Müslümanlar Arasındaki İlişkiler-2

Yazar: 
Zeki Soyak
Köşe: 
Cuma Sohbetleri

"Bakın, Allah'ın Elçisi'nin huzurunda seslerini kısanlar var ya, işte onlar kalpleri, kendisine karşı sorumluluk bilinci ile (doldurularak) Allah tarafından sınananlardır; onlar için bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır." (Hucurat 49/3)
Demek ki insanî ilişkilerimizde, beşerî münasebetlerimizde olması gerekeni yapmak, o adaba riayet etmek Allah Teâlâ’nın muhabbetini ve mağfiretini celbediyor ve bu gibi insanların takva sahibi olduğu beyan ediliyor. Demek ki takva ehli İslam’ı özümlemiş, İslam’ın gerçeklerini kavramış, İslam edeb ve ahlakını hayatına yansıtmış olan insanlar böyle yaparlar; yani konuşmalarına, insanî ilişkilerine dikkat ederler.

Değerli müminler, biraz önce de ifade ettiğim gibi, biz müslümanlar olarak maalesef bu güzelliklerimizi kaybettik. Çarşı pazar şöyle bir dolaşınız, insanların birbirlerine karşı davranışlarına bakınız. El kol hareketlerine, sözlerine, hitaplarına, otobüslere şöyle bir bakınız. Hatta belediye otobüslerine binip seyahat ediniz; küçük büyük hiç belli değil. Bakıyorsunuz ki 15 yaşında bir genç, 20 yaşında bir delikanlı oturakta oturuyor, 60, 70, 80 yaşındaki bir yaşlı da ayakta kalıyor. Bu ne kadar çirkin bir manzara değerli müslümanlar.
İnsanlarımız bencilleşmiş, birbirimize karşı davranışlarımız bencilleşmiş ve ben merkezli bir toplum haline gelmişiz. Birbirimize karşı saygımız kalmamış. Bazen sokakta, evladı yaşında bir çocuğun büyüğüne karşı hitaplarına bakıyorsunuz; sanki iki arkadaşın birbirine hitabı gibidir. Sözlerin, kelimelerin çirkinliği yanında o hareketlerin çirkinliğine bakıyorsunuz, sanki kendi çocuğuna bağırır çağırır gibi büyüğüne bağırıp çağırmalarına bakıyorsunuz, bir felaket! Ticaretteki münasebetlerimiz, aile içindeki münasebetlerimiz, diğer birçok münasebetlerimize bakalım, işte kelimelerde ifade edilen o güzellikler bizim hayatımızdan kaymış gitmiş.
Okullarımıza bir bakalım: Okullar bir eğitim öğretim merkezidir. Asırlar içerisinde oluşmuş ve bizden bir hücre, bir parça haline gelmiş ahlak, edeb, erkân, geleneklerimiz, göreneklerimiz, değerlerimiz, örflerimiz adetlerimiz var. Bir de hepsinin üstünde dînî inançlarımız var. İşte gençlerimize okullarımızda bunların öğretilmesi gerekiyor. Bu okullarda maalesef bakıyorsunuz ki çocuklarımızın istenilen şekilde eğitildiğini göremiyorsunuz. İlkokuldan ortaokuluna, lisesinden üniversitesine kadar okullardan çıkan talebelerin şöyle bir arasına karışın, beraber bir 50-100 adım gidin, 5-10 dakika onlarla beraber bir yürüyün; o körpe çocukların birbirlerine karşı davranışlarına; hoca talebe ilişkilerine, arkadaş ilişkilerine, birbirlerine karşı tavırlarına sözlerine bir bakın; zannedersiniz ki bunlar bizim ahfadımız değil, başka bir ülkede miyiz diye şaşırır kalırsınız.
Değerli müminler, bu gidişat iyi bir gidişat değildir. Bu başıbozukluk daha büyük felaketlerin gelmesine sebep olur. Bizim ecdadımızın tarih boyunca geliştirdiği o güzel hayata bir bakın! Hani İstanbul efendisi meşhur bir ifade olmuştur. İstanbul, bizim payitahtımızdı. İslam’ın, Osmanlı Devletinin ve bütün müslümanların gözbebeğiydi.
