Reform Laboratuvarı Türkiye
Türkiye, İslam dünyasının reform laboratuarı. Nazarî ve pratik reformları hem imal hem de ihraç ediyor. Reformlar önce Türkiye'de pişiriliyor sonra da İslam âlemine servis yapılıyor. 'Bizde pişer komşuya da düşer' tekerlemesinde olduğu gibi komşu ülkeler de Türkiye'de kotarılan reformları kendilerine ve bünyelerine adapte etmeye çalışıyorlar. Türkiye'nin reformların laboratuarı olması keyfiyeti aslında bizim tesbitimiz değil.
NZZ/Qantara.de sitesinin yazarlarından Volker S. Stahr'a ait bir tesbit ama pek yerinde ve vakıaya mutabık veya eskilerin tabiriyle mukteza-yı hâle uygun bir tesbit.
Türkiye merkezî ezan gibi birçok yenilikleri veya reformları ürettiği gibi ülke dışına da ihraç ediyor. İhraç unsurlarımız bir hayli fazla. Sözgelimi, Mısır ve Suriye gibi ülkeler bu sistemi adapte etmek için sıradalar veya yarış halindeler. Mısır bütün itirazlara rağmen hem de Hamdi Zakzuk'un ağzından merkezî ezan sistemini uygulamanın yollarını ve çarelerini aradığını duyurmuştur. Son rötuşlar yapılıyor.
Suriye'de reformun yeni yüzü olan Muhammed Habaş da Türkiye modernizmini ve din-laik ilişkisini model olarak aldıklarını ve içselleştirdiklerini ifade etmiştir. “Biz din devletine karşıyız” dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Biz seküler bir devlet yapısı istiyoruz. Aynen Türkiye gibi...” 1
George Soros eksik söylemiş. Meğer çok ihraç ürünümüz varmış da biz bilmiyormuşuz. Oysaki Türkiye'nin en iyi ihraç ürününün Mehmetçik olduğunu söylemişti. Hâlbuki reformizm ve modernizm de bunlardan birisi. Türkiye 80 yıldır modernizm üretiyor ve üretmekle kalmıyor aynı zamanda bunu ihraç ediyor.
Qantara adlı sitenin, “Turkey as a Laboratory of Islam? Synthesis of Islamic Thought, Secularism and Modernity” başlıklı çalışması bunu apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara Okulu ve Fazlur Rahman çizgisinde ve üçgeninde Türkiye bir reform laboratuarı veya kuluçkası veya kalesi olarak ortaya çıkıyor. Qantara adlı site Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hadis ayıklama çalışmalarını da nazara veriyor. Özellikle de modernizmin çekicisi ve rol modeli olan kadın konusundaki hadislerin ayıklanacağını bizzat Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu Nuriye Akman ile sohbetinde kamuoyunu iletmiştir. Bu tarz çalışmalarla Türkiye'nin İslam ile demokrasiyi veya sekülarizmi sentezlemede İslam âlemine öncü ve model olduğu ileri sürülüyor. Yeni ve modern bir İslam tanımı çabaları Batı'da da makes ve yankı ve onun ötesinde destek buluyor. Ergon Verlag sözgelimi bu alanda iki çalışmayı günyüzüne çıkardı. Bunlardan birisi Bülent Uçar'ın “Recht als Mittel Zur Reform Gesellschaft” adını taşıyor. İkinci çalışma ise Felix Körner'in Ankara Okulu'ndaki reformcu çizgiyi tanıtmayı amaçlayan “İslam'ı Yeniden Düşünmek” adlı çalışması. Bu bağlamda, Körner 19'uncu yüzyılda Muhammed Abduh ile temaslarıyla iştihar eden İzak Taylor adlı bir papazı andırıyor.
