Türkiye'de Anayasa Geleneğinin Özellikleri-3

Yazar: 
Yusuf Can
Köşe: 
Araştırma

d. 1924 Anayasası 1921 Anayasası ile yeni rejimin işletilmesi mümkün değildi. Hilafet ve Saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmişti. Kaldırılan bu geleneksel kurumların yerine yeni kurumlaşmalara gidilmemişti. Ciddi bir hukukî boşluk söz konusuydu.
Geniş ve kapsamlı bir anayasa gerekiyordu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, tasarladıkları devlet ve toplum modelini kısa sürede gerçekleştirmelerine elverişli olacak bir anayasayı, CHF’nın öncülüğünde, yeni meclis aracılığı ile yaptılar.30 Yeni anayasa Kanunu Esasi Encümeni adlı bir komisyon tarafından, özellikle Fransız ve Polonya Anayasalarından büyük ölçüde yararlanılarak hazırlandı. Klasik parlamenter sistem ile meclis hükümeti sistemlerinin izlerini taşıyan yeni anayasa, mecliste yapılan değişikliklerden sonra oylanarak 20 Nisan 1924’de yürürlüğe girdi.31

1924 Anayasası özgürlüklerin korunması ve siyasal iktidarın sınırlandırılması konusuna önem vermemişti. Bunun sebebi, millet iradesi ile meclis iradesinin birbiriyle kaynaştırılması ön kabulüdür. İktidarı elinde tutan aydın kadrolar meclisi, ulusal iradenin egemen olmasının en önemli güvencesi olarak görüyorlardı. Bu yüzden meclis iradesinin, yani iktidarın sınırlandırılmasını, aynı zamanda millet iradesinin sınırlandırılması anlamına geleceğini düşünüyorlardı.32
Yeni bir anayasa yapılmasına ve rejimin adı değişmiş olmasına rağmen asker-sivil bürokrasinin hâkimiyeti devam ediyor, İttihatçı gelenek varlığını sürdürüyordu.33 Bu kadro, 1924 Anayasasına ve onun temelini oluşturan meclis iradesi = millet iradesi anlayışına dayalı olarak yapılan devrimlerle, Osmanlıdan devralınan siyasî ve sosyal kurumların hepsini, batı hukuku ve kurumları ile değiştirdi.34
1923-1950 rejimi, çok açık ve seçik olarak sivil topluma ve demokrasiye karşı bir ideoloji üretmiştir.35 Tek parti yönetiminde, ülkenin, ekonomik, sosyal ve siyasî yapısı yasa gücü kullanılarak yukarıdan aşağıya doğru değişmeye zorlandı. Bu dönemde halk hâkimiyetinden değil olsa olsa Halk Partisi Hâkimiyetinden bahsedilebilir.36 Öyle ki, siyasî rejimin çerçevesini 1924 Anayasasından çok Halk Parti’nin tüzük ve programları37 ile kendi keyfine göre çıkarmış olduğu yasalar ve almış olduğu kararlar belirledi.38
Tek parti yönetimi, benimsediği değer ve düşünceler doğrultusunda zaman içerisinde 1924 Anayasasında bir takım değişikliklere gitti. Fakat bu değişiklikler, rejimin geçirdiği değişikliklerin yanında pek küçük kalmaktadır.39 Bu değişikliklerin en önemlilerinden birisi, anayasada yer alan dînî hükümlerin kaldırılması ile ilgilidir. 10 Nisan 1928 tarihinde yapılan değişiklik ile 2. maddede yer alan “devletin dini İslam’dır” ve 26. maddede TBMM’nin görevleri arasında sayılan “şer’i hükümlerin yerine getirilmesi” hükümleri anayasadan çıkarıldı. Ayrıca 16. maddede mebusların, 38. maddede, cumhurbaşkanının yemin metninde yer alan “vallahi” kelimesi kaldırıldı.40