Kosova’da ve Balkanlarda camilerin minarelerini çok yüksek yaparlarmış. Sormuşlar, niçin bu kadar yüksek yapıyorsunuz? “İstanbul’u, Dersaadet’i görebilir miyiz diye yüksek yapıyoruz” demişler.
İstanbul’un bir adı da Dersaadet yani “saadet yurdu” idi. Çünkü orası bizim kültürümüzün, medeniyetimizin merkeziydi. Oradan öyle bir İslam medeniyeti fışkırıyor ve etrafa şuleler saçarak aydınlatıyordu ki herkesin, her mümin gönlün cazibe merkezi olmuştu. Sadece müminlerin değil gayrimüslim tebaanın bile, İstanbul’a ayrı bir sevgileri, ayrı bir ilgileri vardı. Onlar o medeniyet içerisinde bizim güzelliklerimizi öğrenmişlerdi. Yaşıyorlardı ve zevkle yaşıyorlardı. Hatta “ben Osmanlıyım, ben Osmanlı tebaasıyım” demekten zevk alıyor, kıvanç duyuyorlardı.
Biliyorsunuz eskiden Anadolu’muzda gayrimüslimlerle beraber yaşardık. Şimdi de var ama çok azaldılar. Ermeniler vardı, Rumlar vardı, diğer ırklardan gayrimüslimler vardı ama asırlardan beri müslümanlar içerisinde yaşadıkları için bizim hassasiyetlerimize karşı onlar da hassasiyet gösterirlerdi.
Mesela, Ramazan geldiği zaman tabii şimdiki gibi değil, bütün müslümanlar oruç tutardı. O gayrimüslimler ne yaparlardı biliyor musunuz değerli müminler? Onlar asla ve asla açıkta yemezler, içmezlerdi. Dükkânının bir köşesinde, gizlice yer içer veyahut da evinde yer içer ondan sonra sokağa çıkardı. Kendileri böyle yapmakla kalmaz küçük çocuklarına da tembihatta bulunurlar: “Aman müslümanların oruç tutma ayıdır bu ay, bu ramazan onlar oruç tutuyor, aman çocuklar dışarıda yemeyin, içmeyin. Müslümanların gördüğü yerlerde böyle davranmayın” derlerdi.
Gayrimüslimler bile o güzelim medeniyetin içerisinde böyle hassasiyetler elde etmişlerdi. Bir de müslümanları düşünün! Ramazan bir başkaydı. Sadece Ramazan değil yılın diğer günleri de bir başkaydı, güzel hassasiyetlerle doluydu. Birbirlerine karşı yardımlaşmalar, birbirlerine karşı hitaplar, saygılar… Bir toplumda otururken küçükler büyüklerin müsaadesi olmadan fikir beyanında bulunmazlardı. Bu demek değildir ki onlar hep susardı, hiçbir şey konuşmazdı. Hayır, elbette onlar da konuşur, onlar da fikirlerini beyan ederdi ama belirli bir edep, ahlak, erkân içerisinde…
Şimdi toplumumuza bir bakalım: Gayrimüslimlerin, Ramazan-ı şerifte, dînî bayramlarımızda veya benzeri mübarek günlerimizde gösterdikleri hassasiyeti müslümanım diyen insanlarımız gösterebiliyor mu? Ramazanlar gelip gidiyor, elhamdülillah o ramazanlardan etkilenenler var hâlâ; ancak bir de diğer taraf var: Televizyonlar, radyolar, yarım saat, bir saat ramazan programları yapıyorlar ancak diğer programları rezalet! Gazeteler ramazan için sayfalar yapıyorlar bir veya iki sayfa ama diğer sayfalar fecaat!
