Tasavvuf İhya mı? İnhiraf mı?
Hamd Allah'a, salat ve selam âlemlerin efendisi Peygamberimize, O'nun âl ve ashabına olsun. Bu yazımızda tasavvufun İslam'daki yerini incelemeye gayret edeceğiz. Bunu yaparken de bazı çevrelerce tasavvuf hakkında ileri sürülen bir iddiaya cevap vermeye çalışacağız, inşallah.
Tasavvuf hakkında ileri sürülen iddia: Tasavvuf İslam’dan inhiraftır, Kur’an’dan sapmadır. Tasavvuf yeni bir din ortaya koymuştur.
Cevap: Tasavvuf İslam’dan bir sapma ve Kur’an’dan inhiraf değil belki Kur’an’ın özü ve İslamî yaşantının numunesidir. Yukarıdaki iddia tamamen haksız ve hiçbir ilmî mesnede dayanmayan bir iftiradır. Tasavvuf temelini Kur’an’dan almış aydınlık bir yoldur.
Tasavvufu, İslam’ı Hz. Peygamber gibi yaşamaya çalışmak olarak tarif edebiliriz. Bu tarife dikkat edilirse bazı mühim noktalar tebellür eder.
Tasavvuf, bilme değil olma sanatıdır.
Tasavvuf, İslam’ı hayatında tüm insanlara örnek olacak tarzda yaşamış olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yaşadığı kalitede ve o seviyede yaşama gayretidir. Bu bir hedeftir. İddia değildir. Kanaatimizce hiçbir insan İslam’ı Hz. Peygamber’den daha iyi anlayamadığı gibi O’ndan daha iyi yaşadığını da iddia edemez. Onunla aynı seviyede yaşadığını iddia etmesi de pek kabulü mümkün olmayan bir iddiadır. Bizim tanımımızda dikkat edilmesi gereken yön bunun bir hedef olarak ortaya konulmasıdır. Bu hedef doğrultusunda çaba göstermektir.
Bu tarifimizden ortaya çıkan bir başka nokta ise İslam Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gibi yaşamanın zorunlu olmadığıdır. İslam yaşanacaktır. Bu doğru ama yaşama kalitesi ve derecesi her müslümanda farklı olacaktır. Buradan hareketle tasavvuf zorunlu olmayan bir gönül eğitim mektebidir.
Bu düşüncemizi delillendirmek üzere aşağıdaki ayet-i kerimeleri birlikte inceleyelim.
1. Örnek:
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 183-184)
Bu ayetle oruç tutamayanların fidye vermeleri mümkün olmuştur. Bir kimse oruç tutabilecek sıhhate sahip değilse tutamadığı günler kadar fidye verir. Bunun en alt sınırı bir fakiri sabah ve akşam olmak üzere iki öğün doyurmaktır. Ancak dikkat edilirse bu fidye miktarının artırılması ve bu hususta cömert davranılması daha hayırlı olarak ifade edilmekte ve zorunlu olmayan ve fakat daha güzel bir hedef müslümanların önüne konulmaktadır. Ayetin sonunda yolculuk ve hastalık gibi bir sebeple oruç tutamayanlara, oruç tutmanın fidye vermekten daha hayırlı olduğu hatırlatılmaktadır. Bu durumda şöyle bir sıralama yapmak mümkündür.
1. Hasta veya yolcu da olsa müslümanın (hastalığın aşırı olup sağlığını tehdit etmemesi şartıyla) oruç tutması
2. Hasta olup oruç tutamayanların fidyeyi gönülden cömertçe vermeleri
3. Hasta olanların fidyeyi en alt sınırından vermeleri
Bu sıralamada 3. sıradaki seçenek Rabbimiz tarafında bize verilmiş bir ruhsat, 2. sıradaki 3. sıradakine göre daha hayırlı ve fakat zorunlu olmayan, teşvik edilmiş bir uygulama, 1. sıradaki ise hepsinden daha hayırlı olan seçenektir. 1. seçenek de zorunlu değildir. Ama en hayırlı olması yönünden bu seçenek de teşvik edilmiştir.
