Şanlı Destanın Adı: Çanakkale
"Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder." (Muhammed 7) Bu ayet-i kerime, Çanakkale savaşını nasıl kazandığımızın sırrını, elbette ki çok iyi bir şekilde açıklamaktadır. Zira biz biliyoruz ki, Allah'ın izni ve isteği olmadan bir yaprak bile kımıldamaz. Müslüman Türk milleti İ'lay-ı Kelimetullah davası için dünyanın dört bir tarafına seferler düzenlemiş, İslam sancağını dünyanın dört bir yanına, şimdiye kadar hiçbir millete nasip olmayacak şekilde şanla, şerefle yüzyıllarca taşımıştır.
Elbette ki Allah Teâlâ da, ilahî lütfunu ve yardımını bu milletten hiçbir zaman esirgememiş, tarihin her döneminde ve her zaman bu lütuf ve yardımını göstermiştir.
Çanakkale savaşı devam ederken 5. ordu komutanı olan Alman General Liman Von Sanders, bir teftiş sırasında Mehmetçiğe söyle bir soru sorar:
- İyi savaşıyor musunuz?
- Evet, komutanım!
- Niçin savaşıyorsunuz?
- Allah rızası için…
Sorduğu bu soru karşısında bütün Mehmetçiklerden “hep aynı cevabı” alan Alman General Liman Von Sanders, tarihe geçecek şu ünlü yorumunu yapacaktır:
“Evlatları Allah rızası için çarpışan bir millet, ebediyen var olur!..”
Evet, Alman General Liman Von Sanders teşhisi ve tesbiti koymuştur. Bu teşhis ve tesbit tarih boyunca geçerliliğini ispatladığı gibi, o tarihten sonra da geçerliliğini ispatlayacak ve İstiklal savaşı aynı ruh, aynı iman ve ideal ile kazanılacaktır.
Konumuzun daha iyi anlaşılması için şu olayı aktarmak istiyorum:
Türkiye’nin ilk kadın hastabakıcısı Safiye Hüseyin anlatıyor:
“Çanakkale’de facialar kopuyordu. Ölüler ve yaralılar devamlı artıyordu. Yaralılar için bir gemiyi seyyar hastane yapmaya karar verdik. İşte bu gemiye bir gün Bekir Çavuş isminde ağır bir yaralı getirdik. Onu cephenin ön saflarında bulmuştuk. Bir ayağı kangren olmuştu. Hemen seyyar hastanede ameliyat masasına yatırdık. Ayağının birini kestik. Bir tek ayağı kalmıştı. Aynı zamanda çok kan kaybetmişti. Durumu çok tehlikeliydi. Âdeta ölmesini bekliyorduk. O gece sabaha karşı odamın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım. Dışarıda bir ses:
- Baş hemşire! Baş hemşire! diye bağırıyordu. Hemen giyinip fırladım. Genç bir hastabakıcı:
- Hani bir ayağını kestiğimiz Bekir Çavuş var ya?
- Evet! Ne oldu?
- Kendisine bir hal geldi hemşire. Tek bacağıyla ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.
Hemen koştum. Bekir Çavuş, kesik ayağından kanlar aka aka ayakta dolaşıyordu. Yanına koştum, bileğinden tuttum. Müthiş ateşi vardı.
- Aman Bekir Çavuş! dedim. Ne yapıyorsun, bu halde ayağa kalkılır mı hiç?
Bekir Çavuş kendini kaybetmiş, beni duymuyordu bile. Kendisini hâlâ savaşta zannediyordu.
- Aman, sen ne diyorsun? Emir geldi emir. Emri yerine getirmem lazım. Kalkıp gitmem lazım, diyordu.
Bekir Çavuşu zorla yatırabildik. Sabaha kadar müşahedemiz altında kaldı. Gözlerini, ebedî âlemde açmak üzere sabaha karşı kapamıştı.
Evet! Bekir Çavuş son dakikasında bile kesik ayağını, ailesini, çoluk çocuğunu değil; dinini, vatanını ve mukaddesatını düşünüyordu. Ölüm anında bile kumandanın emrini yerine getirmekten, kendisine verilen vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmeyen Bekir Çavuş’a bu yüce duygu nereden geliyordu.
Sayın okuyucularım, şöyle bir düşünün, hafızanızda canlandırın Allah aşkına. Her iki tarafın asker sayılarının, komutanlarının, teknik, askerî ve silah seviyesinin eşit olduğu normal, alelade bir savaştan bahsetmiyoruz biz. Tarihin gördüğü belki de en büyük savaşlardan birinden bahsediyoruz biz. Çanakkale önlerinde, İngiliz kuvvetleri öncülüğünde nerdeyse bütün Batı Hıristiyan dünyasından askerleri, nam salmış komutanları, gemileri var. İngiliz, Fransız, Yeni Zelanda, Hindistan, Kanada, Avustralya ve daha niceleri…
Mehmet Akif, bu durumu “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirinde şöyle tasvir etmektedir:
"Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Avustralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ..."