 Sokaklarımıza bakınca bura müslüman bir ülke mi değil mi anlamakta zorlanıyorsunuz. Lokantalar, büfeler açık ve genç yaşlı insanlar hiç hayâ etmeden, utanmadan, “ben hürüm, ben özgürüm” diyerek, ramazana, oruç tutan müslümanlara saygı göstermeden açıktan yiyor içiyor. Sokaklarda ellerinde sigara veya herhangi bir yiyecek, içecekle dolaşıyorlar. Bu manzara ne çirkin! Kendisine saygısı olan insan karşısındakine saygı duyar. Bu insanların kendisine saygısı yok ki karşısındakine saygısı olsun! Peki, bu hâle nasıl gelmiş, nasıl getirilmişiz?
Değerli müminler, tek kelimeyle İslam’dan uzaklaşışımız bu durumlara sebep olmuş.
Birbirimizle konuşurken kaş göz hareketleri, el kol hareketleri yani alaya almak, karşımızdaki insanla eğlenmek, yaratılışını, fakirliğini konu almak veya herhangi bir hareketini konu alarak alay etmek; bunlar da bizim müslümanlar olarak yapmamamız gereken davranışlardır. Çünkü kimin Allah indinde daha üstün olduğunu bilemezsiniz.
“Sizin en keriminiz, Allah indinde en makbul olanınız takva sahibi olandır” (Hucurat 49/13) buyuruyor Allah Teâlâ. Yoksa makam mevki sahibi olanınız, zengin olanınız değil. Onun için bir müslümanı şu veya bu durumundan dolayı alaya, eğlenceye almak insanî ilişkilerimizde, beşerî münasebetlerimizde çok çirkin şeylerdir. Allah Teâlâ bu gibileri kınamış ve böyle davranmamalarını emretmiştir.
“Ey iman edenler! Hiçbir insan (başka) insanları alaya alıp küçümsemesin: belki o (alay edip küçümsedik)leri kendilerinden daha hayırlı olabilirler ve hiçbir kadın (başka) kadınları (küçümseyip alaya almasın): onlar kendilerinden daha hayırlı olabilirler. Ve hiçbiriniz başka birini karalamasın, birbirinizi (yaralayıcı, incitici) lakaplar ile aşağılamayın: (kişi) iman ettikten sonra ona hiçbir şekilde günah isnad etmeyin ve (bu suçu işleyen, ama sonra) pişmanlık duymayanlar -işte gerçek zalimler onlardır!” (Hucurat 49/11) buyurmuştur.
Hiçbir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin. Onları eğlenceye almasın. Çünkü:
“Bütün müminler kardeştir.” (Hucurat 49/10) Kardeş kardeşle alay etmez, kardeş kardeşle eğlenmez. Kardeş kardeşe karşı hitabında nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranır.
Onun için değerli müminler, önce büyükler, aile reisleri, öğretmenler, hocalar yani topluma herhangi bir hususta yön verme durumunda olanlar beşerî ilişkilere dikkat etmeli sonra da çocuklarımıza, talebelerimize diğer insanlara bu güzellikleri taşımalıdır. Hem sözlerimizle hem davranışlarımızla İslam medeniyetinin, Osmanlı medeniyetinin güzelliklerini yeniden hayata geçirmek için gayret etmeliyiz.
İnsan eşref-i mahlûkat olarak yaratılmış; yeryüzüne halife olarak gönderilmiştir. Öyleyse bu vasıflarına uygun davranmak mecburiyetindedir. Bu vasıflarını zedeleyecek veya bu sıfatlarını kendinden giderecek küçük davranışlardan uzak durmak lazımdır.
Bunun için öncelikle bir müslümanın diğer müslümana karşı nasıl davranması gerektiğini bilmesi gerekiyor. Komşuluk hak hukukunu bileceksiniz ki komşularınıza öyle davranacaksınız. Arkadaşlık münasebetlerinin ne olduğunu, İslam’daki yerini çok iyi bileceksiniz ki ona göre davranasınız. Ticaretin İslamî boyutlarını bileceksiniz ki ticaretinizi haramlarla, şüphelilerle kötü bir hale, Allah ve Rasûlünün indinde kınanmış bir duruma sokmayasınız. Diğer bir tabirle helal rızkınızı haram yapmayasınız.