Cizvit papazı Körner Ankara'da yıllarca kalmış, ilahiyat fakültesinde temaslarda bulunmuş, dostluklar geliştirmiş ve din ve ilahiyat mebahisi üzerinde sohbetlerde ve tartışmalarda bulunmuş. Reformcu Ankara Okulu çevresiyle İslam'ın reforme edilmesiyle ilgili müdavele-i efkârda bulunmuş. Körner reform yolunda ve modern İslam modelini ortaya çıkarmak için Diyanet'le Ankara Okulu'nun yakın çalıştıklarını müşahede etmiş... Tabii ki Bardakoğlu döneminde... Ankara Okulu'nun İslam hukuku ve Kur'an-ı Kerim'in yorumlanmasına dair Batı'nın ürettiği kriterleri benimsediği de ifade ediliyor. Bu ilim adamlarına örnek verilen isimlerden birisi Mehmet Paçacı. Paçacı'nın Fazlur Rahman'ın açtığı çığırdan gittiği, onun yöntemini benimsediği ve sürdürdüğü ve İslam’ı anlama ve yorumlamada tarihselci bir bakış açısına sahip olduğu ifade ediliyor.
Körner, Paçacı'ya ilaveten yine büyük çoğunluğunun Fazlur Rahman'ın fikrî dokumasından ve tezgâhından geçtiğini söylediği bazı isimleri sıralıyor. Adil Çiftçi, Ömer Özsoy, İlhami Güler ve onlardan önce de bir yönüyle onlara zemin hazırlayan Hüseyin Atay ve Mehmet Said Hatiboğlu. Bir de reformun ve reformcuların popüler ayağı var. Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz gibi. Her ne kadar Hayri Kırbaşoğlu veya İhsan Eliaçık gibi bazı isimler bu noktada Yaşar Nuri Öztürk veya Zekeriya Beyaz'la bazı ortak paydaları paylaşıyorlarsa da popülist olmamaları itibarıyla onlardan ayrılmaktadırlar. Ahlakî endişeleri itibarıyla onlardan ayrıldıkları söylenebilir.
Bu reformların siyasî canibi de var. Bu da AKP modeliyle anılıyor. Bu itibarla, AKP modeli de mercek altına alınmış durumda. AKP’de reformist düşüncelerin daha popüler hâle gelmesine ve halk kitlelerine ulaşmasına ve onlar nezdinde yaygınlık kazanmasına hizmet etmektedir. Burada çok manidar olan hususlardan birisi ise en azından fikren Türkiye'nin en gelenekçi cemaat yapılarından birisi olarak bilinen Işıkçı gibi cemaatlerin bu tezada rağmen gazeteleri ve yayınları aracılığıyla canla başla AKP'yi desteklemeleridir. Bu da kimi gelenekçi cemaatlerin meseleye ilkesel bazda değil de pragmatik olarak baktıklarının resmidir. Dolayısıyla bu mesele de, genel kuralsızlıktan nasibini almaktadır. Reform sürecini analiz edenler tarafından AKP seküler İslamcı bir parti olarak algılanıyor. Alev Çınar adlı bayan araştırmacı 1990'lı yılların sonunda yükselen AKP anlayışının seküler bir İslamcı kimliğe inkılâp ettiğini ve büründüğünü söylemektedir. AKP çığırıyla birlikte seküler-İslamcı bir millî kimliğin de doğmakta ve taazzuv etmekte olduğunu ifade ediyor. Türk-İslam sentezi nasıl Özallı yıllara damgasını vurmuş ise galiba AKP'li yıllara da seküler-İslamcı akım veya anlayış damgasını vuracakmış gibi.
Son sıralarda temayüz eden ve ünü ülke dışına taşan reformcu düşünürlerden birisi de Ömer Özsoy. Özsoy da diğerleri gibi Kur'an-ı Kerim'in kısmen tarihsel olduğunu savunuyor. Zamanla bağlantılı olarak her şeyin göreceli, nisbî, izafî olduğunu ve bu meyanda Kur'an-ı Kerim'in bazı hükümlerinin de böyle olduğunu savunuyor. Şimdi Ömer Özsoy Frankfurt Üniversitesi Teoloji Fakültesi'nde İslam dersleri veriyor.