Bir diğer önemli değişiklik ise, 5 Şubat 1937’de yapıldı. Bu değişiklikle CHP’nin altı oku anayasaya alınarak, devletin niteliklerini düzenleyen 2. maddeye Türkiye’nin “cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçı” olduğu hükmü eklendi. Ayrıca, 75. maddede yer alan ve tarikat seçme hakkını, “hiç kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefi inancından dolayı kınanamaz” diye güvenceye alan metinden tarikat kelimesi çıkarıldı. Böylece Anayasanın 75. maddesindeki bu hüküm, 30 Kasım 1925’de çıkarılan tarikatları yasaklayan kanunla uyumlu hale getirildi.41
Tek parti yönetiminde, örgütlü siyasî muhalefete izin verilmedi, kişisel ve bölgesel bazı karşı çıkmalar ise şiddetle cezalandırıldı. Tamamen içine kapanan siyasî hayat, 1945’lere gelindiğinde, dış dünyadaki gelişmelerin etkisiyle tıkanıklığa girdi. Rusya’dan gelen baskı karşısında NATO’dan yardım isteyen Türkiye, 1946’da batılı ülkelerin isteğine uyarak çok partili hayata geçti.42 1924 Anayasası bundan sonraki ömrünü, Demokrat Parti(DP)’nin iktidar, Halk Partisi’nin muhalefet olduğu çok partili siyasî mücadele ortamında geçirdi.43
1924 Anayasası, 1945’te çok partili hayata geçildikten sonra herhangi bir köklü değişikliğe uğramadan yürürlükte kaldığı için ağır bir yükün altına girmişti. Tek partili dönemde rahatlıkla işleyen anayasa, çok partili bir sisteme çerçevelik etmeye zorlanıyordu. Anayasanın kendisini bu göreve uydurabilmesi, ancak genel oydan çıkan çoğunluğun milli iradeyi temsil ettiği yöndeki ön kabul ile mümkün olmuştur.44
İktidara gelen DP bu anlayışla, CHP’den devraldığı çoğulculuğa ve muhalefete hayat hakkı tanımayan hukuki çerçeveyi muhafaza etmeyi tercih etti. Muhalefette iken sürekli olarak eleştirdiği ve değiştirmeyi vaat ettiği anayasal ve yasal düzeni değiştirme konusunda hiçbir girişimde bulunmadı. Hazır bulduğu yasal imkânları tamamen kendi çıkarına kullandı. Hatta meclisteki ezici çoğunluğuna dayanarak, azınlık haklarını sınırladı, muhalefete karşı baskı uygulayabildi. Bu defa roller değişti; CHP, güçler birliğine ağırlık veren 1924 Anayasasının değiştirilmesini istemeye başladı. Ancak, bürokrasinin ve ordunun CHP’ne bağlılığını bilen iktidar, devlet mekanizması içerisinde lehine kullanabildiği tek güç olan meclis üstünlüğü ilkesine ve meclis çoğunluğuna dayalı güçlü pozisyonunu elden çıkarmamak için anayasa değişikliğine yanaşmadı.45
İktidarı seçimle ele geçirme umudu geriledikçe, CHP’nin hırçınlığı arttı, muhalefeti sertleşti. Muhalefetin odak noktasını ise irtica tehlikesi oluşturuyordu. Neticede, CHP’nin meclis dışındaki (asker-sivil bürokrasi, üniversite, basın ve gençlik) güçleri kışkırtarak,46 hükümeti seçim dışı yollardan düşürmenin şartları oluşturuldu ve 27 Mayıs 1960’da Silahlı Kuvvetler darbe yaparak yönetime el koydu. DP iktidardan indirildi ve 1924 Anayasası yürürlükten kaldırıldı. Bu olay aslında 14 Mayıs 1950’nin rövanşıydı; böylece iktidar yeniden halktan devletçi seçkinlere geçmişti.47

Dipnotlar:
30- “1924 Anayasasını yapan II. Meclis, Birinci Grup’a mensup milletvekillerinin yer aldığı, Halk Fırkası’nın temsil edildiği bir meclis olmuştur. Bu sebeple buradaki anayasa yapımında ciddi bir temsil sorunu bulunmaktadır.” (Davut Dursun, “Anayasa Yapımında Temsil Sorunu”, Demokratikleşme ve Yeni Anayasa Özel Sayısı II, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı 30, Kasım-Aralık 1999, s.560)
31- Karatepe, a.g.e., s. 159-160
32- Soysal, 100 Soruda.., s. 48-49; “Başka bir deyimle, bugün, geriye baktığımız zaman, bize sınırsız meclis iktidarının başlangıç noktası gibi gözüken dönem, Anadolu ihtilalcilerinin gözüne iktidarı sınırlama çizgisinin doğal sonucu ve bitiş noktası olarak gözükmekteydi.” (Mümtaz Soysal, Dinamik Anayasa Anlayışı, A.Ü.S.B.F. Yay., Ankara-1969, s. 13)
33- “Cumhuriyet’in ilk yılları (1923-1946) ile Meşrutiyet devri arasında bir karşılaştırma yaptığımızda İttihatçı geleneğin Cumhuriyet devrinde iktidar partisi olan CHP’sine yani Cumhuriyetçilere de geçtiğini görüyoruz. Temelinde Halkçılık ve halk iradesi olan Meşrutiyet ve Cumhuriyet’te Halkçılık, gerçek anlamı dışında bir yapı ve uygulama göstermişti.”(Süleyman Kocabaş, “75. Yıldönümünde Cumhuriyet ve Cumhuriyet’in Niteliklerinde Yaşanan Sendromlar”, Cumhuriyet Özel Sayısı, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı 23-24, Eylül-Aralık 1998, s. 349-350); “Her şeyiyle Batılı olma özentisindeki Osmanlı aydınlarından tevarüs eden zihniyetle Cumhuriyeti kuranların hedefi; halk iradesine göre yön almak değil, halka şekil ve yön vermekti.” (Osman Aslan, “Mülkiyette Demokrasi”, Türk Demokrasisi Özel Sayısı, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı 17, Eylül-Ekim 1997, s. 512)
34- “Değişiklikler, önceki reformlar gibi siyasî ve idarî konularla sınırlı kalmadı; aile, miras, eğitim, giyim-kuşam gibi sivil hayat ve geleneklerle ilgili konuları içine alacak şekilde genişletildi. ” (Karatepe, a.g.e., s. 158)
35- Asaf Savaş Akat’la Röportaj, Sol Kemalizm’e Nasıl Bakıyor, Metis Yay., İst-1991, s. 86
36- “Tek parti idaresi boyunca bürokrasi, hem kanun koyucu, hem uygulayıcı, hem hâkim, hem yorumlayıcı ve zaman zaman da kendi kanunlarını ihlal etmekten geri kalmayan bir hüviyette görünmüştür. Zihniyet şudur: Bu vatanı, bu milleti o kurtarmıştır. Geri olan toplumu gerilik çukurundan çıkarıp medenileştirmiştir. Öyleyse, her türlü tasarrufa hakkı ve yetkisi vardır.” (Mehmet Doğan, Darbeler Müdahaleler ve siyasî Sistem, İz Yay., İst-1997, s. 92-93); “Yeni dönemde devlet gitgide tek bir partinin malı haline gelmiş, toplumsal ve kültürel yapı totalci bir sosyal mühendislik anlayışıyla kökten dönüştürülmeye ve yeni bir insan tipi oluşturulmaya çalışılmıştır.” (Erdoğan, a.g.e., s. 50); “CHF, 1935 Kurultayı ile birlikte, devlet yapısıyla kendi arasında daha sıkı bir kaynaşmaya doğru gitmektedir. Parti’nin Genel Sekreteri İçişleri Bakanı olmakta, valiler de Parti’nin il başkanlığı görevlerini yüklenmektedirler. O tarihlerde Avrupa’da oldukça yaygınlaşan faşist nitelikteki rejimlerin etkisini Türkiye’de de görmek mümkün olmaktadır.” (Soysal, Anayasa’ya.., s. 137)
