Müslümanlar Arasındaki İlişkiler-1
Muhterem müslümanlar, Bugün müslümanlar arası ilişkiler ve birbirimize karşı davranışlarımızla ilgili bir sohbet yapacağız. Tabii müslümanların birbiriyle ilişkileri, küçük büyük münasebetleri deyince akla ilk gelen Hucurat suresidir. Çünkü bu sure-i celile, bir kısım bedevinin Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme karşı yapmış oldukları yanlış tavır ve konuşmalarından dolayı nazil olmuş ve ümmet-i Muhammed'in, peygamberlerine ve büyüklerine nasıl davranacağı hususunda bize açık beyanlar ve mesajlar sunulmuştur.
“Ey iman edenler! Allah'ın ve Elçisi'nin (emrettiği şeyin) önüne kendinizi koymayın, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: Çünkü Allah, kuşkusuz her şeyi işiten, her şeyi bilendir!” (Hucurat 49/1)
Hucurat suresi böyle başlıyor.
Değerli müminler biz bir güneş gibi insanlık semasını aydınlatan Osmanlı İslam medeniyetinin ahfadıyız. O medeniyetin çocuklarıyız. Fakat gel gör ki yüzyıla hatta daha da fazlasına yakın bir zamandır, o güzelliklerimizi, o özelliklerimizi yitirdik. Batı hayranlığı, kokuşmuş batının süflî hayatına karşı aşırı ilgi, maalesef bizi bu medeniyetin, bu güzel hayatın insanı olmaktan yavaş yavaş uzaklaştırdı. Bizi nefsimizin, süflî arzularımızın ve kokuşmuş batının zebunu haline getirdi.
Şimdilerde anlayışlar, hadiselere yaklaşımlar büyük ölçüde değişti. O güzelim hayat tarzımız, insana sürur ve huzur veren o hayat akışımız yön değiştirdi. Her şeyi çıkar hesaplarına göre yapmaya başladık. Dünya hesaplarımız ahiret hesaplarımızın önüne geçti. Büyük küçük, akran, akraba, arkadaş, komşuluk ilişkilerimize bir bakalım. Ne kadar kabalaştık, ne kadar bencilleştik; enaniyet içerisinde, süflî duyguların ortamında o güzelim kimliğimizi kaybetmeye başladık. Onun için Kur’anî hakikatleri, nebevî gerçekleri, İslam’ın esaslarını çok iyi bir şekilde öğrenmek, öğretmek ve yaşamak durumundayız. O zaman göreceğiz ki yaşantımız başkalaşacak, değişecek; her şeyi bir estetik zevk içerisinde yapacağız.
Kalbin estetiği vardır, gözün estetiği vardır, kulağın estetiği vardır, elin estetiği vardır. İnsanda, her şeyin güzelini görme, duyma, söyleme, hissetme, düşünme arzusu ve kabiliyeti vardır.
Bizim ecdadımız, o estetik içinde, o güzellikler içerisinde yaşadığı için düşüncesinde, konuşmasında, gözünde ve her yaptığı işte bir estetik vardı. Her şeyi yerli yerinde en güzel bir biçimde yapıyordu. Bu sebeple, sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, evlerde, hâsılı yaşanılan her ortamda bir ahenk oluşuyordu. Gözü, kulağı tırmalayan, düşüncelerimizi yorgunlaştıran, kalbimizi çoraklaştıran her türlü duygu ve hareketten uzak gayet tabii bir hayat yaşıyorduk. İnsanlarımız mesuttu. Halk lisanıyla, “bir insan kuru ekmeğini duru suyuna batırıp yerdi” ama hiçbir zaman bu hâlinden şikâyet etmezdi. Kendine düşen vazifeleri yapardı ve onu yaptıktan, çalışıp çabaladıktan sonra Allah Teala’nın verdiği rızka rıza gösterir, asla isyan etmezdi. Ama şimdiki insanlarımız her sahada olduğu gibi bu sahada da o güzelim davranış güzelliklerini, o güzelim ahengi kaybetti. Birazcık sıkıntıya girmeye görelim, isyan, tuğyan, figan başlıyor.
İşte bütün bunlar, bu güzellikler İslam’ın güzellikleri idi. Kur’an’ın güzellikleri idi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yaşantısının güzellikleri idi. Biz o güzellikler içerisinde yaşadığımız için güzeldik. Şimdi çirkinleştiysek o yaşantıdan uzak kaldığımız için çirkinleştik. Birbirimize karşı muamelelerimiz, davranışlarımız, hareketlerimiz, insanî ilişkilerimiz kabalaşmışsa, işte o güzelim inceliklerin, zarafetin içinden başka bir ortama ayak kaydırdığımız için olmuştur.