Türkiye'nin dışında İslam ülkelerinde de benzeri reform dalgalarına rastlanıyor. Türkiye'de özellikle de 28 Şubat süreci ve Millî Görüş söyleminin düşüşe geçmesiyle birlikte reform dalgası yükselmeye başladı. Millî Görüş çizgisinin bazı yöntem hataları bahane edilerek esasattan sapmaya gidilmiştir. İran'da da Hatemî dönemi ile birlikte, velayet-i fakih modelinin iflası algılamaları reform çizgisini kalınlaştırmıştır. Suriye gibi zaten İslamî olarak tanımlanamayacak olan rejimler ise İslam'ı kendilerine uydurmak için reform söylemine dört elle sarılıyorlar. Bu bağlamda, Esat rejiminin İslamî yüzü olan ve sık sık uydu kanallarının misafir ve konuk ettiği Muhammed Habaş ise dînî anlayışta Türkiye'yi kendilerine model ve örnek aldıklarını söylüyor.
İran'da devrim dalgasından sonra şimdi de reform dalgası yükseliyor. Nejad ikinci devrim dalgasıyla birlikte muvakkaten bunun önünü kesmiş olsa bile reform ekseni geniş açılar kazanarak ilerliyor. Bu eksenin en yetkin ve önemli sima ve temsilcilerinden birisi Abdulkerim Suruş'tur. Suruş, İslamî bilim ve anlayış tabiatının değişebileceğine inanıyor.
Dînî ilimlerin beşerî bir tecrübe olduğunu belirten Suruş dolayısıyla bunun beşerî muamele görmesi gerektiğini savunuyor. Dînî uygulamaların da kutsal olmadığını ve içtihadî olduğunu savunmaktadır. Böylece ilâhî kaynaklı olanla beşerî kaynaklı olanı eşitleme cihetine gitmektedir. Diğer ilimler gibi dînî ilimlerin de insan yorumuna dayalı olduğunu ve insanî yorumların da gelişmelerle birlikte değişime açık olduğunu hatırlatıyor. Suruş, İslam'ın rijit ve aşırı yorumlarının modern bir fenomen olduğunu savunuyor. Bununla da İslam’da devlet mefhumunu ve ahkâm-i kur'aniyyenin tatbikatını kastettiği anlaşılıyor. Suruş da bütün yenilikçiler gibi İslam’da devlet, hukuk yerine demokrasi ve insan hakları gibi batılı ve beşerî değerlerin ikamesini savunmaktadır. Devlet talebi ve ahkâm-ı Kur'aniyyenin tatbikinin rijit ve modern bir talep olduğunu ve bunun İran gibi iflas eden örneklerde istibdadın kaynağını teşkil ettiğini düşünüyor.
Burada günümüzün yenilikçileriyle II. Abdulhamid Han'a karşı çıkan dünün yenilikçileri arasında büyük bir ortak paydanın olduğunu görüyoruz. II. Abdülhamid ve düzenine karşı çıkanlar bugün aynı nedenlerle devlet mefhumuna ve ahkâmın tatbikine karşı çıkmaktadırlar. Bilakis ahkâmın tatilini istiyorlar. İkinci Abdulhamid Han'a karşı İttihatçı çizgiyi destekleyen ulema bugün de liberal çizgiyi savunmaktadır. Bu hususta yanlış bazı uygulamalarla doğru teori arasında neden orta bir yol bulunmuyor? Sözgelimi, yöntem hatalarıyla esasata taalluk eden normlar arasında ayrım yapılamaz mı? Elbette ki yapılabilir ve ayrıca yapılmalıdır da? İç muhasebe bunu gerektirir. Ancak yenilikçiler kolaycılığa kaçarak sadece reddediyorlar. Nejad gibi slogancılık düzeyinde meseleyi savunanların ezbercilikleri gibi aslında yenilikçiler de bu değerleri reddederek kolaycılığa kaçmış oluyorlar.
