İlkadım'dan
Müslümanların kâfirler karşısında gerilediği, her zaman ve zeminde "neden bu hallere düştük?" sorusunun sorulması ve buna cevap aranması tabiidir. İslam'da bir hata olmadığına, son din olduğuna, başka bir din ve şeriat gelmeyeceğine göre müslümanların İslam'ı anlayışlarında bir sıkıntı olduğu aşikârdır.
Çözüm yolları da buna göre aranmalıdır. Ulemanın bir hadise istinaden “tecdit” olarak nitelediği bu husus tarih boyunca olmuştur. İslam tarihinde müceddit unvanını hakkıyla alan şahsiyetler hepimizin malumudur.
Tecdit faaliyetlerinde, İslam’ın temel kaynakları Kur’an, sünnet ile bunların sahabenin ve ilk devir müctehid imamların anlayışı esas alınmıştır. Tecditte, değiştirmek yoktur yenileme vardır. Yenilenen de İslam değil müslümanların İslam’ı anlayış ve yaşayışlarıdır.
Son iki yüz yıldır müslümanların batı karşısında mağlup konumunda olması, Osmanlı’nın dahi küffar karşısında tutunamaması tecdit arayışlarını en üst seviyeye çıkarmış idi. Yalnız son yıllarda bu husus tecdit çığırından reform çığırına doğru evrilmekte.
Daha önceleri de İslam’ı reforme etme çabaları olmuştu. Hindistan’da Ekber Şah, ardından yine Hindistan’da İngilizlerin arzu ve desteğiyle Ahmet Kadıyanî bu işe kalkışan kişilerdendir. Cumhuriyetin ilk yıllarında da buna benzer girişimler olmuş ama daha sonra, Batılı tarzda, dinin toplumdaki ağırlığını tamamen kaldırma ve önemsememe politikası benimsenmişti.
Son yıllarda dinin toplumdaki ağırlığı yeniden artıp müslümanların yeniden dünya siyasetinde etkin olma belirtileri başlayınca İslam üzerine oynanan oyunlar da arttı. Arzu edilen, modern, kapitalist dünyaya uyumlu; Batının değerlerini savunan ve batı çıkarlarına çomak sokmayan bir İslam anlayışı.
Bunun oluşturulması, oluşturulsa bile müslümanlara kabul ettirilmesi kolay bir şey değil. Öncelikle önlerinde 1400 yıllık bir gelenek duruyor. Bu sebeple ilk yaptıkları geleneğe saldırmak ve ana kaynaklara istinat ettiklerini iddia etmek. Tabii geleneğin içine mezheplerin, müçtehit imamların, diğer ulemanın ve fıkıh, hadis şerhi, tefsir birikiminin girdiğini ifade etmemiz gerekiyor. Hemen hemen tüm reformcular(kendi adlandırmalarıyla tecditçiler) açıkça veya zımnen Kur’an’ın 1300-1400 yıl boyunca yanlış anlaşıldığını, hadislerin gerektiği gibi ayıklanamadığını, önceki ulemanın zayıf ve mevzu hadisleri tam olarak ortaya koyamadığını ve sahih hadisleri de gerektiği şekilde anlamadıklarını ya da anlayışları çağlarına göreydi o çağ değiştiğine göre anlayışın da değişmesi gerektiğini iddia ediyorlar.
Bir de tarihselciliği çıkardılar ki böylece hem ayet ve hadisleri kabul etmiş olacaklar hem de Kur’an ve sünnetin bu çağa söyleyeceği şeyleri minimuma(o da kendi istediklerine) indirecekler.
İlginç olanı bu çabaların tamamına yakını, İslam’ın ahkâmla yani devleti doğrudan ilgilendiren konuları ile cihad kavramının barışçıl(!) yorumlanmasında toplanmış durumda. Tabii bir de ibadetsiz, amelsiz, sadece ahlaktan ibaret bir din anlayışı oluşturma çabaları var.
Bütün bu çabaların (ister iyi niyetle ister kötü niyetle yapılsın) bizim kavramımızla İslam’ı tahrife yol açtığını görmek gerekiyor. Bir tecdit hareketi yine geleneğe dayanarak yapılmak zorundadır. İslam ümmetinin 1400 yıl boyunca İslam’ı yanlış anladığını ileri sürmek çok büyük bir iddiadır. Bunun vebali de çok yüksektir. Ebubekir Sifil Hocamızın dediği gibi:
“Birisi size bu Din’in yüzyıllar boyunca yanlış/hatalı anlaşılıp yaşandığını söylüyorsa ya niyetinden, ya aklî dengesinden ya da istikametinden şüphe edin. Dördüncü bir şık yoktur.”
Bu sayımızda ve önümüzdeki sayıda dergimizin imkânı ölçüsünde “Din Tahrifçileri” üzerinde durmaya gayret edeceğiz. Eğer bir hatamız, sürçülisanımız olursa düzeltilmeyi bekleriz.
Rabbim bizleri istikametten ayırmasın.
Selam ve dua ile…