Manzarayı siz düşünün artık. Ayrıca, düşman kuvvetleri savaş teknolojisi olarak da çok üstünler. O güne kadar dünyanın görmüş olduğu en son, en modern ve en gelişmiş silahları, uzun menzilli topları, hepsi bir deha ürünü olan askeri donanmaları da yığmışlar Çanakkale önlerine. Askerleri, o güne kadar belki de hiç görmemiş oldukları her türlü yiyecek ve içecek ile donatılmış. Bir öğün yemeği, diğer öğüne çıkmıyor. Her öğün farklı ve birbirinden lezzetli yemekler. Dondurulmuş balık etinden tutun da, çikolatasına kadar her şeyi hazır çantalarında. Askeri çizmeleri sağlam, rahat ve en iyi deriden yapılmış, Üst baş tertemiz ve en ufak bir yama yok. Kendilerinden o kadar eminler ki… “Her şeyimiz tamam, Çanakkale’yi geçmek için en ufak bir eksiğimiz bile yok” diye düşünüyorlar. Düşünün ki, maddî imkân ve donanım olarak her bakımdan Osmanlının kaç katı seviyesindeler.
Oysa Osmanlı, bütün bu güçler karşısında tek başına ve aynı zamanda ömrünün son anları… Silahlar derme çatma ve kısa menzilli. Daha önceki savaşlardan kalma. Çoğu, savaş başlamadan önce alelacele tamir görmüş ve kullanılamaz durumda. Bu da yetmezmiş gibi mermiler sayı ile veriliyor ve boşa giden bir tek merminin bile hesabı var Mehmetçiğin vicdanında. Subayından erine kadar bütün askerlerin üzerlerindeki üniformalar yırtık pırtık, derme çatma ve yama içinde. Bu da yetmezmiş gibi, her gün ve her öğün peksimet ve bayat ekmek yiyerek ayakta durmaya çalışıyorlar. Çikolatayı hayatlarında görmemişler. Üstelik çoğu daha çocuk yaşında yani sübyan. Vatan elden gitmesin diye Anadolu’nun dört bir tarafından koşup gelmişler ülke savunmasına. Tokat ilimizin, “hey 15’li 15’li” isimli meşhur türküsü, henüz daha çocuk yaştakilerin Çanakkale savaşında askere çağrılması üzerine yazılmış, 1315 doğumlulara yazılan bir türküdür. O sene, Kayseri lisesinin son sınıf talebeleri de var Çanakkale’de, düşmana vatanı teslim etmemek için. Savaş bittiğinde, hepsi de şehit düşmüştür orada. O sene Kayseri Lisesi mezun veremedi ne yazık ki. Yine aynı sene İstanbul üniversitesi maalesef Çanakkale’de 25 bin üniversite öğrencisini şehit vermiştir. O nedenle bilim adamları, tarihçiler, “Çanakkale’ye bir üniversite gömdük” demek zorunda kalmışlardır.
Tabii şimdiki gibi müslüman milleti ırk ayrımına, parçalanma durumuna düşmemiş henüz. Birisi ben Türkmen’im, diğeri ben Kürdüm, ben Çerkez’im, ben Lazım… demiyor henüz. Irkî ve etnik ayrımlar yok daha ortada. Birlik var, dirlik var, güç var, dayanışma var, yardımlaşma var, tek ümmet bilinci var ve bunun karşılığı ve en üstünü olarak da, Allah Teâlâ’nın rahmeti, bereketi ve yardımı var tabii ki. Unutmamak gerekir ki biz bu çok zor savaşı, maddiyatla değil, Allah’ın yardımı ile kazandık. Bunu kimse reddedemez.
Aynı savaşta İngiliz generali Mac Arthur, kazanılan savaşta imanın, ruhun ne kadar önemli olduğunu şu cümlelerle ifade etmek zorunda kalacaktır:
“Savaşta silahlar önemlidir, komutanlar önemlidir ama daha önemli olan maneviyattır, ruhtur! İşte Türkleri zafere kavuşturan bu maneviyat ve ruhtur!”
Maddî olarak her şeylerinin tam olduğuna inanan İngiliz kuvvetleri eşliğindeki işgal kuvvetleri, deniz savaşlarında öyle bir tokat yiyorlar ki, feleklerini şaşırıyorlar. Öyle ya, onların gözünde Osmanlı Devleti, “hasta adam”dı, bitmişti, tükenmişti, hatta bu kadar askerî hazırlığa gerek bile yoktu onlara göre. Ama savaş esnasında müslüman milletinin lehine o kadar inanılamayacak olaylar –tabiî ki bunlar ilahî bir lütuftu- yaşanıyordu ki, işgal kuvvetleri şaşırıp kalıyorlar ve olaylara hep materyalist/maddî pencereden baktıkları için, hiçbir anlam veremiyorlardı olup bitenlere… Kaç kez plan yapmışlar, planları bozulunca kaç kez değiştirmişlerdi. Kaç kez yeni askerî yığınak yapmışlar, cepheye taze kuvvetler sevk etmişler, kaç kez yeni silahlar getirmişlerdi. Askerlerinin morallerini artırmak için kaç kez içkili eğlence düzenlemişlerdi. Ama olmuyordu işte… Bunda bir tuhaflık vardı, ama ne?
Aslında bunda bir tuhaflık yoktu. Zira gerçeği dönemin İngiliz başbakanı Winston Churchill, şu cümleyle ifade etmekteydi:
“Anlamıyor musunuz? Biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile savaştık! Tabii ki yenildik!”
Evet, sayın okuyucularımız, durum gayet açık ve net… Yüzyıllar boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapan bu millete, Allah esaret hayatı göstermemek, İslam’ın bayrağını yere düşürmemek için yardım ediyordu, bütün sözün özü bu. Yoksa sadece maddî olarak düşünecek olursak, bu dengesizliğin altından nasıl kalkabilirdik ki…
*Uzman Eğitimci-Yazar
