Bu anlamda, Abdulkerim Suruş Şia'da beş temel olduğunu ve bu temellerin haricindekilerin teferruat meseleler olduğunu söylüyor. Fethullah Gülen'in başörtüsü için teferruattır demesi gibi. Suruş da devlete ve hukuka müteallik meseleleri aynı şekilde teferruat kabilinden görüyor. Tevhid, nübüvvet, imamet (12 imamın velayetine inanmak) ve mead ve adalet gibi beş dogmanın dışındakilerin temel olmadığını savunmaktadır. 5 dogmanın dışındakiler ona göre tatil edilebilir veya ertelenebilir. Aslında Sudanlı Ahmet Naim de sünnî kökenden gelmesine rağmen bu hususta aynen Suruş gibi düşünüyor. Demek ki yenilikçilerin evrildikleri nokta aynı. Bu anlamda, devletin bazı hukuku İslamîyyeye müteallik uygulamalara nezaret etmesinin gereksiz olduğunu ve asrımızın rijit bir yorumundan ibaret olduğunu savunmaktadır. Burada imamet/hilafet gerçekten de esasattan veya usul-i dinden olmasa bile bu ahkâmın tatilini gerektirmez. Suruş, insan hakları meselesine aynen laik çevreler gibi bakmakta ve istibdadın yerine Batı'dan devşirilmiş insan hakları normlarının alınmasının İslam’ın ruhuna daha uygun olacağını söylemektedir.
İran'ın önemli reformcularından birisi de Muhsin Kadivar'dır. Rafsancani döneminde ve muhtemelen onun direktifleriyle istihbarat teşkilatının bazı bariz laik aydınları kara listeye alarak suikast timleriyle ortadan kaldırması üzerine buna ilke bazında ilk karşı çıkanlardan birisi Muhsin Kadivar olmuştur ve bu itirazlarını yazılı basında seslendirdiği için kötü şöhretiyle nam salan Evin hapishanesinde 18 ay geçirmiştir. Faruherler, Muhammed Muhtari ve Muhammed Dajafar Pujandeh gibiler bu furyaya kurban gitmişlerdi. Aftab dergisinde İslam'ın geleneksel yorumunun insan hakları ve demokrasi ile bütünüyle uyumsuz olduğunu savundu ve bunun tarihî bir sapma olduğunu, Kur'an ve sünnetin ruhuyla da bağdaşmadığını ileri sürdü. İslam'da herkesi bağlayan evrensel normlar ve hukuk bulunmadığını, herkesin inancında serbest olduğunu dile getirdi. İnsan haklarıyla çelişen İslam'ın bazı kurallarının esnetilebileceğini ve tarihî bağlama irca ederek meselenin bu şekilde üstesinden gelinebileceğini savunmaktadır.
İslam'ın öğretilerini dört bölümde mütalaa ediyor. Cemiyetin hayatını düzenleyen dördüncü kısmın (şeriat) zamana zemine ve yeni ihtiyaçlara göre yeniden belirlenebileceğini, tanzim edilebileceğini ve bu meselenin halka metruk olduğunu söylüyor. Aslında, İbni Haldun'un halife seçiminde söylediklerini o şeriat veya hukuk dairesine ve bağlamına taşımış ve yerleştirmiş oluyor. İbni Haldun halife seçiminde tanzim edici kurallar bulunmadığını ve bu işin gelişmelere, vaktin ilcaaatına ve halkın tensibine vâbeste olduğunu savunmuştur. Şimdi Kadivar gibiler de aynı anlayışı hukuk alanına da yansıtıyorlar. Böyle olunca zaten batı ile İslam arasındaki ayırıcı sınırlar da kendiliğinden kalkmış oluyor. En azından pratik veçhesiyle.