Değerli müminler,
Bu ayet-i kerimenin, yani “Allah ve Rasûlünün önüne geçmeyin”in manası şudur:
Söz, davranış ve hareketlerimizde, kısacası her işimizde Allah Teâlâ’nın ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hükmünün önüne geçmeyeceğiz. Allah Teâlâ herhangi bir hususta bu böyledir dedikten sonra bir mümin onun aksini iddia edemez. Eğer aksi olursa işte o zaman Allah’ın hükmünün önüne geçmiş oluruz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem herhangi bir hususta bir emir buyurmuş veya herhangi bir şeyi yasak etmişse biz onun önüne geçemeyiz. Allah Rasûlünün emrettiği neyse onu yapacak, nehyettiği neyse ondan ictinab edeceğiz. Allah Teâlâ neyi emretmişse onu yapacak, neyi nehyetmişse ondan ictinab edeceğiz. Onun aksini yapmak Allah ve Rasûlünün önüne geçmektir.
Veya Allah Teâlâ ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize bir sınır çizmiş ve bu sınır içerisinde hayat sürmemizi emretmişse, biz o sınırı taştığımız, o sınıra müdahale ettiğimiz zaman, ayağımız kaymış, Allah ve Rasûlünün önüne geçmiş oluruz.
Allah’ın kelamı olan Kur’an okunuyor, Kur’an’ın hükümleri anlatılıyor. Kur’an’ın gerçekleri dile getiriliyor. Siz o zaman kalkıyor, dinlemiyorsunuz, başka sözler ediyorsunuz. Sanki bu Allah kelamı değilmiş gibi davranıyorsunuz. İşte bu, Allah’ın sözünün önüne geçmektir. Veya Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek kelamları hadisleri anlatılıyor, okunuyor, açıklanıyor siz sanki hiçbir şey yokmuş gibi; bu buyruklar, bu kelamlar, bu hadis-i şerifler Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin değilmiş gibi davranıyorsunuz; kendiniz kendinize göre takılıp ona göre konuşuyorsunuz, o ahengi bozuyorsunuz. İşte bu da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin önüne geçmektir.
Hucurat suresinin ikinci ayet-i kerimesinde Rasulullah’a nasıl hitap edilmesi gerektiği anlatılıyor.
“Ey iman edenler! Sesinizi Peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O'nunla konuşmayın, yoksa bütün (güzel ve iyi) işleriniz, siz farkında olmadan boşa gitmiş olur.”
Değerli müminler, bu ayet-i kerimede, insanların birbirlerine hitap tarzı, küçüklerin büyüklere, talebelerin hocalarına, çocukların babalarına karşı nasıl konuşmaları, nelere dikkat etmeleri gerektiği hususunda bir talimat var.
Bazı insanlar Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin sözü işitilmeyecek kadar seslerini yükseltiyorlardı. Bu ayet her ne kadar Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve Ashab-ı kiram hakkında inmiş ise de kıyamet sabahına kadar hükmü bâkidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şu anda aramızda yok. Fakat biraz önce de ifade ettiğim gibi O’nun hadisleri okunurken, şerh edilip anlatılırken, sanki Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hayattaymış, sanki o kelamları o konuşuyormuş gibi edeble dinlememiz gerekir.
Bununla beraber hocalarımıza, büyüklerimize karşı da onların sesini bastıracak şekilde yüksek sesle konuşmamamız lazım. Ayrıca bir büyüğümüz bir yerde sohbet ederken veya herhangi bir şeyi izah ederken onun sesinin duyulmasına mani olacak bir şekilde birbirimizle konuşmamalıyız. Çünkü biz öyle yaparsak:
1- Adaba mugayir hareket etmiş oluruz
2- Hocamıza karşı hürmet ve saygımızı yerli yerinde yapmamış oluruz.
3- O büyüğümüzün sohbetinde veya herhangi bir şeyi izahında anlatmak istediği şeyin orada bulunanlar tarafından duyulmasına, iyi anlaşılmasına mani olmuş oluruz. Böylece üç yanlışı bir arada yapmış oluruz.
Onun için Allah Teâlâ, birbirinize bağırıp çağırdığınız gibi Rasulullah aleyhissalatü vesselamın huzurunda öylece bağırıp çağırmayın, öyle yaparsanız yapmış olduğunuz ameller farkında olmadan yok olur gider, sevabını alamazsınız, buyuruyor. Tabii aslında birbirimize karşı bağırıp çağırmamız da caiz değildir. Çünkü mümin müminin kardeşidir ve birbirine karşı hitap tarzı da en uygun bir tarzda olmalıdır. Fakat insanlar çoğunlukla buna riayet etmediği için ayet-i kerime, “birbirinize bağırdığınız çağırdığınız gibi büyüklerinizin huzurunda, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzurunda da öyle davranmayınız” buyuruyor.
