Allah'tan Hakkıyla Korkmak

Yazar: 
Fatih Yılmaz
Köşe: 
Kaliteli İnsan

Allah korkusu bu imtihan ortamında müminin en büyük dayanağıdır. Çünkü Allah korkusu, kişiyi, her anında Allah'ın istediği gibi davranmaya, O'nu hoşnut etmeye çalışmaya, şeytanın ve nefsinin isteklerinden sakınmaya, onların hile ve oyunlarına karşı uyanık ve tedbirli olmaya sevk eder. Bu da, insana kendi sınır tanımaz isteklerini uygulatmaya çalışan nefsin ve şeytanın hiç işine gelmeyen bir durumdur.
Bu sebeple şeytan ve nefsi, insanı en başta Allah korkusundan uzaklaştırmaya çalışır. Allah'tan korkmanın gereksiz, hatta yanlış olduğu, asıl önemli olanın Allah sevgisi, kalp temizliği olduğu gibi telkinlerle onun Allah'tan korkup sakınmasını engellemek ister. Oysa Kur’an'ı okuyan şuurlu bir insan, şeytanın bu tür telkinlerinin hiçbir gerçekliği olmadığını, tamamen saptırma ve aldatma amacı taşıdığını rahatlıkla görür. Zira Allah, müminlere Kendisi'nden korkmalarını Kuran'da son derece açık bir biçimde emretmiştir. Bu emir Kur’an'ın sayısız ayetinde yer alır.

Hiç kuşkusuz şuuru açık hiçbir insan, sonsuz güç ve kuvvet sahibi Allah'ın gazabını üzerine çekecek bir ahlakı benimsemez. Kaldı ki insan o kadar zayıf yaratılmış bir varlıktır ki çoğu zaman çok küçük ve sıradan sıkıntılara bile katlanamaz. Örneğin bağırtacak, yalvartacak derecede bir acı insan için dayanılmazdır. Ama buna gelene kadar, sırf bu çığlığı uzaktan duymak bile aslında insana tarifsiz bir sıkıntı yaşatır. Çünkü insanın hem ruhu, hem de fiziği acıya, korkuya, gerilime son derece tahammülsüz bir şekilde yaratılmıştır. Biraz dar ve sıkışık bir mekânda bulunmaya, tiksinti verici bir kokuya, biraz mide bulantısı ya da diş ağrısına bile tahammülü yoktur. Üstelik bunlar bir azap çeşidi değil, dünyada karşılaşılabilen son derece sıradan eksikliklerdir.
Bu açık gerçeklere rağmen insanların çoğu gaflet ve şuursuzluklarından dolayı Allah korkusundan uzak bir yaşam sürerler. Oysa bu insanların ruhlarına ve bedenlerine dünyada tattırılan acılar cehennemde karşılaşacakları azapların çok küçük birer yansımasıdırlar ve sadece ibret ve uyarı mahiyetindedir. Ama bir ömrü, Allah'ın sonsuz gücünü, kudretini göz ardı ederek geçiren bu insanlar, kendilerine ölüm gelince Allah'ın azametini tüm şiddetiyle hissedecek ve dünyadaki hiçbir korku ile kıyaslanamayacak, tarifi mümkün olmayan bir korkuya kapılacaklardır.
Kişisel azapların yanı sıra Kur’an, Allah'ın kendi katından gönderdiği azaplarla helak olmuş insan topluluklarının örnekleri ile de doludur. Bu insanlar, Allah'ın sınırlarını tanımayarak başkaldırdıkları için, hiç şuurunda değillerken ansızın büyük felaketlerle yok edilmişlerdir. Allah kimine evlerini yerinden söken kasırgalar göndermiş, kimine içinde oturdukları şehirleri yerle bir eden sağanaklar isabet ettirmiştir. Depremlerle nice insan topluluklarını, mülkleriyle beraber yerin dibine geçirmiştir. Kimini suda boğmuş, kimini de püsküren lavların altında bırakarak taş haline getirmiştir. (Kavimlerin Helakı, Harun Yahya)
Şeytan aleyhillane bununla da kalmaz. İnsanın son nefesinde imanını almak ve yaptığı tüm güzel amelleri boşa çıkarmak için elinden gelen tüm maharetlerini gösterir.