DEVRİM ÇİZGİSİNDEN
REFORM ÇİZGİSİNE
Şimdi İran'da Celal Ali Ahmed, Ali Şeriati ve Murtaza Mutahhari gibi devrimci düşünür kuşağının yerini 1990'lı yıllarda evrimci ve reformist öncü kuşak aldı. Hatta Ali Şeriati'nin muakkibi olarak görülen Suruş giderek Ali Şeriati'nin devrimî çizgisinden uzaklaştı ve seküler bir çizgiye oturdu. Bir başka reformcu düşünür ise Muhammed Müçtehid Şabesteri. Ayetullah Humeyni'nin talebelerinden olan ve Hamburg İran Camii'nde Hatemî'nin selefi olan Şabesterî de reformcu bir çizgiye oturmuş durumda. İbni Arabî gibi şarklı âlimlerden etkilendiği gibi aynı zamanda Paul Tillich, Karl Rahner, Hans Georg Gadamar gibi batılı mütefekkirlerden de etkilenmiştir. Siyasî hayattan çekildikten sonra İslam Cumhuriyeti'nin ideolojisi ve pratiklerinden derin kuşku duymaya başlamış. Elbette ki bunların başında da velayet-i fakih doktrini geliyor. Velayet-i fakih konusunda tartışmalara girmekten kaçınsa da bu doktrini içine sindiremediği bir gerçek. Şabesterî de İslam hukukunu tarihselcilik prensibiyle veya anlayışıyla aşmaya çalışanlardan. Günümüzde hukuku tatil etmenin gerekçesini tarihselcilik anlayışı oluşturuyor. Ona göre, Hazreti Peygamberin döneminin bazı özel şartlarının ürünü olan uygulamalar bugüne taşınamaz veya taşınmamalı. Bu bağlamda, Şabesterî yeni bir dînî teoloji teklif ediyor. Bugüne kadar yeni bir ilm-i kelam teklifleri çok oldu ama genel anlamda dînî bir teoloji teklifi olmamıştı. Her ne kadar Gazali'nin İhya'sı bu anlamda yeni bir teoloji ise de bu parçalanmışlığı ve şizofrenik ayrımı bertaraf etmek için yeni bir denemeydi ve Gazali bunda başarılı olmuştur. İhsan makamı ile fıkhı, kalbî ibadetle carihaların hareketlerini cemetmiştir.
Sudanlı reformculardan birisi de Batı'nın gözdelerinden Ahmet Naim'dir. 1980'li yılların başlarında heterodoksi eğilimlerinden dolayı idam cezasına çarptırılan ve infaz edilen Mahmut Taha'nın takipçilerinden olan Ahmet Naim, Medenî ayetlerin tarihsel olduğunu ve hükümlerinin tatil edilmesi gerektiğini savunuyor ve kalıcı olanın ise Mekkî ayetler olduğunu ileri sürüyor. Naim, şeriatın hukuk düzeni olmadığını; moral değerler bütünü olduğunu ve Musevîlik ve Hıristiyanlıktaki on emirle eşdeğer bulunduğunu ileri sürmektedir. Bu aslında, İslam’ın hukuk ve dünya düzeni olmadığını ve İslam'ın dünyevî boyutunu inkar eden Ali Abdurrazık'ın tezinin bir başka biçimde söylenmesidir, günümüze yansıması ve tekrarıdır.
Ali Abdurrazık'a göre, İslam serapa manevî bir düzenden ibarettir. Bu bakımdan, Ahmet Naim'in tezi Ali Abdurrazık'ın tezinin günümüze uyarlanmış halinden başka bir şey değildir. Bununla birlikte Ahmet Naim sekülarizm ile dinin alanlarının birbirinden ayrılamayacağını öngörüyor. Lâhut ile nasutun sınırlarının geçişken olduğunu ileri sürüyor. Abdullah Naim de Abdulkerim Suruş gibi İran tarzı rejimlerin ve devlet anlayışlarının arkaik olmadığını ve modern dönemlerinin bir ürünü ve hatta bidati olduğunu savunmaktadır. Naim, 'Şeriat kanun değil' diyor. Naim İslam'da kilise bulunmadığını, dolayısıyla ortak bir yorum ve buna dayalı kurumsal bir yapısı olmadığını ileri sürüyor. Kendisini heretik ve sapkın olarak tanımlayanları da selamlamaktan çekinmiyor.