Aile münasebetleri keza öyle… Bu davranışlarımız aile içinde de yerli yerinde olmalıdır. Kadının kocasına, kocanın karısına karşı davranışları İslam’a uygun olması lazım. Bir kadının kocasına, bir kocanın karısına karşı hitaplarının; çocukların anne babasına, babaların annelerin çocuklarına karşı hitaplarının düzgün olması gerekir. Ailede bu hitap tarzımızı, insanî ilişkilerimizi çok iyi yoğurmamız, geliştirmemiz lazım.
Şimdi yeri gelmişken söyleyeyim. Bazı yörelerimizde, çirkin bir âdet, bir hitap tarzı var: Kadınlar kocalarına, çok af edersiniz, “lan!” diye hitap ediyor. Bu ne kadar çirkin bir şey! Böyle hitap olur mu? Bir kadın kocasına lan der mi? Çocuklarına karşı küfürlü hitaplar, bilmem neyin çocuğu diye, bilhassa kadınlar böyle hitap ediyor. Yani onu derken kocasına hakaret ediyor. Soyuna sopuna hakaret ediyor, dinine hakaret ediyor.
İnsan bazen hakikaten çileden çıkabiliyor. Ağzından kötü bir söz çıkabiliyor. Hemen bundan tövbe istiğfar etmeli, bir daha o kötü sözü kullanmamaya çalışmalıyız. Ama bunu âdet haline getirir, sürekli kullanırsak bu müslümana yakışmaz.
Nasıl toplumun temeli aile ise ve aile düzelince toplum düzelirse, işte beşerî münasebetlerde de böyledir. Eğer siz, hitap tarzınıza dikkat eder, ailenin içerisinde birbirinize nasıl hitap edilir, nasıl davranılır bunu en güzel bir şekilde gösterir ve çocuğunuza uygulamalı olarak bu eğitimini yaparsanız, çocuk dışarıda arkadaşına karşı, büyüklerine karşı öyle hitap edecek, öyle davranacak ve bir örnek teşkil edecektir. Her aile böyle olduğu zaman da toplum düzelmiş olacak. Onun için aile eğitimi çok önemli bir eğitimdir.
Bunun en büyük mesulleri de anne babadır. Çünkü ailenin muallimi, mürebbisi, eğitimcisi babadır, annedir. Sonra büyük kardeşlerdir. Varsa dede ve babaannedir. Anneannedir. Bir evin içinde babaanne, anneanne veya dedelerden birisi varsa anne baba kadar onlar da çocukların terbiyesinden mesuldürler. Fakat çocukların terbiyesinden birinci derecede anne ve baba mesuldür. Baba ailenin hem reisi, hem muallimi; anne hem kocasının birinci derecede yardımcısı, hem de çocukların mürebbiyesi, eğitimcisidir. Çocuklarına nasıl davranılacağını nasıl hitap edileceğini bilmeyen bir anne elbette ki çocuklarına karşı en büyük hatayı yapmış olur. Keza baba da öyle…
Yarınlarımızdan emin olmak istiyorsak, toplumumuzu yeniden İslam medeniyetinin o güzellikleri, o zarafetleriyle, o değerleriyle tanıştırmak, yeniden bizi biz yapan değerlerimizi kazanmak istiyorsak insanî ilişkilerimize, beşerî münasebetlerimize çok dikkat edelim. Aile yuvasında bunu en üst düzeyde hayata geçirelim ve böylece Allah Teâlâ’nın, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin bizden istediği şekilde bir hayat yaşamaya başlayıp iyi bir kul, iyi bir insan, iyi bir müslüman olalım. Bu hususta gayret kuşağımızı kuşanalım.
Rabbimiz Teâlâ bizim nasıl bir kul, nasıl bir müslüman olmamızı istiyorsa öyle bir kul, öyle bir müslüman eylesin. Ahir ve akıbetimiz hayrolsun. Rabbim bizlere hüsn-i hatime ile huzuruna varmayı lutfetsin.  Âmin.