37- CHF’nın kuruluş nizamnamesinde partinin amaçlarının, milli egemenliğin halk tarafından ve halk için kullanılmasına yol göstermek, ülkeyi çağdaşlaştırmak, hukuk devletini egemen kılmak olduğu belirtiliyordu. (Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Yurt Yay., Ankara, s. 58)
38- Örneğin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programında yer alan “dine saygılı olunacağı” hükmünün, gericiliği teşvik edici olduğu iddiasıyla ve Fırka ile Şeyh Said ayaklanması arasında ilişki kurulmak suretiyle TCF’nin kapatılması oldukça ilginçtir. Oysa yürürlükte olan 1924 Anayasasının 2. maddesinde “devletin dininin İslamiyet olduğu”, 26. maddesinde TBMM’nin görevleri arasında “şer’i hükümlerin yerine getirilmesi”, 75. maddesinde ise “hiç kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefi inancından dolayı kınanamaz” hükümleri açıkça yer alıyordu. Yine anayasa da bu hükümlerin bulunmasına rağmen 30 Kasım 1925’de çıkarılan bir yasa ile tekke ve zaviyeler yasaklanıyordu.; “O tarihten sonra, hamle ve inkılap namına ne yapılabilmişse, Anayasayı zorlayıcı karar ve kanunlarla yapılmış..” (Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, I.Cilt, Remzi Kitabevi, İst-1967, s. 307)
39- Soysal, 100 Soruda.., s. 21
40- A.e., s. 50
41- A.e., s. 51; Bu da hukuki düzenlemelerin hiyerarşik üstünlüğü açısından ilginç bir durum oluşturmaktadır. Yasaların mı anayasaya, yoksa anayasa hükümlerinin mi yasaya uygun olarak düzenlenmesi gerektiği konusuna sıra dışı bir örnek oluşturmaktadır.
42- Karatepe, a.g.e., s. 158
43- 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde asker-sivil bürokrasinin CHP’yi desteklemesine rağmen DP iktidara geldi. Bu başarıda CHP’nin dışladığı geniş halk kitlelerinin DP’ye teveccüh göstermelerinin büyük payı oldu. Batılılaşma dönemi boyunca siyaset ve yönetim dışında tutulan bu kitleler, merkezi iktidarı tekeline geçirmiş olan aydın, asker ve sivil bürokratların şahsında temsil edilen devletçi-seçkinci kadroyu, seçimlerle devletin başından uzaklaştırdılar. Uyguladığı kalkınma politikaları, dışa açık olması ve özel teşebbüse ağırlık vermesi, dînî törenlere ve geleneklere ilgi göstermesi ve din eğitimi konusunda adımlar atması, meclise ve siyasete, bürokratların yerine taşradan gelen serbest meslek sahiplerini, çiftçi ve esnafları taşıması, kendisini destekleyen kitlelere yakın durmasını ve daha halkçı bir görüntü vermesini sağladı. (Karatepe, a.g.e., s. 208-211)
44- Soysal, 100 Soruda.., s. 57
45- Karatepe, a.g.e., s. 214; Soysal, Anayasa.., s. 140-141; Gözübüyük, a.g.e., s. 124-125
46- İsmet Paşa o günlerde yaptığı bir konuşmada, kendisine bağlı çevrelere mesajını şu sözlerle ulaştırıyordu:”Bir ihtilal dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. Şimdi arkadaşlar şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru haktır. İhtilal meşru bir hak olarak kullanılacaktır.” (Cem Eroğul, Demokrat Parti, İmge Kitapevi, Ankara-1990, s. 155)
47- Erdoğan, a.g.e., s. 51; Darbe sonrası kurulan Yassıada Mahkemesinde, Türk hukuk ve demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçecek yargılamalar gerçekleştirildi ve Menderes, Polatkan ve Zorlu idama mahkum edilerek, idam edildi.