Muhammed Habaş gibi bir başka Suriyeli reformcu ise Muhammed Şahrur isimli zattır.
Abdullah Naim ile birlikte en tartışmalı isimlerden birisidir. Şahrur siyasî reformlardan önce dînî reformların yapılması gerektiğini savunuyor. Newsweek editörü Ferid Zekeriya'nın demokrasiden önce liberalizmi önşart olarak görmesi gibi, Şahrur da siyasî reformlardan önce dînî reformların gelmesi gerektiğini savunuyor. Şahrur intihar/istişhad saldırılarına kafasını takmış durumda. Arap ve İslam dünyasının bir Martin Luther'e ihtiyacı olduğunu söylüyor aksi takdirde adam olmayacağını iddia ediyor! Çok ilginç değil mi? Mehdi veya Mesih bekleyenleri gelenekçiler olarak yaftalayanlar da Martin Luther kılığında bir kurtarıcı bekliyorlar. Ne tezat? Mehdi inkârcılarının da kendilerine göre mehdileri var. Şahrur Gazali ve Şafii gibi isimlerin tarih olduğunu ve onların düşüncelerinin de tarihsel olarak kaldığını ve dolayısıyla artık onları geride bırakmak gerektiğini savunuyor. Mazi ve tarih tünellerinde bırakılması gereken safralar. Teröre, teröriste, şiddet yanlılarına ve aşırılara sahip çıkmalarından dolayı Arap ve İslam toplumlarının da felaha ulaşamayacaklarını söylüyor. Bu ve benzeri ifadelerinden dolayı Şahrur, Kur'an ve Hazreti Peygamberin hukukuna tecavüz etmekle suçlanıyor.
ÇAĞDAŞ OKUMALAR
Her dönemin kendisine göre çağdaş okumaları var. Bu okumalardan birisi Ekber Şah'a aitti ve döneminde İslam’ın salahiyetinin ve geçerliliğinin kalmadığına inanıyordu. Ama Ekber Şah modernizmi Ali Tantavî'nin deyimiyle hulefa-i raşidin numunelerinden biri olan Evrengzip'in tashihiyle aşılmıştır. Bugün de benzeri çağdaş okumalar vardır ve devam etmektedir. Ekber Şah da bin yılı doldurmasıyla birlikte İslam'ın tarihe karıştığına inanmıştı. Gelmiş ve geçmişti. Bundan dolayı da döneminin kapandığını söylemişti. Bu bir nevi dehrilik ve bir nevi de tatilciliktir. Ekber Şah “Dur haysü dare'z zaman” yani zamanın döndüğü yere dön ve çağdaş ol kaidesini şiar ve düstur edinmişti. Hâlbuki “Dur haysü dare'l hak” kavramı esas olmalıydı. Yani şahsın veya zamanın döndüğü yere değil hakkın döndüğü yere dönmek. Zira tarih çizgisi mustatil ve uzunlamasına değildir, aksine dairevîdir. “Keser döner sap döner, bir gün gelir hesap döner” denildiği gibi. Bundan dolayı eninde sonunda döneceği yer yine hakkın haziresidir. Tarih de kaç defa buna şahit olmuş ve ispat etmiştir.
