Amerika İle İlişkiler, Alevilerle İftar...

Yazar: 
İlhan Öztürk
Köşe: 
Haber Yorum

Başbakan Erdoğan'dan sonra, Cumhurbaşkanı Gül de Amerika'yı ziyaret etti. Bu üst düzey iki ziyaretten sonra, yeni bir dönemin başladığı ifade ediliyor. Bu konuda farklı yorum ve görüşler basınımıza yansıdı. Biz de bu önemli dış politik gelişmeyi ele almak istiyoruz.
İlk olarak Bush’un görevinin sonuna gelmesi ve yeni seçimlerde Amerika’da farklı bir yapının oluşması söz konusu iken, atılan adımlar, verilen sözler ne kadar kalıcı olabilir? Güvenilebilir mi? Bizim bazı taahhütlerde bulunmamız doğru mu?
Amerika tarafının her zaman çıkarları doğrultusunda hareket ettiği biliniyor. Öyleyse çıkarları sürdüğü müddetçe politikaları değişmez, devamlılık gösterir. Zaten politika yapıcıları kısa süreli olmayan politikalar geliştiriyorlar. Böyle düşünürsek sorunun cevabından endişe etmememiz gerekiyor.

İkinci soru, bu ilişkilerde Türkiye’ye taşeron bir görev mi veriliyor sorusudur. Cumhurbaşkanı Gül, Irak’a katkımız on kat artar derken verilen yeni bir görevi mi tanımlıyordu? Enerji Bakanı Güler de bunları tamamlayan anlaşmalardan söz etti. “Irak petrollerini Amerika ile birlikte işleteceğiz, artık satranç oyununu seyretmiyoruz, oyuncuyuz” ifadesi Irak’ta Amerika ile ortak işler yapacağımızı da gösteriyor.
İyimser olmayan bir bakışla, satranç tahtasının içinde mi olacağız diye sormamız mümkün. O takdirde rolümüz şah bile olsa oyunun bir parçası, bir piyonu olmaktan öteye geçemeyeceğiz demektir. İyimser bakış ise, satrancı oynayan iki oyuncudan biri olmaktır.
Bu iyimser bakış açısı üçüncü bakış açısıdır. Buna göre; Türkiye o kadar güçlendi ki, süper güçler bizimle masaya oturmak zorunda kaldı. ABD Türkiyesiz hiçbir şey yapamayacağını anladı. Irak’ta, Lübnan’da, Afganistan’da, Pakistan’da kaybetti. Başka kayıplar istemiyor. Türkiye’nin tezlerini mecburen kabul ediyor. PKK’ya karşı yardım ediyor.
Bu kadar iyimserlik doğru mu bilmiyoruz. Çünkü daha önce ABD ile iş tutanlar sürprizlerle karşılaştılar. Saddam’a ne olduğunu bir düşünün. Bazıları sırtlarını ABD’ye dayayınca yenilmez olduklarını sandılar ama doğrudan darbeyi ABD’den yediler.
Belki dördüncü bir bakış açısı gerekli. Daha gerçekçi bakılmalı. Hani Başbakan’ın “kazan kazan” diye formülleşen bir politik açılımı var Daha önce de uygulandı. Buna göre, her iki tarafın çıkarları böyle bir yakınlaşmayı gerektirdi. İlişkilerde Türkiye’nin rolü, önceki dönemlere göre daha fazla ağırlık kazandı. Türkiye’nin bölgesel bir güç rolü üslenmesi ABD çıkarları ile örtüştü. Yeni politikalar bu yeni konumlar üzerinden gerçekleşti. Bu politikalar risk taşıdığı gibi yeni imkânlar da getirebilir. Türkiye’nin küresel bir güç olma umutlarını artırabilir. En büyük risk bu sıkıntılı coğrafyada iş yapmak. Riskin büyüklüğü kadar kazancı da büyük olabilir. Diğer küresel aktörlerin bunu nasıl karşılayacağı önemli. Kış ortasında doğalgaz sıkıntısı yaşamamızı buna bağlayanlar bile var.
Türkiye’nin sonunda her ne vaat olursa olsun, tek yönlü ve bağımlı bir dış politikayı kabullenmesini istemeyiz. ABD gibi bir güçle aşık atıyorsak, başka yan faktörleri ihmal etmemeliyiz. AB ile ilişkiler hız kesmemeli. Rusya, İran, Ortadoğu, Orta Asya politikalarımızı ilişkilerden bağımsız belirleyebilmeliyiz.

