Mirasa Layık Olabilmek

Yazar: 
Nuri Ercan
Köşe: 
İmbik

İlim bellidir, âlim tâlim edilmiştir. İndirilen, öğretilen bilgiler deveran eder durur yüzyıllardır. Ve ilim, öğrenilen bilgilerle yoğrulur, harman olur, insanlığın hizmetine âmâde olur... Bilinmeyen malumlar da mevzu-ı bahistir aramızda. Diğer çabalar bilinmeyeni keşfetmek içindir ömür boyu.
Lakin kolay değildir gaiplerde dolaşabilmek. Bu yüzden bu çabamızı sonuçlandıramayız bu âlemde.
Gizemli düşüncelerle öbür âleme geçer beklentilerimiz.
Bilmek öncelikle insanoğluna gereklidir, bu bellidir. Egemen olmak değildir bilmek, kırk ilmekten bir ilmektir.

Kendi için, kendini bilmektir maksat… Kendini hakkıyla bilen maksuda ermiştir, mutmaindir, sağını solunu, önünü sonunu bilir.
Aslında, kendini bilen insanlar üretmek içindir Rabbin bütün tasarımı. Yatırımın mühendisleri, nebilerdir, rasullerdir. Evvela onlar, ellerinde projelerle, kendini bilenlerin en âlimleri olarak temayüz etmişlerdir. Önderdir, örnektir peygamberler. Kimsesizlerin kimsesidirler. Yolda kalmışların rehberi…
Rukane’nin bencilliği Dımad’ın sahte gururu, kendini bilenlerin en ârifi sayesinde kendini bilme yolunda kurban edilmiştir.
Sizler de bilirsiniz ki, nice Ömerler başka dünyaları da keşfetmeye başladılar kendilerini bulduklarında.
Kendinden sonra da, kendini bilenlerin yeryüzünü terk etmemelerini isteyen Padişah, “Âlimler benim varislerim” demişti. Buna göre âlim olmak son derece mühimdir.
Bilmek basit bir olgu sayılmamalı. Kuru bilgi olmamalı âlimin bildikleri. Kuru bilgiyle yüklü oldukları halde yeryüzünü adımlayanlar, “… hımarin yahmilu esfarâ (kitap yüklü eşekler)” ilan edilmiştir.
Ne kadar bilgi yüklenirsen yüklen anlamı yok, yapmadıktan sonra…
Tekrar güzeldir, ama bir gaye için olursa. Papağanların tekrarı insanların gayesine ulaşmadığı için pek bir hükmü yoktur insanlar arasında.
Mirasçı mala konandır, rahata erendir, dünya diliyle. Sorumluluk da vardır, nimet de vardır mirasın sonunda. Ama ilim mirasına layık olabilmek o kadar da kolay değildir.
Önce, bilmek bilmemekten mümtaz olmuştur. El-Kitap bize sormuştur, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Bilip bilmediğimizi öğrenmek için sorulmuş bir soru değildir bu. Tabii ki bir olmaz; ama bunu bir de siz düşünün, kabul edin demektir.
İnce görüşlü olmak, derinliği olmaktır, metin olmaktır, yufka olmamaktır. Derinlik hele hele mesaj-ı ilâhiyi anlamak mevzuunda derinleşmek, ciddilik ister, ağırbaşlılık gerektirir. İnce görüş yapabilen kalbe sahip olan kişi, tabii ki başkalarının göremediğini görebilendir.
Farklı görebilenler sadece bakmazlar, bakıp kalmazlar, bakışları sıradan olmaz, tavırları köksüz değildir; Herkesin tepkisiyle tepki göstermez. Onun tepkilerinin bile hikmeti vardır.
Mirasa layık olan âlim, toplumda el üstünde tutulan, onların başı üstünde arsası olandır. Her yerde yeri olanı balıklar zikreder, karıncalar mevzu-ı bahis eder.
Sıradan mürekkep yalamışlar, Sultanımızın “mirasçım” dediği kişilerin yanında, ayın nuru karşısında körsen kalmış yıldızlar gibidir.
Âlemlerin efendisinin mirasına konanlar elbette nifak alâmetlerini kendisine bulaştıramaz.
Rahatına düşkünler mirasa sahip çıksalar da, mirasın ne olduğunu biliyorlar mıdır sizce?
Lüks hevesiyle hayatlarını harcarken, hıfzettiği malumatla millete bir şeyler sunduğuna inananlara ne dersiniz?
Bütün milletin gözü önünde mankenlere kendini ısırtan “din bilginleri”, “Kâne Rasulullah (Rasulullah şöyle idi)” demeyi hak ediyorlar mı?
Saatlerce konuşup kendinden başka hiçbir şey anlatamayan nice okumuşlar âlim mi oluyor ki?
İnananların karşısına çıkmadan kitaplarını satış için masaya dizip bir saatlik konuşmasında yetmiş kere kitaplarından bahseden malumatfuruşlara mı kalacak kutlu miras?
Eski köye yeni adet kabilinden, horozdan “kurban” kesmeye kalkan cıvıtıcılar mı mirasa daha layık?
Cebinde akrep taşıyan sözde âlimleri mi önerirsiniz?
Biliyorum bu sorular bizi çıkmaz sokaklara götürüyor, lakin cevapsızlık yok değil. Çare “Kutlu miras”ın içindedir.
Önemli olan miras yiyiciler tarafından bitirilmeden yeniden üretime geçmektir. Bunu da ancak mirasa layık olanlar yapabilecektir.

 

 
DÜŞÜNCE DAĞARCIĞI

Müridin biri, gün gelmiş, intisap ettiği şeyhin, gerçekten de hak bir şeyh olup olmadığından kuşkuya düşmüş. Uzun bir müddet tereddütler geçirdikten sonra, istihareye yatıp şeyhinin hak olup olmadığını –düşünde vâki olacak bir işaret aracılığı ile- anlamak istemiş.
Hemen o gece istihareye yatmış. Rüyasında bir de ne görsün, şeyh efendi, cehennemin ortasında, alevler içinde cayır cayır yanmakta.
“Eyvah!” diye inlemiş; “güya bu şeyh bana cennete gidecek yolu gösterecek idi; göstermek ne kelime bizatihi götürecek idi. Oysa kendisi ateşler içerisinde yanıyor”
Uzun uzun düşündükten sonra, en nihayet, “kendisine yararı olmayanın bana da yararı olmaz” deyip şeyhin yanına gitmeye ve kendisinden izin isteyip dergâhtan ayrılmaya karar vermiş.
Ertesi gün mahzun bir halde tekkeye gitmiş. Şeyh efendiyi avluda yalnız başına gezinirken görmüş. Yanına yaklaşınca, şeyh efendi, bakmış, müridin yüzünden düşen bin parça. Tabii hemen anlayıvermiş neler olduğunu.
Tebessüm edip “Ne o?” demiş, “yoksa sen de mi o rüyayı gördün?”
Mürit, mahcup mahcup, “evet” manasında başını sallayınca, şeyh efendi şöyle buyurmuş:
-“Evladım! Ben de yıllardır düşlerimde kendimi o halde görüyorum. Lâkin bugüne değin yaptıklarımı yapmaya devam etmekten gayrı yapabileceğim hiçbir şey yok!”
Anonim