Allah dostlarından Ebû Zekeriyya hasta döşeğinde ölümle pençeleşiyordu. Yakın dostlarından biri kendisine "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Rasûlullah! (Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.)" sözlerini telkin etmek istedi. Bir etti, iki etti, üç etti. Ebu Zekeriyya her defasında söylemeyi reddediyordu.
Bu durum karşısında yakın dostu Ebu Zekeriyya'nın son nefesinde imansız gideceğinden korktu ve endişeye kapıldı. Bütün bir ömrünü Allah'a ibadet ve taat etmekle geçiren böylesine bir kimsenin şimdi hasta döşeğinde ölüm ile pençeleşirken Kelime-i Tevhid getirmemesine bir mana veremiyordu. Şeytanın bir kandırışına mı yenilmişti yoksa? Veyahut da yüce Allah'ın tecellisi karşında mı idi?
Bir müddet kafası bu düşünceler içinde çalkalanan dost baktı ki Ebu Zekeriyya sanki kafasında resmî geçit yapan düşünceleri okuyormuş gibi bir aralık gözlerini açarak, "Bana bir şey mi dediniz?" diye sordu. Orada bulunanlar. "Evet, üç defa şehadet getirmeni söyledik, her defasında reddettin. O yüzden büyük bir endişeye düştük." diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Ebu Zekeriyya şu olayı anlatmaya başladı:
-"Lanetlik şeytan elinde su bardağı ile gelmişti. Sağ yanıma dikilmiş, elindeki suyu göstererek "içecek misin?" diye soruyordu. Karşılığında ise, "İsa, Allah'ın oğludur." dememi istiyordu. Reddettim. Sonra sol yanıma geçip dikildi. Yine aynı hareketleri tekrarlayarak "İsa, Allah'ın oğludur." cümlesini söylememi istedi. Yine reddettim. Üçüncü olarak "La ilahe (Allah yoktur)" diye söyledi, yine reddettim. Böylece her çareye başvurarak tam manasıyla yoklamasını yapıp da müsbet bir netice alamayınca elindeki suyla dolu bardağı yere çarptı ve sıvışıp gitti. İşte gerçekte ben sizi değil, onu reddediyordum."
Ardından da şehadet getirerek ruhunu teslim eden Ebu Zekeriyya gülen bir çehreyle cennete yolculuk ettiğini müjdeliyordu
“Rablerinin emrine uyanlar için mükâfâtın en güzeli vardır. Ona uymayanlar ise, yeryüzünde olan her şey ve onun yanında bir katı daha kendilerinin olsa, kurtulmak için hepsini kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte hesabın kötüsü bunlar içindir. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır!” (Ra’d 18)
İşte hesapları kötü (ağır) olanlar bunlardır. Onlar kötü amellerinin tüm sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardır. Hiçbir günah, hiçbir hata, kısaca hiçbir şey unutulmayacak, hiçbir kötülük cezasız kalmayacaktır.
Kur’an’dan Allah’a isyan edenlerin sıkı bir hesaba maruz kalacaklarını öğreniyoruz; buna karşılık inananların ve Rablerine itaat edenlerin hesapları hafif olacaktır. Sadakatleri dikkate alınarak davaları yumuşak bir edayla yürütülecek ve genelde yaptığı iyilikleri hesaba katılarak, kusurlarının çoğu affedilecektir. Bu Rasûlullah aleyhissalatü vesselamın bir hadisi şerif-i ile daha da açığa kavuşmuştur.
Hz. Aişe radıyallahu anha rivayet ediyor.
Dedim ki:
“Ey Allah’ın Rasûlü! Kur’an’da korkutucu bir ayet var. “Kim bir kötülük yaparsa cezasını görür.” (Maide 123) Allah Rasûlü aleyhissalatü vesselam cevap verdi:
-Ey Aişe, Allah’ın mümin ve itaatkâr kullarının hesabını nasıl kolay göreceğini bilmiyor musun? Bu dünyada başına gelen bir musibet, bir diken batması bile olsa Allah tarafından günahlarının o veya bu kısmına kefaret olarak kabul edilecektir. Onun karşılığını görecektir.”