Muhammed Said Ramazan el-Buti, Ankara Okulu ve onun dayandığı çağdaşlaşmacı veya dehrici Ekber Şah akımının ve modelinin uzantılarından biri olan Fazlur Rahman gibilerin çağdaş okumalarının gerisinde yahudi plan ve fikriyatının yattığını söylemektedir. Bu fikriyatın ve desiselerin İslam'la cepheden vuruşmak yerine içine girerek onu tahrip etmeye yöneldiğini ifade etmektedir. Bediüzzaman'ın tabiriyle kurt gövdeye girmiş ve sinmiştir. Çağdaş okumaların araçlarından birisi de içtihad kapısının açılmasıdır. İçtihad kapısı kapanmamıştır ki açılsın. Sadece şartlarına haiz olanların nedreti yüzünden kapalıdır. Muhammed Said Ramazan el-Buti bazı yahudi çevrelerin İslam'la ilgili tahrifane yazdıkları kitaplara müslüman müellif ismi aradıklarını ve onların adı altında veya vasıtasıyla kitaplarının etkisini artırmak istediklerini ileri sürüyor.2 Nitekim Mensur Fehmi'nin kadınla ilgili yazdığı kitapların veya Ali Abdurrazık'ın bazı kitaplarının bu suretle yayımlandığına dair rivayetler var.
Maalesef Türkiye'de de başörtüsüz ve kadersiz bir Türk İslam’ı anlayışı geliştirilmek istenmektedir. 1990’lı yıllarda atlattığımız İslam gerçeği furyasından sonra buna dair Gündüz ve Uygar Aktan'lar sürekli olarak kalem oynatıyorlar. Yine Şahin Filiz ve Osman Zümrüt ve hatta Ethem Ruhi Fığlalı da bu akıntıya kürek çekmektedirler. Yine bu bidatlerden birisi de Seyyid Kutup gibi zevatın 50-60 yıl önce bahsettikleri Amerikan İslam'ıdır. Türk İslam'ı, Hind İslam’ı, Arap İslam’ı, Acem İslam'ı ve Avrupa İslam'ı bu bidat çığırının türevleri arasındadır. Bu moda kavramlarla İslam'ı parça parça yapmak ve Kur'an ifadesiyle tek ümmet olan müslümanları birbirinden ayırmak istemektedirler.
Bu reform çığırlarını, salgınlarını ve akımlarını genel olarak yenilikçilik adı altında toplamak mümkündür. Bu akımların müslümanlara sürekli yıkım ve pasifizm getirdiklerine ve emperyalizmin keşif kolu olduklarına dair birçok eser kaleme alınmıştır. 1857 yılından sonra Hindistan'da kurulan Aligarh Okulu, Ankara Okulu'nun selefleri arasında sayılmalıdır. Mısırlı Muhammed el Behiy'in kaleme almış olduğu “el-Fikru'l-İslamî el-Hadis ve Sılatuha bil'İstimari'l-Garbî” kitabı sömürgecilikle, reformizm ve pasifizm ilişkilerine ayna tutmaktadır. Keza Prof. Muhammed Muhammed Hüseyin'in unutulan kitabı “el-İslam ve'l-Hadaretu'l Garbiye” adlı eseri kurdun gövdedeki seyeranının hikâyesini anlatmaktadır. Keza Ataullah Bogdan Kopanski, “Sabres of Two East” adlı kitabında Kazan'daki Ceditcilerden bütün yenilikçilere kadar bu akımların ortak kaderinin hep yenilginin adresi olduklarını ortaya koymaktadır.3 Elbette bu maniheist bir anlayışla yeniliklerin hepsinin kötü olduğuna veya kadimin tamamıyla iyi olduğuna delalet etmez. Ama yeni yeni olduğu için makbul ise bu zaten hem heterodoksi hem de maniheist bir yaklaşıma girmektedir. Bu çığır müslüman ümmetin felaket köprüsü ve yoludur.
Dehrilik ve bidat çizgisindeki çağdaş okumalar, müslümanların çağdaş felaketidir.
Kaynakça:
1-Portrait Muhammad Habash. A Turkish model for Syria, Kristin Helberg, Qantara.de, 2005.
2- Hazihi müşkilatuhum, s: 247, Darul Fikr
3-Sabres, s: 83 ve devamı