2. Örnek:
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer gerçekten iman etmiş kimselerseniz, faizden geriye kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resulüyle savaşa girdiğinizi bilin. Eğer tövbe edecek olursanız, anaparalarınız sizindir. Böylece siz ne başkalarına haksızlık etmiş olursunuz, ne de başkaları size haksızlık etmiş olur.
Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 278-280)
Bu ayetlerden Rabbimiz borçlanma ile ilgili dikkat edilmesi gereken prensipleri açıklamıştır. Buna göre borçlanma karşılığında herhangi bir faiz uygulaması yapılamayacaktır. Eğer bu uygulama ortaya konulmadan önce düzenlenmiş bir borçlanma akdi varsa ve bu akitte faiz var ise bu faizden vazgeçilecektir. Alacaklı sadece anaparasını tahsil edecektir. Ancak bu noktada borçlu maddî sıkıntı çektiği için ödeme zorluğu yaşıyorsa alacaklının bir müddet süre vermesi zorunlu olmamakla birlikte tavsiye edilmiştir. Ama bu, ifade edildiği gibi asla bir zorunluluk olmayıp gönüllü bir süre vermek şeklinde olmalıdır. Bu noktada Rabbimiz yine zorunlu olmayan başka bir seçenek daha sunmakta ve alacaklıdan, borcu borçluya bağışlamasını istemektedir. Bu seçenekleri şu şekilde sıralayabiliriz.
1. Alacaklının borcu borçluya bağışlaması ve ondan hiçbir şey almaması
2. Alacaklının borçluya eli genişleyinceye kadar mühlet vermesi
3. Alacaklının anaparasını hemen tahsil etmesi
Bu üç seçenek arasında 3. seçenek en alt sınırdır. Alacaklının hakkıdır. Alacaklı bu seçeneği tercih edebilir ve kimse onu bundan dolayı kınayamaz. 2. seçenek ise elbette 3. seçenekten daha hayırlıdır. Zorunlu olmayan bu seçenek tercih edilirse takvaya daha uygun bir tavır sergilenmiş olur. 3. seçenek ise diğer seçeneklerin tamamından daha hayırlı ve teşvik edilmiş bir davranıştır. Ama bu seçenek de kesinlikle zorunlu değildir.
3. Örnek:
“Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine de sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nur 60)
Bu ayette Rabbimiz yaşlı kadınların genç kadınlar gibi olmadığını belirtmekte ve açılıp saçılmadan dış elbiselerini çıkarabilmelerine izin vermektedir. Bu, artık evlenme ümidi kalmayacak derecede ihtiyarlamış ninelerimiz için bir hafifletme ve merhamet-i ilahîdir. Bununla birlikte Rabbimiz bu durumda olan yaşlı kadınların, genç kadınlar gibi sakınmaya dikkat etmeleri ve dış örtülerini çıkarmamalarının daha hayırlı olacağını bildirmektedir.
Bu durumda zorunlu olmayan bu davranış bizzat Rabbimiz tarafından teşvik edilmiş ve bir davranış seçeneği olarak ortaya konulmuştur.
Sözü daha fazla uzatmamak için Kur’an’da bu örneklerin benzerlerinin bulunduğunu söyleyerek yetinelim. Bu örneklerle anlatmaya çalıştığımız husus İslam’ı yaşamak tabirinin birbirinden farklı dereceleri olduğunudur. Tasavvuf İslam’ı teşvik edilmiş en üst sınırından yaşama gayretidir ki biz bunun örneklerine peygamberimizin hayatında sıkça rastlarız. Bu açıdan bakıldığında tasavvuf yeni bir din ihdas etmek değil aksine İslam dinini en güzel kıvamda yaşama çabasıdır.