Aynı şey bu dünyada da olmaktadır. Bir efendi her zaman kendisine sadık ve son derece itaatkâr olan hizmetçisine yumuşak davranır, onun küçük kusurlarını hoş görür ve hatta sadakatle hizmet etmesini göz önünde bulundurarak onun büyük kusurlarını bile affeder. Buna karşılık eğer bir hizmetçi hain ve dik kafalı ise, yaptıkları hizmetlerin hiçbiri göz önünde bulundurulmaz ve hem küçük, hem de büyük kusurlarına hiçbir zaman müsamaha gösterilmez. Yaptığı her hatada af yoluna gidilmeden cezalandırılır.
Allah, insandan günah işleme ve küfre sapma güç ve özgürlüğünü alarak insanların hepsini doğuştan mümin ve itaatkâr kullar olarak yaratabilirdi. Bu durumda iman ve itaatten sapma gibi bir şey söz konusu olmazdı. Hak Teâlâ’nın insanı tutum ve davranışlarında hür bırakması, yaptıklarından mutlaka hesap vereceğinin işaretidir.
Hesabın ne kadar çetin olacağının bilincinde olan, ömrünü nefs muhasebesiyle geçiren Allah dostu Mevlana Halid Bağdadî şu özlü mısralarında bu konuyu bakınız ne güzel ifade ediyor:
Hak affeder deyip gafletle gezdim,
Kahrı unutup pek fazla azdım,
Hayrı terk ettim de hep günah yazdım,
Dediler: Kervanın göçtü; ah yazık!

Yarın hesap için denecek haydi!
Ah... nasıl kurtulur bu Halid şimdi?
İşte mahşer, işte bir melek geldi,
Amel defterimi açtı; ah yazık!
Nihai hüküm kıyamet gününde verilecektir, fakat keskin bir göz bugün bile “üzerlerine azap hak olanlar”ı görebilir. Mesela, apaçık bir kitap olan tabiatın sunduğu mesajları ve peygamberlerin getirdiği mesajları reddeden, kendi icat ettiği şeylere iman eden ve bunlar hakkında gerçek müminlerle tartışan bir kimsenin bu durumu, büyük bir hata içinde olduğunun apaçık bir göstergesidir.
Müminin ruh ve kâinatında selameti coşturmak, ümitsizliği, duygusuzluğu, kararsızlığı yok etmek için ahirete inanması çok önemli bir rol oynar. Son hesaba çekilme yeri, bu dünya değildir. En güzel mükâfat da bu geçici âlemde verilmez. Son hesap yeri orasıdır. Mutlak adalet oradaki hesapla kat’ileşir. Şu da hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, bu dünyada hiçbir kimse bütün işlerini yoluna koymuş, işlerini tamamlayıp ukbaya göçmemiştir.
Herkesin yarım kalmış işleri vardır. Kimi daha çok genç yaşta hayata gözlerini yummuş; bu şahıs evlenecekti, çoluk-çocuğa kavuşacaktı, iş kurup makam mevki sahibi olacaktı. Orta yaşlarda göçüp gidene sorsak, onun da dünyada tamamlayamadığı birçok işleri karşımıza çıkacaktır. Hayatının son demine gelmiş yetmişlik ihtiyarın da gönlü hâlâ 20-25 yaşlarında gezinti yapmaktadır.
Hülasa ölüme bu dünyada yaşayan hiçbir kimse tüm işlerini bitirip hazır bir şekilde gitmez. Ölüm mukadderdir ve bir gün mutlaka kapı çalınacaktır. Aşıkın maşuka özlemi gibi, bu dünyada kaliteli bir şekilde yaşayıp Allah’a kavuşmanın dayanılmaz hasretiyle seve seve ahirete gidecek şekilde yaşamalıyız.