirilmişlerdi.
Mehmet ve Hüseyin, Mehmet Dayı’nın kayınpederinin katırını aldılar. Sekiz saatte Şehir’e vardıklarında gece olmuştu. Satıcılar bulundu, dükkânlar gecenin o geç saatinde açtırıldı, alınması gerekenler alındı, tekrar, gerisin geriye köye dönüldü…
Sabah, şafak sökerken, Mehmet Dayı’nın kahvehanesini parlak bir lüks ışığı aydınlatıyor ve “altı lâmbalı radyo”nun sesi yeni günü selamlıyordu…
Mehmet Dayı’nın radyosu “altı lâmbalı”; öteki kahvehanenin radyosu “dört lâmbalıydı” ya; köylü, “altı lâmbalı” radyonun sesinin geldiği kahvehaneye yöneliverdi…
Diğer kahvehane mi? Ha açıldı, ha açılmadı; şimdilerde adını bilen bile yok…
“Altı lâmbalı radyo” iyiye, güzele doğru değişimin direnç ve dönüm noktası oldu.
Odaların odalıları kahvehaneye aktıkça kahvehane yetmez oldu. Mehmet Dayı bu kahvehaneyi devredip ikinci bir kahvehane açtı ve aynı prensipleri orada da yerleştirdi. Ancak, normal namaz vakitlerinde artık kahvehaneyi kapatmıyor, yalnızca kendisi camiye gidiyordu…
Çocuklar ve gençler kötü örnekleri görmeyince, iyiyi, güzeli benimsiyorlar; böylelikle, kötülükler unutuluyor ve ortadan kalkıp gidiyordu… Zamanla ortaya çıkan muhabbet ortamında, ne mahalle kavgaları kaldı ne de diğerleri…
Kızını, kız verilmeyen mahalleye ilk verenlerden biri de Mehmet Dayı oldu.
Köy bütünlüğü içerisinde getirilen su ve inşa edilen su deposundan su alan mahalle çeşmeleri kuruldu. Artık, tüm köylü ortak suyu içiyorlardı.
Yeni inşa edilen evlerde mahalle ayırımı yapılmadığından, genç kuşaklar birbirine komşu oldu.
O gündür bu gündür, bu iki kahvehane dışında açılan diğer kahvehaneler yaşama imkânı bulamadı. Asla bu iki kahvehaneye kâğıt oyunları getirilemedi. Arada niyetlenenler olduysa da müşteriler, niyetlenilen kahvehaneyi boşaltıverdiler.
Televizyon yayınları köye ulaşıp kandil programları yayınlanıncaya kadar kandil gecelerinde, kahvehaneler kapatılmaya devam etti.
Teravih ve cuma namazı vakitlerinde, bu gün de bu beldede kahvehaneleri açık bulamazsınız.
Bir akşam vakti bu beldeye yolunuz düşerse, ezan okunmaya başladığında, “kahvehane cemaatinin” “cami cemaatine” dönüşüp camiye yöneldiğine şahit olursunuz.
Düğünlerinde alkol kokusu duyamazsınız bu beldenin.
Mehmet Dayı’ya ne mi oldu? O, daha sonra, değişik yaşanmış hikâyelere konu olacak değişimlerin peşinde koşturdu-durdu. Şimdilerde bu değişimlerin meyvelerini toplamakla meşgul…