Alevîlerle İftar Ezberleri Bozdu

Hükümet bazı konularda cesur adımlar atıyor. Alevîler konusunda da böyle yaptı. Gerçekten Alevîlerin sorunları var. Aynı zamanda bu sorunların varlığı başlı başına siyasî ve ekonomik rant kaynağı. Alevîlerin oyları, duyguları, inançları ipotek altında. Sorun durduğu sürece ipotek kalkmayacak. İpotek var oldukça birileri kaymağını yiyecek.
İftar sonrası, iftara katılan Alevîlerin düşkün ilan edilmesi bile, ezberin bozulduğunun işareti. Üstelik “dede” diye lanse edilen bu insanları, iftara katılmayan Alevî önderleri bile dede olarak görmüyor. Ortada bir oyun var ve bu oyunlara son verilmesi gerekiyor.
Hükümetin, Alevîlerle ilgili sorunları bilimsel ve sosyolojik temellerde tesbit ettirerek, tedbirler getirmesi gerekir. Birilerinin telkinleri doğru tedbir olmayabilir. Geçen sayımızda da değindiğimiz gibi çok parçalı bir Alevî topluluğu var. Parçalardan birinin sorununu çözmek, tümünün sorununu çözmek olmaz. O parçayı diğerlerine karşı avantajlı kılar. Böyle bir sonuç isteniyor olamaz.
Birilerinin rahatsız olması da geri adım attırmamalı. Sorunlar çözüldükçe rahatsız olanların sayısı azalacaktır. Bütüncü bir çözüm bulunamıyorsa, parça parça, kademeli bir çözüm anlayışı da denenebilir.
Belki de ilk adım buydu. Ezberler bozuldu. Psikolojik engeller kalktı. El ele ve yan yana bir duruş sergilendi. Diğer adımlar da bunu izlerse, toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik ruhu kuvvetlenecek, daha açık ve demokratik bir toplumun yolu açılacaktır. Alevîler de bu sürecin bir parçası ve önemli bir aktörü olarak yerlerini alacaklardır.

Terör Bu Sefer Biter Mi?

Kış aylarında olmamıza rağmen operasyonlar devam ediyor. PKK herhalde hiç bu kadar çaresiz kalmamıştı. Bütün umutları ve destekleri birer birer yıkılıyor.
ABD onları terk etti.
Talabani ve Barzani terk etti.
Bölge halkı arkalarında değil.
AB’deki destekçileri görünmüyorlar.
Dünya basını sustu.
Kendi kurdukları partide bile çatlak sesler var.
Yapmak istediği eylemler aleyhlerine dönüyor. Önceden olduğu gibi taşlar yerine oturmuyor.
Öfkeyle hazırladığı bombalar teker teker yakalanıyor.
Patlayanlar da elinde patlıyor. Diyarbakır’da olduğu gibi desteğini bekledikleri insanları kendilerinden uzaklaştırıyor.
Uyuşturucu baronları yakalanıyor.
Şehirlerde eylem yapacak sempatizan bulamıyorlar.
Dağlardaki inleri bile güvenli değil.
Avrupa’yı ayağa kaldıramıyorlar.
Anlaşılan Türkiye’ye zarar vermek isteyenlerin tümüne hizmet sunan terör örgütü, bu hizmetlerinin sonucunun hezimet olduğunu gördü. Kendi yaptığı hatalar da kendini bitirdi. Türkiye’ye zarar vermek isteyenler yeni bir arayışa girmiş görünüyor. Bir ara devreye sokulan Hizbullah’a benzer bir örgüt. Bu haber de PKK’yı telaşlandırıyor. Artık pabuçlarının dama atıldığını düşünüyorlar
Terör bu sefer biter mi diye sorduğumuza göre, böyle bir beklentimiz var. Beklentimizi güçlendiren, yalnızca etkili operasyonların yapılması değil. Teröre kaynaklık eden nedenlerin yavaş yavaş ortadan kalkması. Alınan siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel tedbirlerin etkisinin görülmesi. Bunlar içerdeki şartları düzeltmek için yapılanlar. Dış desteklerin kırılması için de yapılanlar var. Gerçekten iç sebeplerden daha fazlası dışarıda. Alınan bütün tedbirlere rağmen bitirilememesi de bundan. Artık terör örgütünün iç ve dış desteği bakımından, psikolojik sınırların altına düştüğü anlaşılıyor. Hiç kimse kaybeden bir ata oynamaz. Kaybetme moduna girmiş bir örgütün ne sempatizanı, ne de destekçisi kalır.
Bu coğrafyada tümüyle terörden kurtulmak imkânsız. Yaşanan tecrübeler bunu gösteriyor. Terörle yaşamayı da, terörle mücadeleyi de öğrendik. Bilgi birikimimiz ve tecrübemiz başarmamız için umudumuzu artırıyor.